24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması, Cumhuriyet’i kuran temel uluslararası belgedir. Devletsiz ve milletsiz bırakılmak istenen Anadolu Türklerinin kazandığı ölüm kalım savaşının diplomatik tescili, kanla yazılmış onur belgesidir.
Lozan’da Kanla Çizilen Sınırlar
Lozan bir masa başı pazarlığı değil, Büyük Taarruzun ve Mudanya Mütarekesi’nin ortaya çıkardığı askerî ve siyasi gerçekliğin uluslararası hukukta tescilidir. Antlaşmanın sınırları büyük ölçüde 1923 yılında Türk ordusunun fiilen ulaştığı harekât hatlarını yansıtmıştır. Başka bir ifadeyle Lozan’da çizilen sınırlar diplomasi masasından değil, savaş meydanından gelmiştir. Yani kanla çizilmiştir. Kurtuluş Savaşı karada cereyan etmiş, cephanesi Karadeniz’de Rusya’dan deniz yolu ile getirilmiştir. Kuvayı Milliye 1920 yılından itibaren önce doğu sınırlarını emniyete almış, 1922 sonbaharında Türk ordusu Mustafa Kemal’in Ordularına verdiği Akdeniz hedefi ile İzmir’e kadar ilerlemiş, Doğu Trakya 1922 sonunda savaşmadan geri alınmıştır.
Kapitülasyon Belasından Kurtuluş
Lozan’ın değeri yalnızca çizdiği sınırlar üzerinden ölçülemez. Antlaşmanın en büyük kazanımlarından biri, yüzyıllardır Osmanlı Devleti’nin ekonomik egemenliğini aşındıran kapitülasyonların kesin olarak kaldırılmasıdır. Osmanlı’nın maliyesini, yargısını, ticaretini ve gümrük politikasını yabancı devletlerin etkisine açan bu ayrıcalıkların sona erdirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik bağımsızlığının temelini oluşturmuştur. Siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik egemenlikle tamamlanabileceğini bilen Atatürk ve Lozan heyeti, bu konuda hiçbir taviz vermemiştir. Bu yönüyle Lozan, yalnızca bir sınır antlaşması değil, milli ekonominin, milli hukuk düzeninin ve tam bağımsız devlet anlayışının kurucu belgesidir. Kapitülasyonların kaldırılması ise kabotaj hakkı ve denizdeki egemenliğin dolayısı ile Akdenizli Türk’ün denizcileşme sürecini büyük bir aradan sonra tekrar başlatmıştır.
Lozan Antlaşması ve Deniz Jeopolitiği
Her ne kadar Lozan ile kapitülasyonlardan kurtulmamız Mavi Vatan için çok büyük bir kazanım olsa da 1923 yılında Türkiye’nin deniz jeopolitiği açısından tam anlamıyla çözüme kavuşmamış iki temel Mavi Vatan sorunu varlığını sürdürüyordu.
Bunlardan ilki Türk Boğazlarıydı. Antlaşmanın eki olan ‘’Türk Boğazları Rejimine İlişkin Sözleşme” uyarınca Türkiye, Boğazlar üzerinde tam askerî egemenlik tesis edememiş, bölge askerden arındırılmış ve Boğazların yönetimi uluslararası bir komisyonun denetimine bırakılmıştı.
İkinci sorun ise Anadolu kıyılarının hemen karşısındaki Ege adalarıydı. Millî Mücadele’nin kara cephesinde elde edilen askerî başarı, deniz jeopolitiği alanında aynı ölçüde bir stratejik kazanıma dönüşememişti. Bunun nedeni Lozan heyetinin diplomatik yetersizliği değil, savaş sonunda ortaya çıkan askerî güç dengesi, Türkiye’nin dönemin donanma yeteneği ve uluslararası konjonktürün müzakere alanını sınırlandırmış olmasıydı.
Dolayısı ile Lozan Anlaşması donanmasızlık nedeni ile Türk Boğazlarının egemenliği kısıtlı olarak sağlayabilmiş, 1878 ‘den itibaren İngiliz işgalinde olan Kıbrıs Adası 20. Madde ile İngiltere’ye bırakılmış, Türk kıyılarına bitişik olan Menteşe Adaları (Oniki Adalar) 15. Madde gereğince İtalya egemenliğine devredilmiştir. Antlaşmanın 12. maddesiyle Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları Türkiye’de kalırken, Midilli, Sakız, Sisam, İkarya, Limni ve Semadirek’in Yunan egemenliği teyit edilmiştir. 13. madde uyarınca Midilli, Sakız, Sisam ve İkarya’nın deniz üssü haline getirilmesi ve tahkim edilmesi yasaklanmış, adalarda yalnızca sınırlı güvenlik kuvveti bulundurulmasına izin verilmiştir. Limni ve Semadirek ise Lozan’la imzalanan Boğazlar Sözleşmesi kapsamında Boğazların askerden arındırılmış güvenlik düzeninin parçası olarak silahsızlandırılmıştır. Ancak günümüzde silahsız ve askersiz statüdeki
Donanmasız Osmanlı’nın Denizdeki Mirası
Lozan’da Türk Boğazları üzerindeki tam egemenliğin Türkiye’ye bırakılmamasının temel nedeni hukuki değil, dönemin güç dengesi ve güvenlik algısıydı. Müttefik devletler, özellikle İngiltere, donanmasız bir Türkiye’nin Boğazları tek başına savunamayacağını düşünüyorlardı. Bu nedenle Boğazların askersizleştirilmesini, geçiş rejiminin uluslararası güvencelere bağlanmasını ve uluslararası bir Boğazlar Komisyonu tarafından denetlenmesini şart koştular.
