Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,0673
Dolar
Arrow
48,7968
İngiliz Sterlini
Arrow
65,3217
Altın
Arrow
6878,3246
BIST
Arrow
13.108

1453’ten 2026’ya: Batı’nın 500 yıllık dünya sistemi sona ererken

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Post kolonyalizm dönemi kapanırken 21.yüzyılın temel jeopolitik sorusu artık Batı’nın dünyayı nasıl yöneteceği değil, tek başına yönetemediği bir dünya ile nasıl yaşayacağıdır.

Dünya tarihinin bazı kırılma noktaları, yaşandıkları dönemin çok ötesinde sonuçlar yaratır. 1453’te İstanbul’un atalarımızın eline geçmesi bunlardan biridir. Tarihçiler 1453’ü çoğunlukla Bizans İmparatorluğu’nun sonu, orta çağın kapanması ve yeni çağın başlaması olarak yazar. Oysa yaşanan kırılma bundan çok daha büyüktür. İstanbul’un fethi sonuçları bugüne kadar neredeyse 500 yıl devam eden çok daha büyük süreci başlattı. İstanbul’un fethi ve ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Mısır ve Kızıldeniz üzerindeki hâkimiyetinin genişlemesi, Avrupa ile Asya arasındaki eski jeoekonomik düzenin değişmesinde önemli bir eşik oluşturdu.

Çin ve Hindistan başta olmak üzere Asya’nın zenginlikleri yüzyıllar boyunca İpek ve Baharat yolları üzerinden Batı’ya taşınıyordu. İstanbul ve Doğu Akdeniz bu sistemin önemli düğüm noktalarıydı. Venedik ve Ceneviz gibi denizci cumhuriyetler bu ticaretin Akdeniz ayağından büyük zenginlik elde etmişlerdi. Yeni jeopolitik şartlar ise Avrupalıları Asya’ya alternatif yollar aramaya yöneltti.

1095 sonrasında başlayan ve yaklaşık iki yüzyıl boyunca devam eden Haçlı Seferleri sırasında Türklerle defalarca karşı karşıya gelen Hristiyan Avrupa için, Türklerin 1453’te İstanbul’u ele geçirmesi büyük bir jeopolitik ve psikolojik sarsıntı yarattı. Doğu Roma’nın başkentinin Osmanlı hâkimiyetine girmesi yalnızca bir imparatorluğun sonu değildi, Avrupa açısından Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Asya’ya uzanan geleneksel ticaret yollarındaki güç dengesinin de köklü biçimde değişmesi anlamına geliyordu.

Batı’nın bu değişime verdiği cevaplardan biri coğrafi oldu. Osmanlı hâkimiyet alanlarını aşarak Asya’ya alternatif deniz yollarından ulaşmak hedeflendi. Kuşkusuz Avrupa’nın okyanuslara açılmasının tek nedeni İstanbul’un fethi değildi. Denizcilik ve gemi teknolojisindeki ilerlemeler, sermaye birikimi, baharat ticaretinin olağanüstü kârlılığı ve Avrupa devletleri arasındaki rekabet de bu dönüşümü hazırlamıştı. Ancak Osmanlı gücünün Doğu Akdeniz ve geleneksel doğu-batı ticaret güzergâhları üzerindeki ağırlığının artması, alternatif yollar arayışını hızlandıran önemli jeopolitik etkenlerden biri oldu.

Portekizliler Afrika kıyılarından güneye ilerleyerek Ümit Burnu’nu aştı ve Hint Okyanusu üzerinden Hindistan’a ulaştı. Batıya yönelen İspanyollar ise Asya’ya ulaşmak isterken Amerika kıtasına vardılar. Böylece Avrupa’nın ekonomik ve askerî ufku Akdeniz’in sınırlarını aşarak Atlantik ve Hint Okyanusu’na taşındı. Ardından sömürge imparatorluklarının temelleri atıldı ve dünya ekonomisinin ağırlık merkezi birkaç yüzyıllık süreç içinde Akdeniz’den Atlantik’e doğru kaymaya başladı.

