Amerikan seçimleri ve Türkiye’ye etkileri
Türkiye’nin geleceği başka başkentlerde değil, kendi millî iradesinde, aklında, biliminde, üretim gücünde ve denizlerinde şekillenmelidir.
Brezilya, Bulgaristan, Sırbistan ve son olarak 3 Kasım 2026 tarihinde ABD’de yapılan seçimler, farklı siyasi ve toplumsal koşullara rağmen dikkat çekici bir ortak eğilime işaret ediyor. Halkın ekonomik ve toplumsal taleplerini ikinci plana atan, finans kapitalin, büyük sermaye çevrelerinin ve hegemonik güç merkezlerinin çıkarlarını önceleyen siyasi anlayışlar giderek daha fazla sorgulanıyor. Hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma, savaşların ekonomik bedelleri, yolsuzluklar ve siyasi elitlerin halktan uzaklaşması, sandıkta biriken tepkileri büyütüyor. Seçimlerin nedenleri ülkeden ülkeye değişse de ortaya çıkan tablo önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Halka rağmen siyaset yapılabilir; ancak halka rağmen seçim kazanmak giderek zorlaşıyor.
Bu eğilimin en çarpıcı örneği, Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin 3 Kasım Amerikan ara seçimlerinde uğradığı ağır yenilgidir. Demokratların hem Temsilciler Meclisinde hem de Senatoda çoğunluğu ele geçirmesi, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin kalan iki yılında siyasi hareket alanını ciddi biçimde daraltacaktır. İran Savaşı’nın ekonomik ve askerî maliyeti, yükselen enerji ve gıda fiyatları, gümrük tarifelerinin yarattığı baskılar ve Amerikan halkının bitmeyen savaşlara yönelik tepkisi seçim sonuçlarında önemli rol oynamıştır. Ancak bu gelişmeyi yalnızca Trump’ın kişisel siyasi yenilgisi olarak değerlendirmek yetersizdir. Karşımızda Amerikan siyasal sisteminin temsil krizini, finans kapitalin ve İsrail yanlısı lobilerin Washington üzerindeki etkisini, ekonomik eşitsizlikleri ve küresel hegemonyanın giderek ağırlaşan maliyetlerini birlikte sorgulamayı gerektiren bir tablo bulunmaktadır.
Asıl sorun, 1945 yılında dünya sanayi üretiminde, teknolojide, finans sisteminde ve deniz gücünde rakipsiz konuma yükselen ABD’nin artık aynı ABD olmamasıdır. Üretimin önemli bölümlerini dışarıya taşıyan, tüketimini giderek borçlanma ve doların küresel ayrıcalıkları üzerinden finanse eden ABD, bugün Çin’in yükselen sanayi, teknoloji, gemi inşa ve kritik ham madde işleme kapasitesi karşısında tarihî bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Washington askerî üstünlüğünü kısmen korusa da Afganistan, Irak ve son olarak İran’da yaşananlar, askerî gücün her zaman siyasi sonuç üretmeye yetmediğini göstermektedir. Kısacası 1945’in konjonktürü artık yoktur. Buna rağmen Amerikan siyasi ve askerî elitleri, değişen dünya koşullarında eski hegemonik ayrıcalıklarını sürdürmeye çalışmaktadır. Trump’ın seçim yenilgisi, İran Savaşı’nın geleceği, Netanyahu yönetiminin Washington’daki desteği, Ukrayna cephesi ve NATO’nun stratejik yönelimi bu büyük dönüşümün birbirine bağlı parçalarıdır.
Türkiye açısından asıl tehlike ise dünya hızla değişirken yönetici elitlerin önemli bölümünün hâlâ 1945 sonrasının Amerikan merkezli jeopolitik düzenine göre düşünmesi ve hareket etmesidir. Cumhuriyet’in emperyalizme karşı kazanılmış tam bağımsızlık iradesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan yardımları, Truman Doktrini, Marshall Planı ve NATO üyeliğiyle giderek Atlantik sistemine bağımlı bir yapıya dönüşmüştür. Atatürk’ün akıl, bilim, laiklik, devletçilik, millî üretim ve bağımsız dış politika anlayışından uzaklaşılması, yalnızca dış politikada değil, eğitimden ekonomiye, savunmadan devlet kurumlarına kadar geniş bir alanda stratejik sonuçlar yaratmıştır. Bugün Amerikan hegemonyası aşınırken Türkiye’nin hâlâ Washington merkezli tercihlere bağlı kalması, Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarımız, Karadeniz’in güvenliği, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler, Ortadoğu’daki yeni askerî ittifak arayışları ve Cumhuriyet’in üniter yapısına ilişkin tartışmalar açısından ciddi riskler taşımaktadır.