Bu yaklaşımın arkasında Osmanlı Devleti’nin miras bıraktığı askerî tablo bulunuyordu. 1918’e gelindiğinde Osmanlı Donanması fiilen savaş dışı kalmıştı. Cumhuriyet’in 1923 Ekim’inde devraldığı donanmada harekâta hazır büyük bir savaş gemisi bulunmuyordu. Yavuz zırhlısı hareketsizdi, deniz harp doktrini ve eğitim sistemi çökmüş, İstanbul askersizleştirildiği için tersane ve üs altyapısı etkin şekilde kullanılamıyordu. Bu koşullarda Ankara Hükûmeti için öncelik Misak-ı Millî’nin kara sınırlarının tanınması, kapitülasyonların kaldırılması ve bağımsızlığın uluslararası alanda kabul ettirilmesiydi. Bu nedenle Lozan’da Boğazlar üzerinde tam egemenlik talebi, dönemin askerî ve diplomatik gerçekleri içinde sürdürülebilir görülmedi.
Aynı donanmasızlık, Lozan’da Ege adalarının statüsünü de belirleyen en önemli etkenlerden biri oldu. On beşinci yüzyıldan itibaren Osmanlı egemenliğinde bulunan adalar, önce Yunan İsyanı, ardından Trablusgarp ve Balkan savaşları sırasında kaybedilmişti. Lozan’da Türk ordusu Anadolu’da kesin zafer kazanmış olmasına rağmen, bu zaferi Ege Denizi’ne taşıyabilecek bir deniz gücüne sahip değildi. Bu nedenle kara harekâtının ulaştığı sınırlar uluslararası hukuk bakımından tescil edilirken, deniz jeopolitiğinde büyük ölçüde 1913-1914 statükosu korundu. Başka bir ifadeyle, Ege adalarının kaderini belirleyen unsur diplomatik yetenekten çok deniz gücü dengesi oldu. Güçlü ve harekât icra edebilecek bir donanmanın varlığı, müzakere zemininin farklı şekillenmesini sağlayabilirdi, ancak bunun sonucunda adaların mutlaka Türkiye’ye bırakılacağını söylemek tarihsel açıdan mümkün değildi.
Bununla birlikte Lozan heyeti, Anadolu kıyılarına çok yakın adaların taşıdığı stratejik değerin tamamen farkındaydı. Bunun en açık örneği Meis Adası konusunda yaşanan tartışmalardır. İsmet İnönü, Lozan’da 4 Haziran 1923 tarihli oturumda Meis’in Anadolu kıyılarına yalnızca iki kilometre uzaklıkta bulunduğunu, coğrafi bakımdan Anadolu’nun doğal uzantısı sayılması gerektiğini ve Küçük Asya’nın huzuru ile askerî güvenliği açısından Türkiye’ye bağlı olmasının zorunlu olduğunu savundu. Talebini etnik gerekçelere değil, tamamen jeopolitik ve askerî güvenlik değerlendirmelerine dayandırdı. Ancak başta İngiltere olmak üzere İtilaf Devletleri bu görüşü reddederek adanın İtalya’da kalmasında ısrar etti. Bunun üzerine İnönü, Lozan Antlaşması’nın bütününü tehlikeye atmamak ve barışı sonuçlandırabilmek amacıyla, tutanaklara geçen ifadesiyle “çok ağır bir fedakârlığa” razı olduklarını belirterek bu talepten vazgeçti.