ATLANTİK SİSTEMİ VE BATI’NIN YÜKSELİŞİ

Bu dönüşüm yalnızca yeni ticaret yollarının bulunması anlamına gelmiyordu. Portekiz ve İspanya ilk büyük okyanus imparatorluklarını kurarken Hollanda, 17. yüzyılda ticaret, denizcilik, sigorta ve finansı çok daha gelişmiş bir sistem içinde birleştirdi. Amsterdam dünya ticaretinin ve finansının başlıca merkezlerinden biri haline geldi. Akdeniz’in denizci cumhuriyetlerinde gelişmiş olan ticaret, kredi, sigorta ve denizcilik birikimi Atlantik dünyasında daha büyük ölçekli devlet ve sermaye yapılarıyla bütünleşti. Sonraki aşamada merkezin Londra’ya kaymasıyla İngiltere dünya sisteminin başat gücü haline geldi. 20. yüzyılda ise sistemin ağırlık merkezi Atlantik’in öteki yakasına, New York ve Washington’a taşındı.

Merkantilizm döneminde devlet, tüccar ve donanma birbirini tamamlıyordu. Donanma ticaret yollarını koruyor ve gerektiğinde açıyor, sermaye yeni bölgelere giriyor, devlet ise bu ekonomik genişlemeyi siyasi ve donanma başta olmak üzere askerî güçle destekliyordu. Sanayi Devrimi bu mekanizmayı çok daha ileri taşıdı. Avrupa sanayisinin hammaddeye, enerjiye ve pazarlara duyduğu ihtiyaç arttıkça kapitalizm emperyalizmle bütünleşti. 19.yüzyılda İngiltere bu düzenin merkezindeydi. Kraliyet Donanması yalnızca Britanya kıyılarını koruyan bir donanma değil, küresel ticaret yollarının güvenliğini ve gerektiğinde denetimini sağlayan dünya çapında bir güçtü. Londra finansı, sigorta sistemi, limanlar, deniz ulaştırma rotaları, kömür istasyonları ve stratejik boğazlar aynı küresel mimarinin parçaları haline geldi. Böylece yaklaşık beş yüzyıl sürecek Batı merkezli dünya düzeninin temelleri atıldı. Sistemin merkezindeki devlet zaman içinde değişti. Önce Portekiz ve İspanya, ardından Hollanda, İngiltere, Fransa ve nihayet Amerika Birleşik Devletleri öne çıktı. Fakat sistemin özü büyük ölçüde aynı kaldı. Bu sistemde deniz yollarına erişim, sermaye birikimi, teknolojik üstünlük ve askerî güç, dünya ekonomisinin merkezini kontrol eden devletlere olağanüstü avantaj sağladı. Sanayi devrimlerinin her ikisinin de batıda gerçekleştirilmesi ve özellikle gemilerde yelkenden, kömüre; kömürden petrole geçerek tüm kıtalara okyanus ve denizden erişimi kontrol edebilmenin de sağlanması ile merkantilizmden kapitalizme, emperyalizmden küreselleşmeye uzanan süreç hızlandı.

1945: SÖMÜRGECİLİK BİTTİ, HİYERARŞİ DEVAM ETTİ

İki dünya savaşı Pax Britannica’nın gücünü tüketirken ABD, Batı sisteminin yeni merkezine yerleşti. Aynı dönemde klasik sömürge imparatorlukları çözülmeye başladı. Hindistan’dan Endonezya’ya, Cezayir’den Afrika’nın büyük bölümüne kadar onlarca ülke bağımsızlığını kazandı. Ancak siyasi bağımsızlık her zaman ekonomik ve stratejik bağımsızlık anlamına gelmedi.

Sömürge valileri çekilirken doğrudan yönetimin yerini yeni nüfuz ve bağımlılık mekanizmaları aldı. ABD öncülüğündeki askerî ittifaklar, küresel üs ağı, NATO, Bretton Woods düzeni, dolar merkezli finans sistemi, IMF ve Dünya Bankası yeni düzenin temel kurumları oldu. Birleşmiş Milletler egemen eşitlik ilkesini temsil ederken Güvenlik Konseyi’nin veto sistemi büyük güçler arasındaki gerçek hiyerarşiyi yansıtıyordu.

1945 aynı zamanda ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın başlangıcıydı. İki süper güç doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınırken rekabet Kore’den Vietnam’a, Laos ve Kamboçya’dan Afganistan’a, Afrika ve Latin Amerika’ya kadar yayılan savaşlar, darbeler ve vekâlet mücadeleleri üzerinden yürütüldü. ABD de çıkarlarını korumak amacıyla askerî müdahalelerin yanı sıra rejim değişiklikleri, örtülü istihbarat operasyonları ve yerel güçlere destek yöntemlerini kullandı. Yalnızca Kore ve Hindiçin savaşlarında milyonlarca insan hayatını kaybetti; Soğuk Savaş rekabetinin etkilediği diğer çatışmalar eklendiğinde insan bilançosu çok daha ağırlaştı.