1945: BAĞIMSIZLIK KAPISININ KİLİDİNİN SÖKÜLMESİ
5 Nisan 1946 günü Amerikan muharebe gemisi USS Missouri Dolmabahçe açıklarına demirledi. Gemiyi Kız Kulesi’ne asılan dev bir “Welcome-Hoşgeldiniz” posteri karşılamıştı. Güneş battığında Dolmabahçe Camii mahyasında yeni bir “Welcome-Hoşgeldiniz” yerini almıştı. Mesaj açıktı. Sizleri hem dünyevi hem ruhani boyutlarda bağrımıza basıyoruz. 1946 sonrasında Türkiye Amerikan yardımı ile tanıştı. İkinci Dünya Savaşının muzaffer nükleer gücü, yirminci yüzyılın ortasında Osmanlı’nın yıllarca merkeze koyduğu İngiltere’nin yerine geçmişti. Her ikisi de güçlerini okyanus ve denizlere hâkimiyetten alıyordu. Her ikisi de Protestan kapitalist ahlak ve pratik ile emperyalist teori ve geleneğe sahipti. Anadolu ve çevre coğrafyasını önce Rusya’ya, daha sonra SSCB’ye karşı koruma gerekçesiyle Türkiye’nin siyasi ve askerî karar mekanizmalarında etkili hâle gelmişlerdi.
Sanayi devrimlerini ve Aydınlanmayı kaçıran, din taassubunun karanlık sarmalında kaybolan Osmanlı İmparatorluğu, savunmasının aklını ve ruhunu bile yabancılara devretmişti. Osmanlı’nın gerileme ve çöküş döneminin askerî tarihinde nereye baksak hegemonların temsilcisi yabancı müşavir paşaların hatıratları ile karşılaşırız. Fransız, Alman, Amerikan ve büyük çoğunluğu İngiliz müşavirler, kendi ulus devletlerinin yüksek çıkarlarını öncelikli tutuyordu. Cumhuriyet’in kuruluşuyla kırılan bu bağımlılık zinciri, Atatürk’ün kaybından kısa süre sonra yeniden kurulmaya başlandı.
1939 yılında İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak anlaşması ve aynı yıl ABD’ye ticari imtiyazlar veren bir anlaşma imzalayarak bağımsızlık kapımızın kilidini söktük. Artık kapı aralıktı. 23 Şubat 1945 tarihinde ABD ve Türkiye arasında karşılıklı yardım anlaşması imzalandı. 27 Şubat 1946 günü imzalanan kredi anlaşmasıyla ABD’nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmeyeceği savaş artığı malzemenin bir kısmı Türkiye’ye satıldı. Bunun için Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verildi. Millî savunma sanayimizin bağımsız gelişmesini sınırlayacak sürecin yolu açılmıştı.
12 Mart 1947 tarihinde Truman Doktrini ilan edildi. Aynı yıl askerî yardım anlaşması imzalandı. Marshall Planı ile ekonomik bağımlılık daha da derinleşti. Türkiye, kendi sanayileşme ve kalkınma modelini geliştirmek yerine Atlantik sisteminin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir ekonomik rotaya yöneldi. Avrupa’nın tahıl deposu olma hedefi öne çıkarılırken ağır sanayi ve millî üretim kapasitesinin geliştirilmesi ikinci plana itildi. Kendi çözüm yollarını bulma yeteneğini kaybeden Türkiye, kurtuluşu kendinde değil, sürekli Atlantik ufkuna bakarak aramaya başladı.
1949 yılında ABD ile imzalanan Hükümetlerarası Eğitim Komisyonu Kurulmasına Dair Anlaşma, Atatürk tarafından başlatılan millî, cumhuriyetçi, devletçi, devrimci, halkçı ve laik eğitim sisteminin geleceği açısından yeni bir kırılma yarattı. Eğitimde Amerikan etkisinin kurumsallaşması, Türkiye’nin yalnızca askerî ve ekonomik değil, zihinsel bağımsızlığı açısından da tartışılması gereken bir gelişmeydi. Zira bir milletin geleceği yalnızca silahları ve fabrikaları ile değil, genç kuşaklarının hangi dünya görüşüyle yetiştirildiğiyle belirlenir.
