Üsküdar’da yaşananlar, Türk siyaseti açısından birkaç belediye meclis üyesinin ilkesizce parti değiştirmesi ya da iktidarın hırsı ile açıklanamayacak kadar ciddi bir siyasi kırılmadır.
Üstelik hiç de şaşırtıcı değildir.
Bugünkü tablonun geçmişi çok uzaklarda değil, CHP’de 2010 sonrasında başlayan değişimde aranmalıdır. Çünkü o tarihten sonra ana muhalefette değişen yalnızca genel başkan ve yönetim kadroları olmadı; partinin kendi örgütüne, insanına ve kurumsal hafızasına bakışı da değişti.
Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve partinin hafızasını taşıyan kadroların önemli bir bölümü zaman içerisinde kenara itildi. “Ulusalcı” sözcüğü, siyasi bir tanımlamanın ötesine taşınarak bu kadroları itibarsızlaştıran; Cumhuriyet’in temel değerlerini savunmayı neredeyse çağın gerisinde kalmış, katı, hatta faşizan bir tutummuş gibi gösteren bir yaftaya dönüştürüldü.
Üstelik tahribat yalnızca ideolojik de değildi.
Örgütte yıllarca emek vermenin, birbirinin hayatında acıya ve sevince eşlik etmenin, seçim kaybetmenin, yeniden ayağa kalkmanın, sandık beklemenin ve ilçesinde aynı insanlarla yıllarca siyaset yapmanın değeri giderek azaldı. Zor zamanlarda omuz omuza mücadele ederek oluşan siyasi hafızanın karşısında makamın, paranın ve kişisel güç merkezlerinin ağırlığı arttı.
CHP, yaklaşık çeyrek asırdır merkezi iktidarın olanaklarından uzak siyaset yapıyor. Bu süre içerisinde örgütler ekonomik olarak yoruldu, baskı gördü; mensupları işlerinden oldu ve bedel ödediler. Son süreçte belediyelerin kazanılmasıyla, büyük bütçeler, istihdam olanakları ve geniş nüfuz alanları ortaya çıktı.
Bu kez ekonomik güç, parti içindeki siyasi hiyerarşiyi de değiştirdi.
Siyasette yerel yönetimler ve onun ekonomik gücü örgütün önüne geçtiğinde demokratik düzen tersine döner. Parti belediyesini yönetemez; belediye partiyi yönetmeye başlar.
Kılıçdaroğlu döneminde daha da artan bu kurumsal aşınma, Kılıçdaroğlu’nun ayrılmasıyla ne yazık ki sona ermedi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kazanılmasının ardından Ekrem İmamoğlu çevresinde, CHP’nin uzun yıllardır görmediği büyüklükte yeni bir siyasi güç merkezi oluştu.
Bu yapı Cumhuriyet Halk Partisi geleneklerine aykırı, bugüne değin hiç tecrübe edilmeyen karşılaşılmamış bir yapıydı.
Siyasette iddia meşrudur. Cumhurbaşkanı olmayı istemek de meşrudur. Ancak kişisel siyasi hedef, partinin kurumsal aklının önüne geçtiğinde, hırs, siyasetin pusulasını bozar.
Nitekim İstanbul seçmeni, hizmetleri ile bir belediye başkanı görmenin ötesinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin adeta patronu tavırlarında, göreve ilk geldiği günden itibaren genel siyasete dair politika yapan hırslı bir yerel yöneticiyle karşılaştılar.
İstanbul’un 39 ilçesindeki dengelerin, özellikle kazanılabilecek belediyelerde aday ve meclis listelerinin gelecekteki bu siyasi yürüyüşün kadrolarına dönüştürülmesi, bugün sonuçlarıyla birlikte yeniden değerlendirilmelidir.
Ekrem İmamoğlu’nun tek aday olduğu 2025 cumhurbaşkanlığı ön seçimi de, tarihsel zamanlaması ve tek adaylı yöntemi açısından, bu güç yoğunlaşmasının ulaştığı noktadan bağımsız değerlendirilemez.
Bütün bu gerçeğin farkında olup, Ekrem İmamoğlu’nu mevcut iktidardan kurtulmanın bir ön çaresi gibi görmek maalesef en talihsiz yaklaşımdır.