Kısacası klasik sömürgecilik sona erdi ancak büyük güç siyaseti ortadan kalkmadı; biçim değiştirdi. Doğrudan yönetimin yerini nüfuz alanları, askerî üsler, ittifaklar, finansal bağımlılık ve vekâlet savaşları aldı. Sovyetler Birliği yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Batı sistemine askerî ve ideolojik bir karşı ağırlık oluşturdu. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bu denge ortadan kalkacak ve dünya bambaşka bir döneme girecekti.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI: YENİ AMERİKAN YÜZYILI

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD, karşısında küresel ölçekte dengeleyici bir güç kalmayan benzersiz bir askerî, ekonomik ve teknolojik üstünlüğe ulaştı. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesini yeni bir barış dönemi izlemedi. 1990’larda yükselen ve daha sonra George W. Bush yönetiminde etkili olan neocon çevreler, sadece Amerikan üstünlüğünün korunması değil aynı zamanda İsrail’in jeopolitik hedeflerinin geliştirilmesi amacına yönelik olarak Amerikan askerî gücünün rıza için değil zorlama için kullanılmasını savundu. 1997’de önde gelen neoconlar tarafından kurulan Project for the New American Century (PNAC), Amerikan küresel liderliğinin korunması ve ABD askerî üstünlüğünün sürdürülmesini açıkça stratejik hedef olarak tanımlıyordu.

1991 Körfez Savaşı’yla başlayan yeni dönem, Yugoslavya ve Kosova müdahaleleri, 11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak savaşları, ardından Libya, Suriye, Yemen ve daha geniş coğrafyadaki askerî operasyonlarla devam etti. Özellikle 11 Eylül, Amerikan askerî gücünün kullanım alanını küresel ölçekte genişleten büyük kırılma oldu.

2001–2023 arasında Irak, Afganistan, Suriye, Yemen ve Pakistan’daki savaşlarda 940 binden fazla insan doğrudan savaş şiddeti nedeniyle öldü, bunların 432 binden fazlası sivildi. Sağlık sistemlerinin, ekonomilerin ve altyapının çöküşünden ve ayrıca mültecilerin toplu göç hareketlerinden kaynaklanan 3,6–3,8 milyon dolaylı ölüm de hesaba katıldığında toplam insan kaybının en az 4,5–4,7 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. ABD, tüm bu saldırılara rağmen müdahale ettiği yerlere barış ve huzur getiremedi. Birinci Körfez savaşı hariç askeri zafer elde edemedi. Çoğunda Vietnam’da olduğu gibi geri çekildi. Tek başarısı Avrupa ülkeleri içinde NATO’yu genişletmek oldu. Bu süreçte yıkıcı stratejide ABD’nin üstünlüğü yalnızca askerî gücünden kaynaklanmıyordu. Küresel askerî varlığı; doların merkezî konumu, finans sistemi, teknoloji, sermaye ve ittifak ağıyla birleşiyordu. Bu nedenle Vietnam’dan farklı olarak Irak ve Afganistan’daki stratejik başarısızlıklar dahi başlangıçta sistemin temelini sarsmadı. ABD savaşları kaybedebiliyor, fakat dünya sistemindeki merkezî konumunu koruyabiliyordu. Yeni Amerikan Yüzyılının asıl gücü de buradaydı.

VİETNAM İLE BUGÜN ARASINDAKİ FARK

Bugünkü dönüşümü Vietnam yenilgisiyle karşılaştırırken temel farkı analiz etmek gerekir. ABD, Vietnam’daki doğrudan askerî rolünü 1973’te büyük ölçüde sona erdirdi; Saygon ise 1975’te düştü. Buna rağmen ABD dünya ekonomisinin merkezindeki konumunu koruyor, dolar uluslararası finans sistemine hâkim olmaya devam ediyor ve Batı ittifakı ayakta duruyordu. Sovyetler Birliği askerî ve ideolojik bir rakipti, ancak Amerikan merkezli küresel ekonomik sisteme aynı ölçekte alternatif oluşturamıyordu. Vietnam bir savaşın kaybedilmesiydi, Amerikan merkezli dünya sisteminin kaybedilmesi değildi.

Bugünün farkı burada ortaya çıkıyor. Amerikan askerî gücünün siyasi sonuç üretme kapasitesinin sınandığı bir dönemde dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Asya’ya kaydı. 1945’te tablo bugünün neredeyse tersiydi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ABD milli geliri dünya toplamının %27’sine ve imalat payı %50’sine denk geliyordu. Bu değerler Çin için % 5ve %2 idi.