1952 yılında NATO’ya kabul edilen Türkiye, savunma stratejisini Washington, Londra ve Paris merkezli ittifak sistemine bağladı. Türk coğrafyası Amerikan jeopolitiğinin kenar kuşak ve çevreleme stratejisinde kritik bir konuma yerleştirildi. Türkiye artık yalnızca kendi topraklarını savunan bir devlet değil, Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesinde, Ortadoğu’daki güç dengesinin korunmasında ve İsrail’in güvenliğini de etkileyen bölgesel düzenin sürdürülmesinde kullanılan bir müttefik hâline gelmişti. Adeta mandaya dönüşmüştük.
KEMALİZM’DEN UZAKLAŞMA VE ZİHİNSEL BAĞIMLILIK
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın başında Sivas Kongresinde mandacılık tehlikesini görmüştü. Ancak 1945 sonrasında Türkiye’de bağımsızlık düşüncesi ve Kemalizm giderek komünizm karşıtlığı ile gölgelenmeye başlandı. Atatürk’ün bağımsızlık, laiklik, devletçilik, halkçılık ve millî üretim ilkeleri, yeni jeopolitik tercihler doğrultusunda aşındırıldı.
Demokrat Parti döneminde Atatürk döneminin savunma sanayisi yatırımlarının bir bölümü tasfiye edildi veya işlev değiştirdi. Köy Enstitüleri kapatıldı. Din, vicdan alanından çıkarılarak komünizmle mücadelede siyasetin araçlarından biri hâline getirildi. Komünizmle Mücadele Dernekleri ve benzeri yapılanmalar üzerinden dinî muhafazakârlık, Atlantik sisteminin Sovyet karşıtı stratejisiyle ilişkilendirildi. Daha sonraki yıllarda Fethullah Gülen gibi yapılanmaların devlet içinde güç kazanmasının fikrî ve siyasi zemini bu dönemde oluştu.
Türkiye, Batılılaşma ile Batıcılığı birbirine karıştırdı. Batılılaşma, akıl, bilim, hukuk, teknoloji ve üretim kapasitesini geliştirmek demekti. Batıcılık ise Batı’nın siyasi ve jeopolitik tercihlerini sorgulamadan benimsemek anlamına geliyordu. Cumhuriyet’in kurucu iradesi birincisini hedeflemişti. 1945 sonrasında ise ikincisi giderek devletin ve toplumun geniş kesimlerine hâkim oldu.
Tarih, askerî yenilgilerin ancak devlet ve toplumun yeniden örgütlenmesiyle aşılabildiğini gösteren örneklerle doludur. Mustafa kemal Kuvayı Milliye ile yeni bir örgütlenmeyi başardı ve tarihe milleti kurtaran ve devlet kuran lider olarak geçti. Daha sonra kapsamlı bir dönüşümü gerçekleştirdi. Çökmüş bir imparatorluğun enkazından yalnızca yeni bir ordu değil, millî egemenliğe dayanan laik bir Cumhuriyet, bağımsız bir devlet ve üretim ekonomisi yaratmayı hedefledi. Atatürk’ün büyüklüğü yalnızca savaş meydanlarında kazandığı zaferlerde değil, askerî zaferi toplumsal, ekonomik ve siyasi bir devrime dönüştürmesindedir. Türkiye’nin 1945 sonrasında bu modelden uzaklaşması, yalnızca ideolojik değil, devletin millî güç üretme kapasitesini etkileyen stratejik bir kırılmadır. Türkiye kendi iradesi ile egemenliğini ve coğrafyasını adeta ipotek altına koymuştur.
1960 yılında Türkiye’den havalanan Amerikan U-2 casus uçağının Sovyetler Birliği üzerinde düşürülmesi, 1962 Küba Füze Krizi’nde Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin Washington ile Moskova arasındaki pazarlıklara konu olması ve 5 Haziran 1964 Johnson Mektubu, bağımlılığın gerçek yüzünü gösterdi. Türkiye kendi topraklarının ve silahlarının kullanımında bile egemenlik sorunları yaşayabiliyordu. Kıbrıs’taki soydaşlarını korumak istediğinde Amerikan silahlarının kullanımı üzerinden baskıyla karşılaşıyordu. 1963 Kıbrıs kanlı Noel olayları yaşanmasa Türkiye’nin uyanışı başlamazdı.
