7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi, NATO açısından sıradan, Türkiye açısından ise tarihî öneme sahip bir zirvedir. Çünkü NATO değişmemiştir, değişen dünyanın güç dengeleri, Türkiye’nin jeopolitiği ve millî güç unsurlarıdır. NATO, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ni çevreleyen bir denge ittifakıydı. Soğuk Savaş sonrasında ise Yugoslavya, Libya ve Ukrayna örneklerinde görüldüğü üzere Amerikan jeopolitiğinin Avrupa’daki askerî aracı hâline gelmiştir. Buna karşılık bugün Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin oluşturduğu yeni güç dengesi, Atlantik sisteminin mutlak üstünlüğünü sona erdirmektedir.
Türkiye, silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu, standartlaşması ve savunma sanayisinin gelişimi açısından önemli kazanımlar elde etmiş, bugün ise kendi savunma sanayisini büyük ölçüde bağımsız biçimde geliştirebilecek seviyeye ulaşmıştır. Ancak bu güç birikimine rağmen Ankara, son yıllarda NATO’nun dayatmalarına tam anlamıyla direnememiştir. Libya müdahalesi, Ukrayna savaşı sürecindeki uygulamalar ve İran-İsrail krizinde Kürecik Radar Üssü üzerinden yaşananlar, söylem ile fiili uygulamalar arasında belirgin bir farklılık bulunduğunu göstermektedir. Ankara Zirvesi işte böyle bir ortamda yapılmaktadır.
Türkiye’nin Zorlama Batıcılığı
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi Batılılaşmayı çağdaşlaşmanın aracı olarak görmüş, ancak hiçbir zaman Batı’ya stratejik bağımlılığı benimsememiştir. Atatürk’ün dış politika anlayışı tam bağımsızlık, denge siyaseti ve askerî ittifaklardan uzak durma esasına dayanıyordu. Ancak 1939’dan itibaren başlayan süreçte Türkiye giderek Atlantik güvenlik sistemine eklemlenmiş, Batılılaşma zamanla Batıcılığa dönüşmüştür. Oysa NATO yalnızca askerî bir ittifak değildir. Yaklaşık beş yüz yıllık kolektif Batı jeopolitiğinin güvenlik aygıtıdır. Sömürgecilikten emperyalizme uzanan tarihsel süreçte varlığını sürdürebilmek için sürekli ortak bir tehdide ihtiyaç duymuştur. Dün Sovyetler Birliği ve komünizm, bugün ise Rusya, Çin ve İran aynı işlevi görmektedir. Düşmanlar değişmiş, NATO’nun stratejik mantığı değişmemiştir.
Bu nedenle NATO’nun yalnızca Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir savunma örgütü olduğu tezi eksiktir. NATO, ABD’nin Avrupa üzerindeki askerî ve siyasi liderliğini sürdüren kurumsal omurgadır. Soğuk Savaş sonrasında İsrail’in güvenliği de giderek Atlantik sisteminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, NATO’nun stratejik yönelimi ile İsrail’in güvenliği arasındaki bağ daha da güçlenmiştir. Bugün İsrail yönetiminin Türkiye’yi açık biçimde tehdit olarak tanımlaması, ABD Kongresi’nde Türkiye’ye yönelik yaptırım ve baskı girişimlerinin artması, NATO’nun gelecekte hangi jeopolitik eksende hareket edeceğinin önemli göstergeleridir.
Buna rağmen Türkiye’de NATO hâlâ ciddi biçimde sorgulanmıyor. Kamuoyunda ABD ve İsrail karşıtlığı tarihî seviyelere ulaşırken, iktidar ve ana muhalefetin NATO konusundaki benzer refleksleri halk ile siyasal elitler arasında belirgin bir dış politika ayrışması bulunduğunu göstermektedir. Oysa Türkiye bugün NATO’nun Rusya, İran ve Çin’e karşı oluşturduğu yeni jeopolitik kuşatma hattının tam merkezindedir. Bu nedenle Ankara Zirvesi NATO açısından rutin bir toplantı olabilir. Ancak Türkiye açısından asıl tartışılması gereken konu NATO’nun güvenlik sağlayıp sağlamadığı değil, Türkiye’yi ABD-İsrail merkezli Atlantik jeopolitiğinin ileri karakolu ve gelecekteki çatışmaların cephe ülkesi hâline getirip getirmediğidir.