2026’ya gelindiğinde ise değerler kökten değişti. Çin dünya imalat katma değerinin yaklaşık 32’sini, ABD ise yaklaşık %18’ini üretmektedir. Çin, çelik, elektrik, otomobil, takım tezgâhı, sanayi robotu ve ara sanayi malları üretiminde ABD’nin çok önüne geçmiş durumda. Mühendislik, bilimsel yayınlarda ve STEM mezunu sayısında da belirgin bir üstünlüğe sahip. Çin ayrıca askerlik çağındaki erkek nüfusu bakımından önemli bir demografik üstünlüğe sahip. Bütün bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde Çin’in ABD’ye karşı avantajının yalnızca ekonomik büyüklükten ibaret olmadığı görülüyor. Çin, özellikle uzun süreli bir büyük güç rekabetinin ve muhtemel bir yıpratma savaşının temelini oluşturacak sanayi üretimi, enerji, çelik, makine, mühendislik ve insan gücü kapasitesinde çok güçlü bir maddi tabana sahip.

Diğer yandan Çin, Rusya, Hindistan ve diğer yükselen güçlerin oluşturduğu yeni ilişkiler ağı; ŞİÖ ve BRICS’in genişlemesi, ulusal paralarla ticaret girişimleri ve alternatif finans kurumlarının gelişmesi, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tek merkezli düzenin hareket alanını daraltıyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca ABD’nin İran’da, Hürmüz’de veya başka bir cephede askerî hedeflerine ulaşıp ulaşamaması değildir. Asıl tarihsel kırılma, Amerikan askerî gücünün siyasi sonuç üretme kapasitesindeki aşınmanın, ekonomik, sanayi ve teknolojik ağırlığın Batı dışına kaydığı aynı döneme rastlamasıdır. Vietnam döneminde savaş kaybedilmişti ama sistem güçlüydü, bugün tartışılan, sistemin kendisinin dönüşümüdür.

EPİC FURY VE DEĞİŞEN GÜÇ DENGESİ

İran savaşı ve ABD’nin Epic Fury harekâtı bu açıdan özel önem taşıyor. ABD’nin İran karşısında kullanabildiği askerî yetenek hâlâ büyüktür. Ancak bu ölçekte bir askerî gücün kullanılması, karşı tarafın siyasi iradesinin kırılacağını veya savaşın Washington’un istediği şartlarda sonuçlanacağını artık garanti etmiyor. ABD Savunma Bakanlığı Denetleme Başkanlığı tarafından Eylül 2026 içinde açıklanan analizdeki, savaş maliyeti ve mühimmat tüketimine ilişkin veriler Epic Fury’nin 42 milyar doları aşan maliyetini, stratejik mühimmat stoklarında ortaya çıkan açıkları ve özellikle hava ve füze savunma önleme mühimmatındaki yüksek tüketim seviyelerini açığa çıkarıyor. Daha da öte rapor Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaşa yeterli planlama veya öngörü olmaksızın girdiğini sonucuna varıyor. Rapor stratejik bir yanlışı resmen kabul ediyor ve dolaylı olarak modern yüksek yoğunluklu savaşın ABD açısından ne kadar zor sürdürülebilir hale geldiğini gösteriyor.

Burada Vietnam ile bugün arasındaki fark bir kez daha ortaya çıkıyor. Vietnam Savaşı sırasında ABD dünyanın en büyük sanayi, finans ve askerî merkezlerinden biriydi ve savaşı kaybetmesine rağmen bu konumunu korudu. Bugün ise askerî operasyonların yarattığı maliyet ve mühimmat tüketimi, Amerikan sanayi kapasitesinin sürdürülebilirliği ve küresel yükümlülüklerin aynı anda karşılanıp karşılanamayacağı tartışmalarıyla birlikte yaşanıyor. Değişen şey Amerikan ordusunun güçsüzleşmesi kadar, bu gücün küresel sistem üzerindeki eski belirleyiciliği yani rıza üretme yeteneğidir. Bugün de Amerikan askeri varlığı devasa savunma bütçesi ve harp silah araçları ile yerini koruyor, fakat ekonomik, teknolojik ve diplomatik mücadele alanında direnç üretenlere karşı sonuç üretemiyor.