12 Eylül 1980 sonrasında Türk-İslam sentezinin devlet ve toplum hayatında güçlendirilmesi, Kemalist laik milliyetçilikten uzaklaşmanın yeni aşamasını oluşturdu. Atatürk’ün başlattığı millî aydınlanma, yerini giderek dinî kimliğin siyasallaştırıldığı bir anlayışa bıraktı. Türk milliyetçiliği laiklikten koparılıyor, dinî aidiyet millî kimliğin önüne geçiriliyordu. Soğuk Savaş boyunca Amerikan stratejisinin desteklediği Yeşil Kuşak yaklaşımı, Türkiye’deki bu dönüşümle örtüşüyordu. 1989 sonrasında ise Anglosakson hegemonya, Soğuk Savaş zaferini tarihin sonu olarak sundu. Yugoslavya’nın parçalanması, NATO’nun genişlemesi, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye müdahaleleri, tek kutuplu düzenin devamını sağlamaya yönelik girişimlerdi. Türkiye de bu düzen içinde kendi ulusal jeopolitiğini oluşturmak yerine çoğu zaman Amerikan önceliklerine göre hareket etti.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasındaki Amerikan silah ambargosu, 2003 yılında Kuzey Irak tezkeresinin reddi üzerine yaşanan gerilimler, Süleymaniye’deki çuval hadisesi, 2008-2014 FETÖ kumpasları, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, S-400 ve F-35 krizleri, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile Amerikan stratejik önceliklerinin her zaman örtüşmediğini ortaya koydu. ABD’nin PKK/PYD/YPG yapılanmalarına verdiği destek, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lehine izlediği politikalar ve Türkiye’ye yönelik yaptırım tehditleri de bu çelişkiyi derinleştirdi.
GERÇEK HIRSIZLIĞI VE ALGI HAYDUTLUĞU
Bir milletin bağımsızlığını kaybetmesi için mutlaka topraklarının işgal edilmesi gerekmez. Düşünme yeteneğinin, tarih bilincinin, millî hafızasının ve gerçeğe ulaşma imkânlarının elinden alınması da aynı sonucu doğurabilir. Gerçeğe erişmek bilgi sahibi olmanın bir işlevidir. Bilgi bizi özgürleştirir. Fikir sahibi yapar. Ancak bilgiye erişmek kadar onu doğru yorumlamak da önemlidir. Kitle iletişim araçları, medya, akademi ve siyasi kurumlar egemen çıkar gruplarının etkisine girdiğinde bilgi yerine algı, gerçek yerine propaganda kullanılmaya başlanır.
Müesses nizam, en keskin yalanı dahi gerçek hırsızlığı ve algı haydutluğu ile ambalajlanmış bir doğruya dönüştürebilir. Halk cahil bırakılmış, dini dogmalar ile donatılmış, düşünmekten ve araştırmaktan uzak tutulmuşsa veya güçlü bir propaganda düzeni içinde yaşamak zorundaysa bu tuzağa düşer. Algı yönetimi, fert seviyesinden devlet seviyesine kadar her alanda kullanılır. Cehaletin örgütlenmesi ve yeni duruma göre kayıt dışı ekonomiden kayıt dışı ahlak sistemlerinin ortaya çıkması adeta teşvik edilir. Bu tip konjonktürde halk kitleleri yeni rejimlere, yeni ekonomik paketlere, yeni hukuk düzenlemelerine ve hatta kendi çıkarlarına aykırı jeopolitik tercihlere hazırlanır.
Türkiye, bunun en ağır örneklerinden birini FETÖ kumpas davalarında yaşadı. Binlerce vatansever asker, darbecilik, casusluk ve akla hayale gelmeyecek suçlamalarla itibarsızlaştırıldı. Dijital sahtecilikler, imzasız ihbarlar, medya kampanyaları ve yargı mekanizmaları kullanılarak Cumhuriyet’in askerî kurumları hedef alındı. Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde ortaya çıkan hukuksuzluklar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal hafızasına, moraline ve yetişmiş insan gücüne büyük zarar verdi.
En büyük çelişki, bütün bunların demokrasi, hukuk devleti ve askerî vesayete son verilmesi söylemleri altında yapılmasıydı. Ordunun süngüsü düşmüş, donanmanın pervanesi durmuş, kartalın kanatları kopmuş olsa da ileri demokrasiye erişildiği iddia ediliyordu. Sonuçta 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, devlet kurumlarının içine yerleşmiş dinî-siyasi bir örgütlenmenin nasıl ölümcül bir güvenlik tehdidine dönüşebileceğini ortaya koydu. Bu süreçte yalnızca askerî kadrolar değil, toplumun gerçeği ayırt etme yeteneği de ağır yara aldı. Hukukun siyasallaşması, liyakatin yerini sadakatin alması, akademinin ve medyanın bağımsızlığını kaybetmesi, Cumhuriyet’in kurucu akıl ve bilim anlayışından uzaklaşmanın sonuçlarıydı.