NATO’nun Varlık Sebebi: Sürekli Bir Düşman
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa, Amerikan ve Sovyet nüfuz alanları arasında paylaşıldı. NATO bu dönemde yalnızca Sovyetler Birliği’ni çevreleyen bir savunma ittifakı değil, aynı zamanda Amerikan liderliğindeki Atlantik düzeninin kurumsal omurgası olarak şekillendi. Washington’un amacı bir yandan Sovyetleri çevrelemek, diğer yandan başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’da ABD’den bağımsız bir askerî ve jeopolitik güç merkezinin oluşmasını engellemekti. NATO’nun varlığı askerî kabiliyetlerinden olduğu kadar sürekli bir ortak tehdit algısına da dayanıyordu. Soğuk Savaş boyunca bu tehdit Sovyetler Birliği idi. ABD, İngiltere’den devraldığı deniz hâkimiyeti ve Avrasya’yı parçalı tutma stratejisini NATO aracılığıyla sürdürdü. Petro-dolar sistemi, askerî üstünlüğü ve Avrupa üzerindeki güvenlik bağımlılığı sayesinde hem Sovyetleri çevreledi hem de Avrupa’nın ekonomik gücünü kendi küresel liderliğinin finansmanına yönlendirdi.
1991’de Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla NATO’nun tarihsel misyonunu tamamlaması beklenebilirdi. Ancak bunun yerine ittifak yeni tehditler ve yeni görev alanları üretti. Yugoslavya’nın parçalanması, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye müdahaleleri ile son olarak Ukrayna Savaşı bu dönüşümün kilometre taşları oldu. Bugün Rusya, NATO açısından yalnızca askerî bir rakip değil, ittifakın kurumsal meşruiyetini ayakta tutan temel unsurdur. Kalıcı bir Rusya-Batı barışı yalnızca Avrupa’nın güvenlik mimarisini değil, NATO’nun genişleme politikasını, savunma harcamalarını ve Atlantik sisteminin varlık gerekçesini de tartışmalı hâle getirecektir. Bu nedenle Ukrayna Savaşı yalnızca Rusya’yı çevreleme amacı taşımamakta, Avrupa’yı ABD’ye bağımlı tutma, Çin’in Avrasya’daki yükselişini sınırlama ve Atlantik dışı güç merkezlerinin bütünleşmesini engelleme işlevi de görmektedir. NATO üyelerinden savunma harcamalarının millî gelirin yüzde 5’ine çıkarılmasının istenmesi de bu stratejinin doğal sonucudur.
ABD ve AB Çöküş Sürecinde NATO’ya Daha Fazla Sarılıyor
Bugün NATO’nun daha saldırgan bir karakter kazanmasının temel nedeni Rusya’nın güçlenmesi değil, Atlantik sisteminin göreceli olarak zayıflamasıdır. ABD üretim gücünün önemli bölümünü Çin’e kaptırmış, yüksek borç, finansallaşma ve toplumsal kutuplaşma sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Avrupa Birliği ise düşük büyüme, enerji krizi, demografik gerileme ve siyasi parçalanma nedeniyle tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşamaktadır. Tarih boyunca gerileyen büyük güçler içeride zayıfladıkça dışarıda daha saldırgan davranmış, müttefiklerinden daha fazla askerî ve ekonomik fedakârlık talep etmiştir. Washington’un NATO ülkelerini daha fazla silahlanmaya zorlaması, Avrupa’yı Amerikan savunma sanayii ve enerji kaynaklarına daha bağımlı hâle getirmesi bu yaklaşımın günümüzdeki yansımasıdır.