HÜRMÜZ VE BAB ÜL MENDEB ’İN VERDİĞİ MESAJ

Bu dönüşümün en dikkat çekici göstergelerinden biri denizlerde yaşanıyor. Batı’nın beş yüz yıllık yükselişi büyük ölçüde okyanuslara açılması, deniz ticaret yollarını kontrol etmesi ve gerektiğinde donanma gücüyle bu yollar üzerindeki siyasi iradesini kabul ettirmesi sayesinde gerçekleşmişti. Bugün ise Hürmüz, Bab Ül Mendeb, Kızıldeniz’de ve Arktik Okyanusunda Kuzey Deniz Rotasında yaşanan gelişmeler aynı sistemin sınırlarını gösteriyor. İran’ın Hürmüz’de, Husi (Ensarallah)’ın ise Bab Ül Mendeb ve Kızıldeniz’de oluşturduğu askerî baskı yalnızca bölgesel çatışmalar olarak değerlendirilmemelidir. Rusya’nın Avrasya’nın kuzeyinde açtığı yeni deniz ulaştırma rotasına ABD’nin müdahale edememesi ayrı değerlendirilmelidir. Bunlar çok daha büyük bir değişimin işaretlerini taşıyor. Batı hâlâ son derece büyük deniz ve hava gücüne sahip olmasına rağmen bu gücün kritik deniz geçitlerinde sınırsız hareket serbestisi sağlayamadığı görülüyor. Füze teknolojileri, insansız sistemler, kıyı konuşlu silahlar ve görece düşük maliyetli asimetrik yetenekler, büyük ve pahalı deniz kuvvetlerinin hareket alanını daraltıyor.

Burada belirleyici olan kaç uçak gemisine veya denizaltıya sahip olunduğu değildir. Asıl olan bu kuvvetlerin hangi maliyetle, ne kadar süreyle ve hangi siyasi sonucu elde etmek amacıyla kullanılabildiğidir. Bir uçak gemisi darbe görev grubunun bölgede bulunması ile deniz yolunu siyasi ve askerî olarak kontrol edebilmesi artık aynı şey değildir.

Hürmüz’de yaşananlar bu açıdan semboliktir. ABD büyük bir askerî güç konuşlandırmasına rağmen İran’ın başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgedeki deniz ulaştırması üzerindeki baskısını tamamen ortadan kaldıramıyor. Daha da önemlisi Washington, sıkıştığı Hürmüz denkleminde NATO müttefikleri ile Kanada, Japonya, Avustralya ve Güney Kore gibi geleneksel ortaklarından destek aramasına rağmen, bu ülkeler Hürmüz’ü askerî güçle açmak üzere ABD’nin yanında doğrudan savaşa girmiyor.

Bab Ül Mendeb’de ise benzer fakat bu kez Suudi Arabistan açısından çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Riyad Yemen karşısında ABD ve Avrupa’dan beklediği askerî desteği alamıyor; İngiltere’den beklediği destek de gelmiyor. Pakistan ve Türkiye ile geliştirdiği yakın güvenlik ve ittifak ilişkilerine rağmen sahadaki stratejik yükü büyük ölçüde kendisi taşımak zorunda kalıyor. Adeta yalnız kalan Suudlar İsrail’in desteğine muhtaç hale gelerek Abraham Anlaşmasına taraf olmaları için şantaja uğruyorlar. Dolayısıyla Hürmüz ile Bab Ül Mendeb aynı tarihsel dönüşümün iki ayrı laboratuvarı haline geliyor. Hürmüz’de dünyanın en güçlü askerî devleti ABD, Bab Ül Mendeb’de ise dünyanın en büyük enerji ihracatçılarından Suudi Arabistan, sahip oldukları muazzam maddi güce rağmen siyasi iradelerini istedikleri ölçüde sahaya yansıtmakta zorlanıyorlar. Askerî üstünlük ile siyasi irade dayatma kapasitesi arasındaki eski bağ zayıflıyor.

KÜRESEL GÜNEY’İN EKONOMİK VE FİNANSAL YÜKSELİŞİ

Post-kolonyal düzenin dönüşümünü yalnızca Batı’nın karşılaştığı askerî sınırlamalar üzerinden okumak yeterli değildir. Asıl büyük değişim ekonomik ve finansal alanda yaşanıyor. Satın alma gücü paritesine göre yükselen ve gelişmekte olan ekonomiler artık dünya üretiminin çoğunluğunu gerçekleştirirken IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların kota, oy ve yönetim yapıları hâlâ büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki güç dağılımının izlerini taşıyor. BRICS’in daha fazla temsil talebi ve Yeni Kalkınma Bankası gibi alternatif kurumların ortaya çıkışı bu değişen ekonomik ağırlığın sonucudur.