BUGÜNÜN TÜRKİYE’Sİ: BAĞIMSIZLIK YERİNE YENİ BAĞIMLILIKLAR
Aradan seksen yıl geçti. Amerikan hegemonyasının ekonomik, siyasi ve askerî temelleri aşınıyor. Çin yükseliyor, Asya’nın dünya üretimindeki ağırlığı artıyor, küresel ticaret ve enerji koridorları yeniden şekilleniyor. Buna rağmen Türkiye’nin yönetici elitleri, ülkenin jeopolitik değerini bağımsız bir güç oluşturmak için kullanmak yerine çoğu zaman Batı merkezli ittifak ilişkilerinin devamına öncelik veriyor.
Ege ve Doğu Akdeniz bunun en açık örneklerindendir. ABD’nin Yunanistan’daki askerî varlığını artırması, Yunanistan ve GKRY’ye verdiği siyasi destek, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin tezleri üzerinde baskı yaratmaktadır. Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı gibi oyun değiştirici adımlar atılmış olmasına rağmen bunların gerektirdiği kararlı ve sürekli jeopolitik mücadele aynı ölçüde sürdürülememektedir. Yunanistan’ın adalara tam etki tanıyan deniz yetki alanı yaklaşımı, Türkiye’nin Anadolu kıyılarından kaynaklanan hak ve menfaatleriyle çatışmaktadır. Buna karşılık Ankara’nın diplomatik normalleşme arayışlarının, millî deniz çıkarlarını koruma iradesinin önüne geçmemesi gerekir.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorun yalnızca Yunanistan değildir. ABD, AB ve bölgedeki enerji-jeopolitik ittifaklar, Türkiye’nin denizlerdeki hareket serbestisini etkilemektedir. Türkiye’nin deniz gücünü, deniz hukukundan kaynaklanan haklarını ve diplomatik kapasitesini birlikte kullanması gerekirken zaman zaman yalnızca gerilimi azaltmaya odaklanan bir dış politika anlayışı öne çıkmaktadır. AB Komisyonunun 2026 Türkiye İlerleme Raporu bu alanda en güzel örnektir.
Türkiye’de son 24 yılda devletin yapısı, yönetim sistemi ve ordunun konumu köklü biçimde değişmesine rağmen Brüksel’in Türkiye’nin denizlerdeki jeopolitik hak ve çıkarlarına tahammülsüzlüğü değişmiyor. AB, son raporunda Mavi Vatan’ın ders kitaplarına girmesinden, Ege’de 12 mil dayatmasına karşı 1995 TBMM kararından, Doğu Ege adalarının gayri askerî statüsünün hatırlatılmasından ve Türkiye–Libya deniz yetki alanları mutabakatından rahatsızlık duyuyor. Yunanistan’ın 6 millik karasularına karşılık 10 millik hava sahası iddiasını, maksimalist deniz yetki alanı taleplerini ve Rum yönetiminin Kıbrıs üzerindeki tek taraflı egemenlik anlayışını sorgulamıyor.
Türkiye 2020 sonundan bu yana Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerini durdurmuş olsa da Brüksel’in şikâyetleri devam ediyor. Kendi içinde siyasi bütünlük sağlayamayan, bağımsız askerî güç oluşturamayan, ucuz enerji avantajını kaybeden, büyük borç stokları altında ekonomik durgunluk ve toplumsal gerilimlerle boğuşan AB’nin Türkiye’ye hâlâ jeopolitik talimat vermeye kalkışması ibret vericidir. Bu yaklaşım, AB’nin Doğu Akdeniz’de Yunan-Rum çıkarlarını ve finans kapitalin nüfuz hesaplarını önceleyen kolektif emperyalist karakterini ortaya koymaktadır. Türkiye için Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs birer üyelik pazarlığı konusu değil, vatan ve egemenlik meselesidir. Asıl ibret verici olan, Türkiye’nin geleceğini hâlâ bu yapıya katılmaya bağlayan zihniyettir. Ankara bu dayatmalara kararlı biçimde karşı çıkmadıkça, gerilimi azaltmaya çalıştıkça Brüksel’in aşağılayıcı tutumu devam edecektir. Oysa jeopolitikte gerilimin azalması her zaman çıkarların korunduğu anlamına gelmez. Bazen yalnızca karşı tarafın kazandığı zaman anlamına gelir.