Trump’ın öncelikleri değişse bile ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisinden ve İsrail’in güvenliğinden vazgeçmesi mümkün değildir. Bu nedenle NATO artık yalnızca Rusya’yı çevreleyen bir askerî ittifak değil, Atlantik sisteminin ekonomik, siyasi ve jeopolitik ömrünü uzatan temel araç hâline gelmiştir. Bu süreçte sürekli tehdit algısı Batı toplumlarında olağanlaşmaktadır. Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın hızla silahlanması ve güvenlik gerekçesiyle özgürlük alanlarının daraltılması bunun göstergeleridir. NATO’nun en önemli meşruiyet kaynağı Rusya tehdididir, bu tehdit zayıfladığında yalnızca NATO’nun değil, Atlantik güvenlik mimarisinin de varlık gerekçesi sorgulanacaktır.
Avrupa’nın kısa vadede ABD’den stratejik olarak ayrılması da gerçekçi değildir. Çünkü nükleer caydırıcılık, stratejik hava ulaştırması, füze savunması, uydu istihbaratı, keşif-gözetleme ve müşterek harekât planlaması gibi kritik askerî kabiliyetlerde Washington’a bağımlılığı sürmektedir. Bu nedenle Avrupa, geçmişte, her iki dünya savaşında olduğu gibi bugün de güvenliğinin son tahlilde ABD tarafından sağlanacağı varsayımıyla hareket etmektedir.
Türkiye Neden NATO’ya Girdi?
Churchill’in “Bir müttefik kuvveti savaş meydanına getirmek, savaş kazandıran bir manevra kadar değerlidir.” sözü, büyük güçlerin ittifak anlayışını özetlemektedir. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Washington’un temel hedeflerinden biri Türkiye’yi Atlantik güvenlik sistemine dâhil etmek ve olası bir ABD-Sovyet savaşında tarafsız kalmasını önlemekti. NATO’nun amacı yalnızca Sovyetleri çevrelemek değil, Batı Avrupa’yı Amerikan güvenlik şemsiyesi altında yeniden yapılandırmak ve Avrasya’nın batı yarımadasını Washington’un jeopolitik denetimine almaktı. Türkiye bu stratejinin kilit ülkesiydi. Boğazlara hâkim olması ve Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ile Doğu Akdeniz’in kesişim noktasında bulunması nedeniyle Washington açısından vazgeçilmezdi. Türkiye’nin NATO’ya alınmasının temel gerekçesi Türk güvenliği değil, Amerikan jeopolitiğinin ihtiyaçlarıydı.
Nitekim Amerikan Genelkurmayı’nın 15 Ağustos 1946 tarihli Griddle Planı, Sovyetlerin Türkiye’yi işgal etmeye hazırlandığına dair somut bir istihbarat bulunmadığını ortaya koymasına rağmen, Sovyet tehdidinin siyasi olarak canlı tutulmasını öngörüyordu. 1948’de ABD Türkiye Müşterek Askerî Yardım Misyonu Başkanı General McBride da askerî yardımın amacının Sovyetleri durdurmaktan çok, Türkiye işgal edildiğinde Sovyetlere mümkün olan en yüksek kaybı verdirmek olduğunu açıkça ifade etmişti. Washington açısından asıl hedef Türkiye’yi korumak değil, büyük bir savaşta tarafsız kalmasını önlemekti.