Yeni dönemin temel özelliği Küresel Güney’in mutlaka Batı karşıtı hale gelmesi değil, Batı’ya bağımlılığının azalmasıdır. Çin ticaret, sanayi ve finansmanda; Rusya enerji ve askerî teknolojide alternatifler sunarken Hindistan stratejik özerkliğini genişletiyor. Körfez ülkeleri ise Batı ile ilişkilerini korurken Asya ile ekonomik bağlarını derinleştiriyor. Böylece devletlerin tek bir jeopolitik ve finansal merkeze bağımlı kalmadan farklı güç merkezleri arasında hareket edebilecekleri alan genişliyor. Bu dönüşüm finans sisteminde de görülüyor. Yerel paralarla ticaret, alternatif ödeme sistemleri ve merkez bankalarının artan altın alımları doların kısa vadede yerini alacak yeni bir sistem yaratmış değildir, ancak devletlere yeni seçenekler sağlamaktadır. Özellikle rezerv varlıklarının yaptırımlarda kullanılabilmesi, altını yeniden bir finansal güvenlik ve egemenlik aracına dönüştürmüştür.

Çin bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Amerikan Hazine tahvillerindeki varlıklarını azaltırken altın rezervlerini artırması, rezervlerin çeşitlendirilmesi yönündeki daha geniş eğilimin parçasıdır. Aynı dönemde ABD’nin büyüyen kamu borcu, yüksek bütçe açıkları ve uzun vadeli tahvil faizlerindeki yükseliş de dolar merkezli sistem üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Dolayısıyla mesele doların çökmesi veya Amerikan finans sisteminin yakın zamanda ortadan kalkması değildir. Asıl tarihsel değişim, devletlerin tek bir finansal merkeze bağımlılıklarını azaltabilecek alternatiflere giderek daha fazla sahip olmalarıdır. Altın alımları, BRICS’in yerel para girişimleri, alternatif ödeme sistemleri ve rezerv çeşitlendirmesi aynı eğilimin farklı parçalarıdır. 1945 sonrasında kurulan düzen hâlâ güçlüdür; ancak artık rakipsiz ve alternatifsiz değildir.

POST-KOLONYAL DÜZENDEN ÇOK KUTUPLULUĞA

Küresel dönüşümün izleri Washington’un kendi stratejik önceliklerinde de görülüyor. ABD’nin anakara güvenliği ve Batı Yarımküreye daha fazla ağırlık vermesi, Avrupa ve Batı Asya’dan asker çekmesi, küresel angajmanlarının maliyetini yeniden değerlendirdiğini gösteriyor. Çin uzun vadeli stratejik rekabetin merkezinde kalırken Washington, aynı anda Avrupa’da Rusya’yı çevrelemenin, Batı Asya’da askerî üstünlüğü sürdürmenin, Hint-Pasifik’te Çin’i sınırlamanın ve küresel deniz yollarının güvenlik yükünü taşımanın maliyetleriyle karşı karşıya bulunuyor. Hegemonik güç artık yalnız rakiplerinin kapasitesini değil, kendi kaynaklarının sınırlarını da hesaba katmak zorunda.

Bu nedenle yaşananları yalnızca Amerikan hegemonyasının gerilemesi olarak görmek eksiktir. 15. yüzyıl sonlarından itibaren gelişen Batı merkezli sistem, 1945 sonrasında klasik sömürgeciliğin yerini alan post-kolonyal düzende de askerî, finansal ve teknolojik üstünlüğünü büyük ölçüde korudu. Bugün ise sanayi üretiminin Asya’ya kayması, teknolojinin çok merkezli hale gelmesi, finansal alternatiflerin çoğalması ve Batı dışındaki devletlerin askerî caydırıcılığının artması bu yapıyı değiştiriyor.

Bu süreç Batı’nın yerine Çin’in geçtiği yeni bir tek kutupluluk anlamına gelmiyor. ABD ve Avrupa güçlü aktörler olmaya devam ederken Çin, Hindistan, Rusya, Türkiye ve Küresel Güney’in diğer merkezleri daha geniş hareket alanı kazanıyor. Çok kutupluluğun gerçek anlamı da budur. Tek bir merkezin dünya sistemine tek başına yön veremediği, gücün daha fazla aktör arasında dağıldığı yeni bir denge düzeninin ortaya çıkması.

