Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Kıl, tüy meselesi...

Memleketçe canlı yayında izledik; kafaya abuk subuk punk modelleri yapmakla, saçları civciv sarısına boyatmakla iş yürümüyor.

Üstelik bu acı gerçek; rasta hevesiyle, cımbızla düzeltilmiş kaşlarla yahut bıyıklara zorlama "ülkücü" nizamı vermekle de zerre değişmiyor.

Hele ki sosyal mecralarda artistik pozlar kesip, etrafa dijital fenomen havası basmakla da arkası gelmez, imkanı yok!

Bizimkiler, çeyrek asırlık hasretin ardından nihayet ayak bastıkları Dünya Kupası’nın daha bismillah ilk randevusunda yurdum insanını fena halde hüsrana uğrattı.

Oysa sabahın köründe kargalar bile henüz kahvaltısını etmemişken ekran karşısına kurulmuş, Avustralya’yı nasıl kevgire çevireceğimizin tatlı rüyasını görüyorduk.

Evdeki hesap çarşıya uymadı.

Bizimkiler, maçtan evvel aynanın karşısında kendilerini dikizlemekten topa konsantre olamadıkları için sahada temiz bir dayak yiyip yerlerine oturdu.

Yeşil sahaların berber dükkanı olmadığını şimdi kafalarına dank etmiş midir, orası muamma; lakin futbol arenasının jöleye değil; alın terine, inada ve hırsa not verdiğini acı bir tecrübeyle belletmiş olduğunu umuyoruz.

İspanyolların karşısında adeta aslan kesilen Yeşil Burun Adaları’nı pürdikkat seyrettim.

Dünya futbolunun ağır abilerinden İspanya’yı, doksan dakika boyunca canlarından bezdirip sahayı onlara dar ettiler. Koskoca futbol devi, haritada yerini zor bulacağınız avuç içi kadar ada ülkesinin ağlarını tek bir kez bile havalandıramadı.

Çünkü adalı çocukların derdi saç stiliyle, inceltilmiş kaşla yahut ideolojik bıyık kombinleriyle caka satmak değil; yürekten dövüşmekti. Sahaya podyum mankeni gibi arzı endam etmeye çıkmadılar. Sadece rakiplerinin iflahını kesmek istiyorlardı.

Zaten hakkını verip tabelayı kilitlediler... Neticede doksan dakika bittiğinde skor levhasında koskoca bir 0-0 yazıyordu.

Futboldan anlayan da anlamayan da adı gibi biliyor ki adalılar sahadan bileklerinin hakkıyla muazzam zaferle ayrıldı. Sadece bir puan koparmadılar, İspanya’nın grupta kolayca avantajlı konuma gelmesine mani oldular.

Lafı uzatıp gevelemeye gerek yok; adamlar yeşil sahada gümbür gümbür tarih yazdı.

Şimdi gelelim bizim süslü tayfaya...

Burada kimsenin berber hakkına, saçına sakalına durduk yere laf edecek halimiz yok, orası ayrı.

Zaten mevzu sporcuların kılı tüyü değil; asıl mesele, bir atletin deposundaki enerjiyi nereye harcadığı!

Sahada, imajına gösterdiği ihtimamın zekatını bile oyununa yansıtmayan, ruhsuz bir milli takım manzarası vardı.

Yani saçlar fönlü, kaşlar nizami, bıyıklar jilet gibiydi de kardeşler oynamanız icap eden futbol neredeydi?

Dünya Kupası’ndaki diğer kapışmaları inceleyince bu ironi zaten kabak gibi ortaya çıkıyor. Sadece Yeşil Burun Adaları’nın İspanyol boğasını mat etmesinden bahsetmiyorum; bakınız Brezilya da Fas duvarını aşamadı.

Keza Uruguay da Suudi Arabistan karşısında adeta çakıldı.

Şimdi bazı uyanıklar tabelaya bakıp, "Aman canım altı üstü bir beraberlik işte" diyerek avunabilir.