Arada yine Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözüyle görüşümüzü destekleyecek olursak:Ehveni şer, şerlerin en kötüsüdür.
Üsküdar ise bu sürecin en önemli örneklerinden biridir.
Üsküdar aday tercihi yine Ekrem İmamoğlu tarafından yapılmıştır.
Sinem Dedetaş’ın mesleki liyakati bu tartışmanın dışında tutulmalıdır.
Şehir Hatları’ndaki başarısı, mühendislik birikimi ve kamu yönetimindeki performansı ortadadır. Dürüst, çalışkan ve Türkiye’de çok daha önemli sorumluluklar üstlenebilecek nitelikte, sağduyuusu yüksek, sağlam karaktere sahip başarılı bir bürokrattır.
Tam bir cumhuriyet kadınıdır.
Ancak deneyimli bir siyasetçi değildir.
Dahası, Üsküdar örgütünün içinden yetişmemiştir, ilçenin yapısını hassas dengelerini bilmez.
Belediye başkanlığına liyakat temelinde aday olmak, hatta kazanmak, bir ilçenin siyasi kadrolarını tanımak ve krizi yönetmek ile aynı şey değildir.
Örgüt hafızasının değeri burada ortaya çıkar. Yıllarca birlikte siyaset yapan insanlar, kimin baskı altında direneceğini, kimin makam karşısında değişebileceğini ve kimin zor zamanda örgütünün yanında kalacağını bilir.
Oysa bunlar özgeçmişlerde yazmaz.
Örgütün hafızasında saklıdır.
Üsküdar Belediye Meclisi listeleri hazırlanırken bu hafızanın yeterince dikkate alınmamasının bedeli bugün ortadadır. İstanbul İl Kongresi’nin ardından kurultay ve sonrasında oluşan güç ilişkileri, bu süreçte yerel örgütlerin doğal dengelerinin önüne geçmiştir.
İstanbul’un bir çok ilçesinde Beylikdüzü ekibi kritik görevlerinin başındadır. Beykoz Belediyesi’nde örgüte ve seçilmiş başkanın iradesine rağmen yine Beylikdüzü’nden getirilen İmamoğlu‘nun dayatması ile başkan vekili seçilen Özlem Vural’ın durumu ortadadır.
Nazım Akkoyunlu örneği de bu kadro anlayışının somut örneklerinden biridir. .
Aslen Beylikdüzü’nden gelen Akkoyunlu, İBB iştirakindeki yöneticiliğinin ardından Üsküdar KENT AŞ’nin başına getirilmiştir.
Akkoyunlu, Üsküdar Belediyesine yönelik soruşturma kapsamında ilk tutuklanan kişidir. Kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan hiç kimse hakkında suç hükmü kurulamaz. Ancak Üsküdar’ın kendi siyasi ve örgütsel birikimi varken başka siyasi merkezlerden taşınan kadroların belediye yapısı içerisinde neden bu kadar belirleyici hâle geldiği ve adeta gölge bir belediye başkanı gibi çalıştığı da sorgulanmalıdır.
Cumhur İttifakı’nın kaybetmeyi asla hazmedemediği ilçelerin başında kuşkusuz Üsküdar gelmektedir.
Tarihî dokusu, Osmanlı İmparatorluğu’nun derin izlerini taşıması ve Cumhurbaşkanı’nın uzun yıllardır evinin de bulunduğu ilçe olması nedeniyle AKP Üsküdar’da kaybetmeyi hazmedememiştir.
Üsküdar’da, 30 yıl sonra Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının kurulmasıyla birlikte laiklik karşıtı birçok vakıf ve cemaatin güç dengeleri de sarsılmıştır.
Bu gerçekler ışığında konuyu değerlendirdiğimizde, Cumhur İttifakı’nın ve özellikle AKP’nin Üsküdar’ı geri almak için akıl dışı baskılara ve ahlaksızlığa başvurduğu ülkenin dört bir yanında sessiz bir utançla izlenmektedir.