İSRAİL FAKTÖRÜ: AMERİKAN HEGEMONYASININ MEŞRUİYET KRİZİ

Post Kolonyalizmin çöküşünde büyük rolü olan ABD’nin küresel gerilemesini yalnızca Çin’in yükselişi, Rusya’nın güçlenmesi, dolar sistemindeki aşınma veya Amerikan askerî gücünün sınırları üzerinden açıklamak eksik kalır. Özellikle Küresel Güney’de bu gerilemeyi hızlandıran faktörlerden biri Washington’un İsrail ile kurduğu neredeyse koşulsuz stratejik ilişkidir. 1973 sonrasında derinleşen, 11 Eylül 2001’den sonra ise “terörle savaş” paradigması içinde yeni bir boyut kazanan bu ilişki, Amerikan askerî, ekonomik ve diplomatik gücünü İsrail’in güvenlik öncelikleriyle giderek daha fazla bütünleştirdi. ABD’nin üsleri, hava gücü, donanması, yaptırımları ve finans sistemi uzun süre bölge devletlerini Washington karşısında ihtiyatlı ve çoğu zaman itaatkâr davranmaya zorladı. Ancak Amerikan liderliğine duyulan rıza zamanla yerini Amerikan gücünden duyulan korkuya bıraktı. Oysa hegemonya yalnız korkuyla değil, meşruiyet ve rızayla sürdürülebilir.

7 Ekim 2023 sonrasında Gazze’de yaşanan büyük insani yıkım, Batı Şeria ve Lübnan’daki gelişmeler bu meşruiyet krizini küresel ölçekte hızlandırdı. İsrail’in eylemlerinin siyasi faturası giderek Washington’a da yazıldı, zira İsrail’in bu ölçekte ve süreklilikte savaşabilmesi Amerikan silahları, mühimmatı, mali desteği ve diplomatik korumasıyla doğrudan bağlantılıdır. Böylece İsrail, Amerikan gücünün bölgede yalnızca bir kuvvet çarpanı olmaktan çıkarak ABD’nin yumuşak gücü ve küresel meşruiyeti üzerinde büyüyen bir yüke dönüşmeye başladı. ABD iç siyasetindeki İsrail yanlısı lobiler, Evanjelik hareketlerin ideolojik desteği ve medya, düşünce kuruluşları ve dış politika elitleri içinde kurumsallaşmış İsrail yanlısı yaklaşım da Washington’un bu politikadan uzaklaşmasını zorlaştırmaktadır. Diğer yandan Gazze’de yaşanan soykırım ABD kamuoyu ve dünyada İsrail aleyhinde çok ciddi kamuoyu oluşmuştur. Şu an için İsrail yönetiminin askeri harekat dışında en büyük sorunu söz konusu İsrail imajını değiştirmektir.

28 Şubat 2026’da başlayan İran savaşı ise bu ilişkinin askerî sınırlarını daha görünür hale getirdi. İsrail’in yüksek teknoloji, istihbarat ve özellikle hava gücüne dayanan üstünlüğü, İran gibi büyük coğrafyaya, nüfusa, füze kapasitesine ve stratejik derinliğe sahip bir devlet karşısında tek başına belirleyici siyasi sonuç üretmeye yetmedi. Yemen de benzer bir örnek oluşturdu. Husilerin Kızıldeniz ve Bâb ül Mendeb üzerindeki baskısı Eilat’ın deniz ticaretini ağır biçimde etkilerken, ABD ve İsrail hava gücü bu tehdidi ortadan kaldıramadı. Her iki ülkenin de hava gücü, uzun menzilli hassas vuruş ve teknolojik üstünlüğe aşırı bağımlılığı, büyük kayıplar yaratabilecek kara savaşlarından kaçınmalarıyla birleşince askerî üstünlüğün siyasi sonuç üretme kapasitesi sınırlanmaktadır.

İsrail faktörünün Amerikan gerilemesindeki asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Uzun yıllar ABD’nin Batı Asya’daki ileri karakolu ve kuvvet çarpanı olan İsrail, bugün Washington’un Küresel Güney’deki meşruiyet kaybının önemli kaynaklarından birine dönüşmektedir. İran’a verilen desteğin bir bölümü de İran rejiminin ideolojisinin benimsenmesinden değil, Tahran’ın İsrail–ABD ekseninin baskısına direnebilen bir güç olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece Amerikan hegemonyası tehlikeli bir eşiğe gelmektedir. Önce rıza aşındı ve yerini korku aldı, şimdi İran ve Yemen örnekleriyle korku da aşınmaya başladı.