Bu amaca erişmek için Sovyetlerin Türkiye’yi işgal edeceği senaryoları batının ve içimizdeki batıcıların anlatısı ile yaygınlaştırıldı ve Türkiye’yi 1919’da işgale gelenler bu kez kurtarıcı olarak ortaya çıktılar. Araştırmacı yazar Hazal Yalın, Sovyet arşivlerine dayanarak kaleme aldığı ‘’1945: Türkiye-SSCB İlişkileri (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2021)’’ adlı kapsamlı çalışmasında, Türkiye’de uzun yıllar mutlak gerçek olarak kabul edilen “yaklaşan Sovyet işgali” anlatısını önemli ölçüde sorgulamaktadır. Yalın’a göre Stalin yönetiminin temel önceliği Türkiye’yi işgal etmek değil, Karadeniz güvenliği çerçevesinde Boğazlar rejimini kendi lehine değiştirmek ve Türkiye’nin Batı karşıtı olmasa bile tarafsız bir komşu olarak kalmasını sağlamaktı. Ancak Dışişleri Bakanı Molotov’un diplomatik hataları, Boğazların ortak savunulması önerisi, 1921 sınırlarını tartışmaya açan ifadeler ve Pravda’da yayımlanan toprak talepleri Ankara’daki Rus korkusunu zirveye taşıdı. Türk karar alıcıları da bu gelişmeleri, ABD ve İngiltere’nin güvenlik şemsiyesi altına girmek için güçlü bir gerekçe olarak kullandı. Sonuçta Sovyet tehdidi, gerçek boyutunun ötesinde algılanarak Türkiye’nin Atlantik sistemine yönelişini hızlandıran en önemli psikolojik ve jeopolitik araçlardan biri hâline geldi.
1952’de Türkiye NATO’ya kabul edildiğinde Washington’un en önemli kazanımı, Türkiye’nin NATO Antlaşması’nın 5. maddesi kapsamında büyük bir savaşta tarafsız kalma seçeneğini büyük ölçüde kaybetmesi oldu. Böylece Türkiye’nin benzersiz jeopolitiği fiilen Atlantik stratejisinin hizmetine girdi. Ancak bu yöneliş 1952’de başlamamıştı. Cumhuriyet’in tam bağımsız dış politika çizgisinden ilk önemli sapma, 1939’da İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifak anlaşmasıyla yaşandı. Atatürk’ün denge siyasetine dayanan yaklaşımı terk edildi ve Türkiye giderek Batı eksenli güvenlik mimarisine eklemlendi. Bu nedenle NATO üyeliği yalnızca askerî bir tercih değil, Cumhuriyet’in kuruluşundaki stratejik özerklik anlayışından uzaklaşmanın da önemli bir dönüm noktası oldu.
Türkiye’nin Güvenlik Haritası Değişti
NATO, 74 yıl boyunca yalnızca Türkiye’nin savunma politikalarını değil, güvenlik bürokrasisini, ekonomi anlayışını ve stratejik yönelimini de şekillendiren çok katmanlı bir sistem oluşturdu. Ancak bugün Türkiye’nin tehdit algısı ile NATO’nun tehdit algısı artık örtüşmemektedir. NATO’nun önceliği Rusya’nın çevrelenmesiyken, Türkiye’nin temel güvenlik sorunları güneyinde yoğunlaşmaktadır. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan ve KKTC’ye yönelik girişimler, Ege’deki askerî yığınak, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör yapılanmaları, ABD’nin bölgedeki varlığı ve İsrail merkezli yeni jeopolitik denklem Türkiye’nin öncelikli güvenlik meseleleridir.
1952’nin iki kutuplu dünyası artık geride kalmıştır. O dönemde savunma sanayii sınırlı, deniz jeopolitiği bugünkü ağırlığından uzaktı. Bugün ise Türkiye gelişmiş savunma sanayii, millî füze ve İHA/SİHA sistemleri, güçlü donanması, Mavi Vatan doktrini, enerji koridorları ve çok kutuplu dünyanın sunduğu yeni fırsatlar sayesinde Soğuk Savaş döneminden çok farklı bir stratejik konuma sahiptir. Türkiye artık yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadını koruyan bir cephe ülkesi değil, Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Türk Dünyası, Afrika ve Kızıldeniz’i birbirine bağlayan bir jeopolitik merkezdir. Buna rağmen güvenlik stratejisinin hâlâ 1952’nin “biz ve ötekiler” anlayışıyla şekillendirilmeye çalışılması değişen jeopolitik gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Türkiye’nin Rusya ve İran ile rekabet alanları bulunsa da bu iki ülke kalıcı komşularıdır. Türkiye’nin çıkarı onlarla savaşa sürüklenmek değil, rekabeti yönetmek ve denge kurmaktır. Buna karşılık NATO’nun mevcut stratejik yönelimi Türkiye’yi bu ülkelerle cepheleştirme riski taşımaktadır. Dolayısıyla bugün tartışılması gereken konu NATO’nun değişip değişmediği değildir. NATO kuruluşundan bu yana büyük ölçüde aynı stratejik mantıkla hareket etmektedir. Asıl değişen Türkiye’nin jeopolitiği, millî güç unsurları ve güvenlik ihtiyaçlarıdır. Bu nedenle Türkiye’nin güvenlik haritası artık NATO’nun çizdiği harita değil, kendi jeopolitiğinin belirlediği millî güvenlik haritası olmalıdır.