Mesele, karşı tarafın hırsı ve kibri nedeniyle onca hukuksuzluğu ve adaletsizliği göze alabileceği değildir. Asıl mesele, bu çirkin baskılara dayanabilecek, ilkeli insanların bir arada olduğu kadroları oluşturmak, içlerine sızılamayacak sağlam bir siyasi yapıyı sürekli kılmaktır.
Üsküdar’da, belediyeye yapılan müdahalede önce hukuksuz tutuklamalar gerçekleştirilmiş, meclis dengesini ele geçirmek içim alelacele gözaltı kararları verilmiş; türlü manevralarla yenilenen başkan vekili seçimi öncesinde dört CHP’li belediye meclis üyesi türlü dalavereler ile AKP’ye transfer edilmiştir.
Fakat ihanet bu dört kişiyle sınırlı değildir.
Dört kişilik transferin ardından Belediye Meclisi’nde iki tarafın üye sayısı 21’e 21 eşitlenmiştir. Başkan vekilliği seçiminde ise AKP adayı 23 oy almıştır. CHP ve Yeni Parti grubunda kalan iki meclis üyesi, arkadaşlarına verdikleri güvencenin aksine, gizli oylamada AKP adayına oy vermiştir.
Açıkça parti değiştirmek kabul edilemez bir siyasi tercihtir. Kendi grubunda kalıp arkadaşlarına CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya’ya oy vereceğini söyleyerek sandıkta AKP adayını desteklemek ise beter bir ahlak sorunudur.
Bundan da daha vahim olan, bu iki kişiden biri hakkında Üsküdar siyasetinde anlatılanlardır.
Söz konusu meclis üyesinin, gerçekte AKP adayına oy verdikten sonra, yakın çevresinden ve ailesinden gelecek tepkilerin önüne geçebilmek için, kullandığı oy pusulasını, üzerinde “Sibel Tan Çetinkaya” yazıyormuş izlenimi verecek biçimde yapay zekâ ile değiştirdiği ve bu görüntüyü kendisini aklamak amacıyla kullandığıdır.
Eğer arkadaşlarının tespit ettiğini iddia ettiği bu bilgi doğruysa, siyasi sadakatsizliğin ötesinde, burada bilinçli bir aldatma ve iftira suçu söz konusudur ki bu, ilkesizlikten bile daha ağırdır.
Üstelik Üsküdar siyasetinde konuşulan pazarlığın bu altı kişiyle sınırlı olmadığı, temasların ona yakın meclis üyesine kadar uzandığı iddia edilmektedir. Seçimi kazanmak için o gün iki oyun yeterli olması, diğer ilişkilerin sona erdiği anlamına gelmez. Bundan sonraki kritik oylamalar bu nedenle dikkatle izlenmelidir.
CHP ile Yeni Parti arasındaki gerilim de bu tablodan ayrı tutulamaz.
Yıllardır baskılar altında mücadele etmiş, ekonomik olarak yorulmuş Cumhuriyetçi muhalefeti, kişisel hesaplaşmalar, bu coğrafyada oynanan çirkin küresel müdahaleler üzerinden verilen sürpriz yargı kararları sonucunda, aklı selim davranmadan kişisel hırslarla birbirine düşman etmek, ana muhalefetin siyasi direncini zayıflatır ve zayıflatmıştır da.
Nitekim bu durum, AKP’nin işine yararken, sandıkta kazanamadığı belediyelerde hükümetin ve adaletin gücünü kullanarak muhalefeti parçalama ve yönetme amacına hizmet etmektedir.
Üsküdar, bu süreçte, tarihsel olarak da bu gereksiz ve saçma sapan ayrışmanın tahribatını bertaraf edebilmek adına sağduyulu ve aklıselim davranmış, topluma mümkün olduğunca birlik ve beraberlik mesajı vermiştir.
AKP’nin yıllardır benzer ve çok daha ağır yöntemlere başvurduğu söylenebilir. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi için bir mazeret değil; tarihsel sorumluluğunun aslında başladığı yerdir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir parti, mücadele ettiği siyasi düzenin yöntemlerini kendi bünyesinde iktidara benzeyerek, yeniden üretip aynı zamanda Cumhuriyet’i savunamaz.
Kongre kazanabilir.
Kurultay kazanabilir.
Belediyeleri kazanabilir.