500 YILLIK DÖNEM KAPANIRKEN

Tarihin dikkat çekici ironisi, Batı’nın yükselişi ile bugünkü dönüşümün yeniden deniz yollarında kesişmesidir. Beş yüz yıl önce Avrupalılar Asya’nın zenginliklerine ulaşabilmek için Akdeniz’in dışına çıkarak okyanuslara açıldılar. Portekiz ve İspanya’nın ardından Hollanda ve İngiltere deniz ticaretini küreselleştirdi, ABD ise 20. yüzyılda aynı sistemi dolar, uçak gemileri ve dünya çapındaki üs ağıyla zirveye taşıdı.

Bugün ekonomik ağırlık yeniden Asya’ya yönelirken Hürmüz, Bab Ül Mendeb, Kızıldeniz, Karadeniz, Hint Okyanusu, Güney Çin Denizi ve Batı Pasifik dünya siyasetinin başlıca jeopolitik rekabet alanlarına dönüşüyor. İran savaşı, Ukrayna Rusya Savaşı, Karadeniz, Kızıldeniz krizi ve Tayvan çevresindeki gerilimler birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler değildir. Bunlar eski düzen ile ortaya çıkmakta olan güç dağılımının temas hatlarıdır. Beş yüz yıl önce Avrupa’nın temel sorusu Asya’ya nasıl ulaşacağıydı. Bugün temel soru Batı’nın yükselen Asya ve giderek özerkleşen Küresel Güney karşısında dünya sistemini eskisi gibi yönetip yönetemeyeceğidir.

Sömürgecilik 20. yüzyılda sona ermişti. Şimdi onun ardından kurulan post-kolonyal hiyerarşi de çözülmeye başlıyor. Bu, Batı’nın veya ABD’nin çöküşü anlamına gelmiyor. Batı ortadan kalkmıyor, fakat dünyanın geri kalanının üzerinde yer alan ayrıcalıklı merkez konumunu kaybediyor. Ortaya çıkacak dünya daha karmaşık yapıda olacaktır. Çok kutupluluğa geçiş dönemi daha fazla kriz, savaş ve belirsizlik üretebilir. Eski düzen çözülürken yeni düzenin kuralları henüz yazılmadı. 1453’te İstanbul düştüğünde kimse bunun Atlantik merkezli ve yaklaşık beş yüzyıl sürecek bir Batı üstünlüğünün tarihsel başlangıç noktalarından biri olacağını bilmiyordu. 2026’da da yeni sistemin nihai biçimini bilmiyoruz. Ancak yön giderek belirginleşiyor.

SONUÇ

Post kolonyalizm dönemi kapanırken 21.yüzyılın temel jeopolitik sorusu artık Batı’nın dünyayı nasıl yöneteceği değil, tek başına yönetemediği bir dünya ile nasıl yaşayacağıdır. Beş yüzyıllık Batı merkezli düzen dönüşürken Türkiye, 1453’te dünya tarihinin yönünü değiştiren coğrafyanın üzerinde yeniden kritik bir kavşakta bulunmaktadır.

Türkiye’nin gücü tek bir unsurdan değil; jeostratejik konumu, Boğazlar, güçlü ve kullanılabilir askerî kapasitesi, gelişen savunma sanayii, geniş diplomatik ağı, sanayi tabanı, Türk dünyasıyla bağları ve enerji-ulaştırma koridorlarındaki merkezi konumunun birleşiminden kaynaklanmaktadır. Türkiye bu nedenle yalnızca Doğu ile Batı arasında bir köprü değil, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Batı Asya ve Afrika arasındaki dengeleri etkileyebilen merkez niteliğindedir.

Ancak jeopolitik etkinlik tek başına kalıcı güç anlamına gelmez. Bugün için ekonomik istikrarsızlık, kutuplaşma, parlamenter sistemdeki zafiyetler (kuvvetler ayrılığı, kontrol ve denge) finansman ve sermaye yetersizliği, hukukun siyasallaşması, gelir dağılım eşitsizliği, kritik teknolojilerde dışa bağımlılık, nitelikli insan sermayesi, enerji, lojistik ve kurumsal birikim sorunları Türkiye’nin önündeki temel sınırlamalardır. Türkiye için önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu, bu sorunları atlatıp sahip olduğu jeopolitik ağırlığın kalıcı bir devlet kapasitesine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Bugün geniş bir coğrafyada askerî, diplomatik ve siyasi sonuçlar yaratabilen Türkiye, bu etkinliği ancak güçlü bir üretim yapısı, bilim ve teknoloji altyapısı, sermaye birikimi, nitelikli insan kaynağı ve sağlam kurumlarla uzun vadeye taşıyabilir.