NATO Üyelerinin Türkiye Karşıtlığı
Bir ittifakın gerçek değeri, üyelerinden biri güvenlik tehdidi altında kaldığında gösterdiği dayanışmayla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin son kırk yılda karşılaştığı güvenlik sorunlarında NATO’nun veya önde gelen üyelerinin Ankara’nın yanında durduğunu gösteren güçlü örnekler bulmak zordur. Buna karşılık PKK terörü, Suriye krizi, Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan gibi Türkiye’nin millî güvenliğini doğrudan ilgilendiren konularda birçok NATO üyesi devlet Ankara’nın tezlerine aykırı politikalar izlemiştir. PKK’ya birçok NATO ülkesinde siyasi ve hukuki alan açılırken, Suriye’de başta ABD olmak üzere bazı müttefikler YPG/PYD’yi binlerce TIR silah ve mühimmatla desteklemiştir. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından FETÖ mensuplarının NATO ülkelerinde korunması, örgüt yöneticilerinin iade edilmemesi ve faaliyetlerini sürdürmeleri de Türkiye açısından derin bir güven bunalımı yaratmıştır.
Benzer şekilde Türkiye’nin S-400 alımı nedeniyle CAATSA yaptırımlarına maruz bırakılması ve F-35 programından çıkarılması; buna karşılık Yunanistan’ın hızla silahlandırılması, Dedeağaç’ın büyük bir Amerikan lojistik üssüne dönüştürülmesi, GKRY’ye yönelik silah ambargosunun kaldırılması ve Doğu Akdeniz’de ABD-İsrail-Yunanistan-GKRY ekseninin desteklenmesi, NATO’nun önde gelen üyelerinin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını paylaşmadığını açık biçimde göstermektedir. Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Ege’den Doğu Akdeniz’e ve Suriye’nin kuzeyine uzanan hatta Türkiye’yi çevrelemeye yönelik yeni bir jeopolitik kuşatma anlayışının şekillendiği görülmektedir. Bu yaklaşım artık örtülü değil, açık bir devlet politikası hâline gelmiştir. Nitekim Ankara’daki NATO Zirvesi’nden yalnızca 5 gün önce ABD Temsilciler Meclisi Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonu’nda yapılan oturumda Türkiye “işgalci” ve “yayılmacı” olarak tanımlanmış; KKTC ve Mavi Vatan doğrudan hedef alınmış, Türkiye’ye yönelik yeni yaptırım çağrıları yapılmıştır.
Benzer değerlendirmeler ABD ve İsrail merkezli düşünce kuruluşlarında da yer almaktadır. Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, çok kutuplu dünyaya yönelmesi ve Mavi Vatan yaklaşımı Batı’nın çıkarlarına yönelik tehdit olarak gösterilmektedir. Aynı şekilde Yunanistan da NATO’yu kendi millî çıkarları doğrultusunda etkin biçimde kullanırken, Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu sınırlamaya çalışmaktadır. Bütün bunlar, PKK ve YPG konusunda Türkiye’yi yalnız bırakan, FETÖ konusunda dayanışma göstermeyen, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini desteklemeyen ve Mavi Vatan’ı açıkça hedef alan bir ittifakın, Türkiye’yi kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda bir savaşa sürükleme konusunda hangi siyasi meşruiyete sahip olduğunun sorgulanmasını zorunlu hâle getirmektedir. NATO içinde her devlet kendi millî çıkarını azami ölçüde korurken, Türkiye’nin de aynı stratejik refleksi göstermesi artık bir tercih değil, millî güvenliğin gereğidir.