Yok öyle, geçiniz.

Aklı başında her futbolsever, bu maçların perde arkasındaki esas mevzunun skordan çok daha derin bir hikaye barındırdığını net görüyor.

Gerek futbolda gerekse hayatın kendisinde kaderi rakamlar değil, niyetler ve beklentiler tayin eder.

Mesela bir takımın tek derdi ezilmemek olursa lazım olduğu şekilde mücadele eder ve bunu aslanlar gibi başarır. Diğerinin amacı rakibini silindir gibi ezmektir ama eline yüzüne bulaştırır.

Uluslararası diplomatik satrançta da askeri ve stratejik hamlelerde de bu çark böyle dönüyor. Güçten başı dönen tarafın çuvallaması, ekseriyetle mazlum görünen tarafın hanesine büyük bir zafer olarak yazılır.

Son günlerde küresel siyasette patlak veren bazı hadiseleri de tam olarak bu gözle okumak icap eder.

ABD’nin İsrail’i yanına alarak İran’a diş bilemesi mevzusuna bakalım. Safiyane niyetle yaklaşırsak, eğer Trump yeniden arızaya bağlamaz ya da İsrail son dakika çılgınlığıyla ortalığı ateşe vermezse, bu hır gürün sonu gelmiş gibi.

Bizim medyadaki dış haberler tayfası ise tam evlere şenlik! Ya kafaları bütünüyle çorba olmuş ya da stüdyoda oturup kasıtlı olarak yurdum insanının ayarlarıyla oynamaya ant içmişler. Sahadaki devasa hezimeti görmezden gelip, sanki ortada dahi bir strateji varmış gibi amigo basıncılığı yapıyorlar.

Ufukta en ufak bir uzlaşma ışığı yanar yanmaz, "kazananı olmayan savaş", "iki tarafın da zafer çığlığı attığı netice" gibi suya sabuna dokunmayan, ne şiş yansın ne kebap tarzı korkak manşetlerle haberi postaladılar.

Gazetecilik değil, adeta diplomasi tatlıcılığı!

Hâlbuki meseleye konulan hedefler açısından bakınca manzara hiç de öyle de karışık değil. Bir tarafta en ölümcül cephaneye sahip dünyanın en kibirli askeri gücü var; karşısındaki rejimi devirmekten, hizaya getirmekten, kamçıyla kendi çizgisine çekmekten dem vuruyor.

Diğer tarafta ise yıllardır ambargoyla iliği kurutulmuş, ekonomik ve sosyal krizlerle boğuşan, sanayisi ve teknolojisi topal bir ülke duruyor.

Fakat günün sonunda gördük ki, Sam Amca planladığı hedeflerin hiçbirini tutturamadı. Buna rağmen utanmadan zafer nutukları çekiyorlar; Trump da bu hezimetten kendine bir kahramanlık hikayesi çıkarmanın derdinde. Oysa Amerika adına ortada kabak gibi duran bir başarısızlık var.

Tabelada eşitlik yazması gerçeği değiştirmez; kimin göbek attığı, kimin kahrından yataklara düştüğü gayet ortada.

Şayet yola çıkarken davul zurnayla ilan ettiğiniz gayelere ulaşamadıysanız, o masadan mağlup kalkmışsınız demektir.

Emperyalist kafa yapısı öteden beri aynı çukura düşüyor. Elindeki askeri ve finansal gücü her kapıyı açan maymuncuk sanıyor. Karşısındaki insanların iradesini, köklü geçmişini ve sabır katsayısını cüce görüyor. Bir ülkenin tepesindekileri hedef alınca, ekonomik abluka kurunca yahut bombalarla taş üstünde taş bırakmayınca o milletin diz çökeceğini zannediyor.

Yağma yok, o işler öyle değil.

Aslında şamarı çok daha önceden yediler, akıllanmaları gerekirdi.