Hatta iktidar olabilir.
Fakat rakibinin siyaset anlayışına dönüşerek Türkiye’yi değiştiremez.
Cumhuriyet Halk Partisi ve Yeni Parti açısından tüm bunlar yaşanırken,
Üsküdar’daki tablonun diğer taraftan belki de en üzücü görüntülerinden biri de AKP Gençlik Kolları üyelerinin, sonucu çığlıklarla ve zıplayarak kutlamasıdır.
Oysa gençlik, bütün dünya da, tarih boyunca haksızlığa ilk itiraz eden toplumsal güçlerin başında gelir. Bir gencin siyasi aidiyeti, adalet duygusunun önüne geçtiği anda sorun artık yalnızca o gencin değil, ona bu siyaset anlayışını bırakan düzenindir.
Atatürk’ün Cumhuriyet’i gençliğe emanet etmesinin anlamı da budur: Cumhuriyet, gençlerden bir partiye kayıtsız şartsız sadakat değil; akla, vicdana, bağımsızlığa ve millet egemenliğine sadakat bekler.
Ve bugün 9 Eylül.
26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz, 9 Eylül’de Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle işgalin son büyük perdesini kapattı. 9 Eylül geriye baktığımızda, İzmir’in kurtuluş günü değildir; Anadolu’yu paylaşılmış bir coğrafya olarak gören emperyalist hesaba karşı millet iradesinin kutlu zaferidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş tarihinin 9 Eylül olması da bu tarihsel hafızanın bir parçasıdır. 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatılan CHP’nin yeniden açılmasına karar veren vatansever kadroların, 1992’de CHP’nin ikinci kuruluş tarihini yine 9 Eylül olarak seçmesi de çok kıymetlidir.
Bu nedenle bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş yıl dönümünü kutlamak, Müdafaa-i Hukuk’tan, Kuvâ-yı Milliye’ye, Büyük Taarruz’dan Cumhuriyet’e uzanan bir bağımsızlık iradesinin siyasi mirasını hatırlamaktır.
Tam da 9 Eylül günü Üsküdar üzerine böyle bir yazı yazmak bu yüzden çok acıdır.
Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel sorumluluğu yalnızca seçim kazanmak değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını, millet egemenliğini ve yurttaşlık birliğini tartışmaya açabilecek her siyasi düzenleme karşısında kuruluş felsefesinin gereğini yerine getirmektir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, içten ve dıştan gelen tüm hainliklere karşı, hâlâ yaşıyor olması sevindiricidir.
Ancak bir yandan Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini aşındıracak, Türk milletinin vatandaşlık bağını etnik ve bölgesel siyasal kimliklere ayıracak bir “Çerçeve Yasa” anlayışına onay verip diğer yandan kalabalıklarla Anıtkabir’e yürümek Atatürkçülük değildir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 103. kuruluş yıl dönümü ve İzmir’in kurtuluşu tekrar kutlu olsun.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin yalnızca yerel yönetimlerde değil, aynı zamanda yönetim kadrolarında da arınmaya ihtiyacı vardır. Parti, gerçek vatansever ve cumhuriyetçi kadrolar tarafından yönetilmeli; antiemperyalist kararlarla Türk milletinin karşısına çıkmalıdır.
Tarih, mutlaka bu topraklarda bir gün Cumhuriyet Halk Partisi’ne ilkeli kadrolarla iktidar nasip edecektir.
Tam da bu sebeple:
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.”
— Mustafa Kemal Atatürk
Çok Okunanlar
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mansur Yavaş ile görüştü
Ayşe Tokyaz davasında ağırlaştırılmış müebbet kararı
Şampiyonlar Ligi'nde günün sonuçları
İzmir'de bankadaki rehine krizinde 5 çalışan kurtarıldı
Erdoğan'la görüşen Yavaş'ın geleceğiyle ilgili bomba iddia
Zelenskiy’nin uçağı Moldova’da İHA saldırısından kıl payı kurtuldu
Alanya'da Türk bayrağına tüküren İngiliz turist tutuklandı
Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi macerası iyi başlamadı
Türkiye’de 3 bakanın telefonu hedef alındı
Suriye'yi böyle 'aldık'!..