Sihirli 5. Madde: Güvence mi, Stratejik Tuzak mı?
NATO’nun en çok öne çıkarılan hükmü kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddedir. Ancak uluslararası ilişkilerde hiçbir güvenlik garantisi mutlak değildir. Özellikle asimetrik ittifaklarda büyük güçlerin öncelikleri ile diğer müttefiklerin millî çıkarları her zaman örtüşmeyebilir. Bu nedenle NATO’nun geleceği kadar 5. maddenin güvenilirliği de son yıllarda Batı’nın strateji çevrelerinde giderek daha fazla tartışılmaktadır. İttifakların en büyük riskleri ihtiyaç anında yalnız bırakılmak ve istenmeyen bir savaşa sürüklenmektir. Türkiye açısından bugün asıl tehlike ikinci ihtimaldir. Baltık’ta, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de veya İran merkezli bir kriz sırasında ortaya çıkabilecek bir emrivaki ya da sahte bayrak operasyonu, Türkiye’yi millî çıkarlarıyla ilgisi olmayan büyük bir çatışmanın parçası hâline getirebilir. Böyle bir durumda Türkiye, kendi iradesi dışında büyük güçler arasındaki hesaplaşmanın cephe ülkelerinden biri olma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler NATO içinde dahi çıkarların her zaman örtüşmediğini göstermektedir. Trump döneminde Avrupa’nın güvenlik garantisinin pazarlık konusu hâline gelmesi, müttefiklerden daha yüksek savunma harcaması talep edilmesi ve İran-İsrail krizinde ortaya çıkan farklı yaklaşımlar, ittifakın artık ortak değerlerden çok güç ve maliyet hesabıyla hareket ettiğini göstermektedir. Bu nedenle Türkiye açısından temel mesele NATO’nun gerektiğinde Türkiye’yi savunup savunmayacağı değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin kendi millî çıkarlarıyla ilgisi olmayan bir savaşta NATO adına cepheye sürüklenip sürüklenmeyeceğidir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında tartışılması gereken en önemli güvenlik sorularından biri artık budur.
Türkiye’nin Yumuşak Karnı: Ekonomik Kırılganlık
Bugün Türkiye’nin en büyük stratejik zafiyeti ekonomik kırılganlığıdır. Üretim yerine dış finansmana ve sıcak paraya dayanan ekonomik yapı, yalnızca ekonomiyi değil, dış politika ve güvenlik alanındaki karar alma özgürlüğünü de sınırlamaktadır. Ekonomik egemenliği zayıflayan devletlerin jeopolitik hareket alanı da daralmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de NATO tartışması çoğu zaman güvenlikten çok ekonomi ekseninde kilitlenmektedir. İktidar dış finansman akışını koruyarak ekonomik istikrarı ve siyasi iktidarını sürdürmeyi, muhalefet ise aynı uluslararası finans çevrelerine güven vererek iktidara gelmeyi hedeflemektedir. Sonuçta her iki siyasi blok da NATO’nun Türkiye açısından ürettiği stratejik riskleri bütün boyutlarıyla tartışabilecek hareket alanından yoksun kalmaktadır.
Türkiye’nin önünde tarihî bir tercih bulunmaktadır. Birinci yol, kısa vadeli ekonomik istikrar uğruna Atlantik sistemiyle tam uyumu sürdürmektir. Bu tercih ekonomik dalgalanmaları sınırlayabilir, ancak stratejik özerkliği daraltır ve Türkiye’yi kendi millî çıkarlarıyla ilgisi olmayan krizlerin baskısı altına sokar. İkinci yol ise üretim odaklı millî ekonomi anlayışıyla ekonomik bağımlılığı azaltan, kısa vadede daha sancılı fakat uzun vadede jeopolitik bağımsızlığı güçlendiren bir dönüşümdür. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında temel mesele yalnızca ekonomi değil, ekonomik bağımsızlık ile jeopolitik bağımsızlık arasındaki dengeyi doğru kurabilmektir. Çünkü ekonomik bağımsızlığın bedeli ağır olabilir; ancak jeopolitik bağımlılığın bedeli çoğu zaman milletlerin egemenliği ve evlatlarının kanıyla ödenir.