Mesela Çanakkale’de, mesela Anadolu’nun kara bağrında!

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın en kodaman devletleri Anadolu’yu pasta gibi bölüşebileceklerini sandılar. Haritalar çizdiler, planlar kurdular, ince hesaplar peşinde koştular.

Kağıt üzerinde tüm aslar onların elindeydi; devasa armadaları, çuvallarla paraları ve son teknoloji ölüm makineleri tıkır tıkır işliyordu.

Lakin hesaba katmadıkları, bir dâhinin arkasına yalın ayaklı bir milleti alıp "Ya istiklal ya ölüm" diyerek emperyalizmin dişlerini söken o sarsılmaz, çelikten iradesiydi.

Yazıyı noktalamadan evvel, milli takım oyuncularından Samet Akaydın’ın yaptığı o evlere şenlik, akıllara zarar açıklamayı da şöyle bir masaya yatıralım.

Futbolcuların saçından, sakalından ve dış görünüşünden ötürü eleştirilmesinden acayip bozulduklarını yumurtlamış.

Açık konuşalım; keşke ağzını hiç açmasaydı, daha iyiydi.

Zira mevzunun özünü hiç mi hiç anlamamış. Kimse milli takıma "Saçını sarıya boyattın, o yüzden gol yedin" demiyor. Kimse "Rasta yaptırdın diye yenildik" diye ağlamıyor ya da futbolcunun bıyığıyla şahsi bir kan davası gütmüyor.

Asıl soru çok daha başka yerde.

Madem bu işler bu kadar teferruat ve önemsiz, o halde neden millet maç biter bitmez taktiği değil de sizin bu imajınızı konuşmaya başladı?

Niçin Yeşil Burun Adaları’nın topçuları sahadaki yırtıcılıklarıyla manşet olurken, bizimkilerin perçemi, bıyığı ve imajı tartışma konusu oldu?

Yurdum insanının gözüne batan, sahadaki silik ve ruhsuz oyun ile dış görünüşteki o aşırı, lüks özentisi hal ve tavır arasındaki devasa tezatlıktır. Sahada rakibini paspas eden takımın saç modelini kimse merak etmez.

İspanya’yı canından bezdiren Yeşil Burun Adaları’ndaki çocukların saç kesimini bugün hafızasında tutan bir Allah’ın kulu var mı?

Yok.

Çünkü futbolseverler onların berberine değil, sahadaki karakterine ve yüreğine baktı.

Aslında burada milletin topa tuttuğu şey saç falan değil; zihniyettir. Hedef tahtasına konan şey, önceliklerin bütünüyle şaşmış olmasıdır.

Eleştirilen asıl kepazelik; sahada ayaklarıyla konuşması gereken adamların, magazin figürü gibi sadece imajlarıyla dillerde dolanır hale gelmesidir.

Samet Akaydın bir hususta haklı; eleştiri bu oyunun fıtratında var. Fakat o ay-yıldızlı formayı sırtına geçirenler, bunun sıradan bir halı saha forması olmadığını kafalarına sokmak zorundadır. O kumaş, milyonlarca insanın umudunu, beklentisini ve gururunu temsil eder.

Haliyle insanlar sadece skora bakıp geçmez; sahaya yansıyan ciddiyete, formanın hakkını vermeye, kavgaya ve odaklanmaya bakar.

Çünkü bu topraklarda insanlar Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da verilen o muazzam varoluş kavgalarını dinleyerek büyüdü. Bizim insanımız, karşısındaki düşman ya da rakip ne kadar azman olursa olsun son nefesine kadar çarpışan adamı bağrına basar.

Yenilmeyi belki sineye çeker ama sahada pes edip teslim olan ruh halini asla affetmez!

Maalesef bu karşılaşmada milleti çileden çıkaran şey tabeladaki sayılardan ziyade, sahaya yansıyan o pısırık tavır ve umursamaz kafaydı, diyerek yazımıza noktayı koyalım.