Ortadoğu’da ise başka bir tehlike büyümektedir. Suudi Arabistan ile geliştirilen askerî ve siyasi yakınlaşmanın Türkiye’yi kendi millî güvenlik ihtiyaçları dışında yeni yükümlülükler altına sokma ihtimali dikkatle değerlendirilmelidir. Mekke Paktı adı altında gündeme getirilen askerî ittifak ve kolektif savunma düzenlemeleri, Türkiye’nin kendi millî çıkarlarından ziyade Suudi Arabistan’ın askerî yetersizliklerini karşılayacak, ABD’nin maliyetini paylaşacak bir mekanizmaya dönüşmemelidir. Türkiye’nin hiçbir ekonomik veya diplomatik kazanımı, Türk askerinin başka bir hanedanın güvenliği için hayatını kaybetmesini meşrulaştıramaz. Türk Silahlı Kuvvetleri, başka devletlerin rejim güvenliğinin değil, Türk milletinin bağımsızlığının ve güvenliğinin teminatıdır.
Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler ise Türkiye açısından çok daha ağır stratejik sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. ABD’nin uzun yıllardır desteklediği PKK/PYD/YPG yapılanmasının siyasi ve askerî kazanımlarının kalıcı bir statüye dönüştürülmesi, Türkiye’nin güney sınırlarında yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratabilir. Özellikle Akdeniz’e erişim imkânı elde edebilecek bir Kürt siyasi yapılanması ihtimali, yalnızca sınır güvenliği açısından değil, Fırat Dicle Havzası, GAP alanları, Doğu Akdeniz ve İskenderun Körfezi’nin geleceği bakımından da değerlendirilmelidir. Böyle bir gelişmenin gerçekleştiği henüz söylenemez; ancak ihtimalin kendisi bile millî güvenlik planlamasında göz ardı edilemez.
İç politikada yürütülen yeni açılım tartışmaları, terör örgütü PKK’nın kurucusuna ilişkin siyasi ve hukuki düzenlemeler, çerçeve yasa girişimleri ve anayasal değişiklik arayışları da bu geniş jeopolitik çerçeveden ayrı ele alınamaz. Toplumsal barış elbette önemlidir. Ancak barışın bedeli Cumhuriyet’in üniter yapısı, ulus devlet, millî egemenlik, hukuk önünde eşitlik ilkesi ve devletin temel niteliklerinden taviz vermek olamaz. Terörün sona erdirilmesi ile terör üzerinden siyasi ve coğrafi kazanımlar yaratılması birbirinden tamamen farklı süreçlerdir.
Terör başına yönelik özel imkânlar ve ayrıcalıklar tartışılırken şehit ailelerinin, gazilerin ve toplumun adalet duygusunun nasıl etkilendiği de düşünülmelidir. Devletin terörle mücadele ederken gösterdiği kararlılık kadar, barış ve normalleşme süreçlerinde sergilediği hukuki tutarlılık da önemlidir. Toplumun geniş kesimlerinde tavizlerin sınırının belirsiz olduğu algısının oluşması, devlete duyulan güveni aşındırır.
ANAYASA TARTIŞMALARI VE CUMHURİYET’İN GELECEĞİ
Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri de yeni anayasa tartışmalarıdır. 1982 Anayasası, yürürlüğe girdiğinden bu yana defalarca değiştirilmiş, özellikle son 23 yıllık iktidar döneminde devletin anayasal yapısı köklü bir dönüşüm geçirmiştir. 2017 referandumuyla parlamenter sistem kaldırılmış, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında toplanmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiştir. Dolayısıyla bugün tartışılması gereken mesele, mevcut anayasanın değiştirilememesi değil, bu kadar kapsamlı değişiklikten sonra neden hâlâ yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulduğudur.
1982 Anayasası başlangıçta 177 ana madde ve 15 geçici maddeden oluşuyordu. Bugün 177 ana maddesinden 133’ünün değiştirildiği gerçeği esas alındığında, bu oran yaklaşık %75’tir. Anayasanın özellikle son 23 yılda kapsamlı değişikliklere uğradığı bir vakıadır. 2017 referandumuyla parlamenter sistem sona erdirilmiş, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında toplanmış, devletin yönetim mimarisi kökten değiştirilmiştir. Şimdi iktidar, anayasanın büyük bölümünü değiştirebilmiş ve istediği yönetim sistemini kurabilmişken neden yeni bir anayasa istemektedir? Amaç gerçekten daha demokratik ve özgürlükçü bir düzen kurmak mıdır, yoksa Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini, üniter devlet yapısını, Türk vatandaşlığı tanımını ve millî egemenlik anlayışını yeniden şekillendirmek midir? Özellikle bölgesel jeopolitik gelişmeler ve yeni siyasi açılım tartışmaları dikkate alındığında bu sorular hayati önem taşımaktadır. Anayasa, günlük siyasi hesapların veya dış kaynaklı jeopolitik beklentilerin aracı olamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi, üniter yapısı ve millî egemenliği hiçbir siyasi pazarlığın konusu yapılamaz.