Türkiye’nin Güvenliği Yeni Bir Stratejik Çerçeve Gerektiriyor
Soğuk Savaş boyunca Türkiye NATO’nun güney kanadını koruyan kanat ülkesiydi. Bugün ise güneyinden kuşatılan, kuzeyinde Rusya, doğusunda İran ile cepheleşmeye zorlanan bir Türkiye vardır. Böyle bir jeopolitik ortamda NATO’nun askerî komuta zinciri içinde kalmak giderek güvenlikten çok stratejik bağımlılık üretmektedir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin hedefi başkalarının cephe ülkesi olmak değil, kendi jeopolitiğinin merkez devleti olmaktır.
Bu nedenle tartışılması gereken konu NATO üyeliğinin, özellikle de askerî komuta yapısında kalmanın millî güvenliğe hizmet edip etmediğidir. Fransa, General De Gaulle döneminde 1966’da NATO’nun askerî komuta yapısından ayrılarak kuvvetlerini NATO planlarına otomatik tahsis eden sistemi sona erdirmiştir. Türkiye açısından da NATO bürokrasisi ile C2ISR (Komuta Kontrol, İstihbarat, Keşif ve Gözetleme) yapısının millî istihbarata ve kritik askerî bilgilere erişim imkânı, sahte bayrak operasyonları kadar önemli bir güvenlik riski oluşturmaktadır. FETÖ’nün Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında devletin en gizli askerî belgelerini ele geçirebilmiş olması ve darbe girişimi sonrasında çok sayıda firari FETÖ mensubunun NATO ülkelerinde korunması bu riskin somut örnekleridir.
Ayrıca İncirlik’teki Amerikan taktik nükleer silahları ve Kürecik X-Band Radarı, Türkiye’nin iradesi dışında gelecekte yaşanabilecek nükleer temelli bir krizde ülkemizi öncelikli hedeflerden biri hâline getirme potansiyeline sahiptir. Türkiye bu riskleri azaltmalı, üsleri üzerindeki tam egemenliğini yeniden tesis etmeli ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki tüm askerî faaliyetlerin yalnızca millî makamların denetiminde yürütülmesini sağlamalıdır. Türkiye savaş ve barış kararını yalnızca kendi millî çıkarlarına göre verebilmeli, hiçbir emrivakiyle istemediği bir çatışmanın tarafı hâline gelmemelidir.
NATO’nun 2026 Ankara Zirvesi bu yönüyle yalnızca NATO’nun değil, Türkiye’nin jeopolitik geleceğinin de tartışıldığı tarihî bir eşiktir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye ya başkalarının güvenlik mimarisinin ileri karakolu olmayı sürdürecek ya da Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışına dönerek kendi güvenlik mimarisini kendi millî çıkarları doğrultusunda inşa edecektir. Türkiye’nin önceliği savaş ve barış kararını bütünüyle kendi egemen iradesine geri almak olmalıdır. Ekonomik bağımsızlığın bedeli ağır olabilir; ancak jeopolitik bağımlılığın bedeli her zaman çok daha ağırdır.
Çok Okunanlar
Fenerbahçe'nin Avusturya kampında 7 isim yok
Cezaevindeki Deniz Göktaş’tan ilk mesaj!
İstanbul'da kavurucu sıcaklar başlıyor
Özgür Özel'in ziyaret ettiği Deniz Göktaş'tan İmamoğlu sözleri
ABD NATO temsilcisinin İncirlik ve İzmir turu neyin hazırlığı?!
Özgür Özel'in masasındaki anketten Kılıçdaroğlu'na kötü haber!
HKP’nin Ankara'daki NATO eylemine polis müdahalesi
Fatih Altaylı'dan dikkat çeken Deniz Göktaş çıkışı
NATO Türkiye için güvenlik değil risk üretmektedir
'Bir büyükşehir belediyesi kesin olarak AKP'de'