EKONOMİK VE KURUMSAL ÇÜRÜME
Devletin temel görevi, anayasayı, devletin ve milletin onurunu, egemenliğini ve bağımsızlığını korumak; halkının barınma, beslenme ve güvenlik başta olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamak, huzurunu ve refahını sağlamaktır. Halk, devletin kendi çıkarlarını temsil etmediğine inanmaya başladığında siyasi meşruiyet aşınır. Ekonomik krizler, yolsuzluk, kayırmacılık ve hukuksuzluk bu kopuşu hızlandırır. Türkiye’nin bugün yaşadığı sorunlar yalnızca dış politika ve anayasal düzenle sınırlı değildir. Üretim ekonomisinden uzaklaşma, finansman ihtiyacının dış kaynaklara bağımlı hâle gelmesi, gelir dağılımındaki bozulma, hayat pahalılığı, liyakat yerine sadakatin öne çıkması ve nepotizm, devletin kurumsal dayanıklılığını aşındırmaktadır.
Fon ve finansman krizleri, kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin tartışmalar, kayırmacılık iddiaları ve kurumlara duyulan güvenin azalması, yalnızca ekonomik değil, siyasi ve toplumsal bir sorundur. Devlet ile halk arasındaki mesafe büyüdüğünde, vatandaş kendi devletini ortak geleceğinin teminatı olarak görmekte zorlanır. Adalet duygusu zedelendiğinde, hukuka güven azaldığında, liyakat ortadan kalktığında ve genç kuşaklar geleceklerini başka ülkelerde aramaya başladığında mesele artık yalnızca bir hükümetin başarısı veya başarısızlığı değildir. Devletin uzun vadeli dayanıklılığı söz konusudur. Atatürk Cumhuriyeti’nin temel hedefi, kendi kaynaklarını kullanabilen, sanayileşen, eğitimli insan gücü yetiştiren ve ekonomik bağımsızlığını siyasi bağımsızlığının temeli kabul eden bir devlet yaratmaktı. Bugün ise ekonomik kararların önemli bir bölümü kısa vadeli finansman ihtiyacına, sermaye hareketlerine ve dış yatırımcıların beklentilerine göre şekillenmektedir. Üretim yerine tüketimin, uzun vadeli kalkınma yerine kısa vadeli finansal dengelerin, kamu yararı yerine dar çıkar ağlarının öne çıktığı bir ekonomik modelin sürdürülebilirliği tartışmalıdır.
Daha da düşündürücü olan, bu sürecin iktidar ve muhalefetin önemli kesimleri tarafından durdurulamamasıdır. Bir tarafta iktidarın kendi siyasi geleceğini devletin kurumsal geleceğiyle özdeşleştirme eğilimi, diğer tarafta muhalefetin temel jeopolitik meselelerde yeterince güçlü ve bağımsız bir alternatif ortaya koyamaması bulunmaktadır. Böylece Türkiye’nin yüksek millî çıkarları, günlük siyasi rekabetin, seçim hesaplarının ve kısa vadeli çıkarların gerisinde kalmaktadır. Maalesef bu gelişmeler sanki görünmeyen bir el tarafından yönlendiriliyormuş izlenimi yaratmaktadır. Ancak burada yalnızca dış müdahale aramak yeterli değildir. Dış güçlerin çıkarları, ancak içerideki kurumsal zafiyetler, liyakatsizlik, siyasi bağımlılık, çıkar ağları ve toplumsal kutuplaşma üzerinden etkili olabilir. Bir ülkenin kendi kendini zayıflatması, dışarıdan zayıflatılmasından çok daha tehlikelidir.
SONUÇ: BU ROTA SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?
Amerikan seçimleri dünya sisteminin merkezindeki bir gücün yaşadığı tarihî dönüşümü anlamak için önemlidir. Amerika, 1945 yılında kurduğu ekonomik, askerî ve siyasi üstünlüğü aynı koşullarda sürdürememektedir. Çin’in yükselişi, Asya’nın üretim gücü, yeni enerji ve ticaret koridorları, çok kutuplu düzenin güçlenmesi ve Amerikan toplumunun kendi içindeki derin çelişkiler, yeni bir tarihî dönemin işaretleridir.
Türkiye bu dönüşümü doğru okuyamadığı takdirde, gerileyen bir hegemonun jeopolitik maliyetlerini üstlenirken yükselen dünyanın sunduğu imkânlardan uzak kalacaktır. Daha da kötüsü, dış politikadaki bağımlılık ile iç politikadaki kurumsal çürüme birbirini beslemeye devam edecektir. Millî eğitimden ekonomiye, hukuktan savunmaya, deniz yetki alanlarından sınır güvenliğine kadar geniş bir alanda yaşanan aşınma, Kemalizm ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden uzaklaşmanın sonuçlarını göstermektedir.
Türkiye ne Almanya ne Fransa ne Japonya ne Güney Kore ne de İtalya’dır. Bu ülkeler İkinci Dünya Savaşı sırasında veya sonunda ya işgal edilmiş ya da dış güçler tarafından kurtarılmıştır. Türkiye’yi ise kimse ne kurtarmış ne de kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşının eseridir. Bu nedenle Türk milletinin herhangi bir büyük gücün vekili veya vassalı olması tarihî kimliğiyle bağdaşmaz.
Bugün ihtiyaç duyulan, yeni bir mandacılık biçimi değil, yeniden Kemalist Cumhuriyet’in akıl, bilim, laiklik, millî egemenlik, üretim ve tam bağımsızlık ilkelerine dönmektir. Türkiye, coğrafi gücünün, demografik potansiyelinin, tarihî birikiminin, deniz gücünün ve jeopolitik konumunun farkına varmalıdır. Kendi çıkarlarını Washington, Brüksel, Londra veya başka herhangi bir başkentin önceliklerine göre değil, Türk milletinin uzun vadeli güvenlik ve refah ihtiyaçlarına göre belirlemelidir.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlike, yalnızca Amerikan hegemonyasının gerilemesine rağmen bu hegemonyanın jeopolitik yörüngesinde kalması değildir. Daha büyük tehlike, devletin ekonomik ve kurumsal kapasitesiyle milletin beklentileri arasındaki bağın zayıflamasıdır. Clausewitz’in savaş teorisinin hatırlattığı gibi bir devletin gücü, toplumun iradesinden ve siyasi yönetimin akılcı hedeflerinden bağımsız düşünülemez. Devlet halkına güven vermiyorsa, hukuk adaleti sağlayamıyorsa, ekonomi üretimden uzaklaşıyorsa, liyakat yerini sadakate bırakıyorsa ve ordu millî çıkarlarla ilgisi tartışmalı dış yükümlülüklere yönlendiriliyorsa ortaya çıkan sorun yalnızca bir yönetim krizi değildir. Bu, devletin millî güç üretme kapasitesinin aşınmasıdır.
Atatürk Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi işte bu tehlikenin panzehridir. Çünkü tam bağımsızlık yalnızca yabancı askerlerin ülke topraklarında bulunmaması değildir. Tam bağımsızlık, devletin siyasi aklı, milletin iradesi, ordunun gücü ve ekonominin üretim kapasitesi arasında kurulan millî bütünlüktür.
İktidarın da muhalefetin de anlaması gereken devlet kurumlarının zayıfladığı, hukukun güven vermediği, ekonominin üretimden uzaklaştığı, toplumun kutuplaştığı, gençlerin geleceğe güvenini kaybettiği, millî güvenlik ve egemenlik sorunlarının siyasi pazarlıkların konusu hâline geldiği bir düzen sürdürülemez.
Tarihin durdurulmaz akışı yeni bir dünya düzenini şekillendirirken Türkiye’nin önünde iki yol bulunmaktadır. Ya 1945 sonrasında kurulan bağımlılık ilişkilerinin içinde kalarak gerileyen hegemonyanın maliyetlerini üstlenmeye devam edecektir ya da Cumhuriyet’in kuruluş iradesine dönerek kendi bağımsız rotasını çizecektir. Türkler için en büyük tehlike umutsuzluk ve kendine güven eksikliğidir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yapılması gereken, 1945 sonrasında kaybedilen stratejik bağımsızlık iradesini yeniden kazanmaktır. Çünkü Türkiye’nin geleceği başka başkentlerde değil, kendi millî iradesinde, aklında, biliminde, üretim gücünde ve denizlerinde şekillenecektir.