Meis tartışması, bu yönü ile Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının Ege’nin ve Doğu Akdeniz’in deniz jeopolitiğini doğru okuduğunu göstermektedir. Sorun stratejik vizyon eksikliği değil, bu vizyonu destekleyecek deniz gücünün bulunmamasıydı. Meis örneği, daha sonra “Mavi Vatan” olarak kavramsallaştırılacak jeopolitik anlayışın temellerinin daha Lozan’da görüldüğünü; ancak dönemin donanmasızlığının bu hedeflerin diplomasi masasında tam anlamıyla hayata geçirilmesine izin vermediğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Montrö Müzakereleri
23 Haziran-20 Temmuz 1936 arasında devam eden Montrö Konferansı büyük güçlerin çıkar çatışması ile Türkiye’nin egemenlik arayışı arasında pazarlıklarla devam etti. İngiltere için Boğazlar yalnızca Türkiye’nin sorunu değildi. Karadeniz’e giriş-çıkışın serbest kalması, Akdeniz’deki deniz üstünlüğü ve Sovyet Rusya’nın kontrol altında tutulması açısından yaşamsal görülüyordu. Bu nedenle Boğazların tek bir devletin mutlak kontrolüne bırakılmasını istemiyordu. Sovyetler ise Boğazların yabancı donanmalara tamamen açık olmasını istemiyor, İngiltere ise tam tersini savunuyordu. Lozan’daki Boğazlar rejimi bu iki yaklaşım arasında oluşturulan bir uzlaşmaydı. Diğer yandan I. Dünya Savaşı sonrasında galip devletler, uluslararası suyollarının uluslararası denetime bırakılmasını barışı koruyacak bir yöntem olarak görüyorlardı. Süveyş ve Kiel Kanalları gibi örnekler de bu yaklaşımı besliyordu. Boğazlar Komisyonu bu anlayışın ürünüydü.
1936’da Değişen Dengeler
1936’da Atatürk Türkiye’si bambaşka bir tablo ile karşılaştı. Aradan geçen on üç yıl içinde uluslararası sistem kökten değişmiş, Almanya’nın yeniden silahlanması, İtalya’nın Akdeniz’de yayılmacı politikaları ve yaklaşan dünya savaşı Boğazlar rejiminin yeniden düzenlenmesini zorunlu hale getirmişti. Türkiye bu değişen jeopolitiği büyük bir diplomatik ustalıkla değerlendirmiş, tek kurşun atmadan Boğazlar üzerindeki tam askerî egemenliğini yeniden kazanmıştır. 1923’te savaş meydanında ulaşılamayan hedef, 1936’da diplomasi masasında gerçekleştirilmiştir.
Bu süreçte Türkiye İtalya’nın 1935’te Habeşistan’ı ve Japonya’nın 1931 de Mançurya’yı işgal etmesi gibi yalnızca uluslararası şartların değişmesinden yararlanmadı, aynı zamanda Yavuz’un yeniden hizmete girmesi, İtalya’dan yeni muhripler ile Hollanda ve İtalya’dan yeni denizaltıların envantere katılması ve Gölcük üssünün kurulmasıyla artık Boğazları koruyabilecek bir donanmaya sahip olduğunu göstermişti. Montrö görüşmeleri sırasında Türkiye’nin elinde bir muharebe kruvazörü, dört muhrip ve beş denizaltıdan oluşan caydırıcı bir kuvvet bulunuyordu. Bu nedenle 1923’te uluslararası komisyona bırakılan Boğazlar, 1936’da yeniden Türkiye’nin tam egemenliğine dönebildi. Diğer bir deyişle Lozan’ını arkasında kara gücünün sağladığı büyük bir zafer varken, Montrö zaferinin arkasında 13 yılda hayata geçirilen etkin bir Cumhuriyet Donanması ile diplomatik güç vardır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi bu nedenle Lozan’ın eksik kalan denizci halkasını tamamlayan ikinci büyük Cumhuriyet zaferidir. Montrö’nün imzalanmasından hemen sonra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan mesajında Atatürk şöyle der: “Milletin yüksek karakterine, ordusunun bükülemez pazısına ve uygar insanlığın aldatılamaz sağduyusuna dayanarak ve güvenerek kullanılan zekâ, mantık ve enerjinin, bütün insanlığın gereksinim duyduğu barış ve huzur verici sonuçlar doğurabileceğinin bir kanıtı olan Montrö Konferansı eseri, gerçekten sevinmeye ve sevindirmeye değer bir tarihsel olaydır.”
Atatürk’ün Montrö sonrasında Boğazlar ve Lozan hakkında bir diğer söylediğini Cumhuriyet gazetesinin, 10 Kasım 1941 tarihli nüshasında yaveri Cevat Abbas Gürer şu şekilde kaydetmiştir: “Bugün bayram günüdür; sevinç günüdür. Niçin bilir misiniz, ey sevgili yurttaşlar? Çünkü Lozan, Montrö’de taçlandırılmıştır. Lozan tamdır ve tamlığını daima tarihte okutacaktır. Fakat ona acı ve üzüntü veren ufak bir şey, Boğazlar vardı. İşte o Montrö’de çözümlenmiştir. Eğer Türk yüksek duyarlığı bununla ilgiliyse kesinlikle sevinmektedir, seviniyor ve sevinmelidir.”
Montrö’nün uluslararası yankıları da büyük olmuştur. İngiliz Daily Telegraph gazetesinin 21 Temmuz 1936 tarihli değerlendirmesini Akşam gazetesi 22 Temmuz’da şu ifadelerle aktarmıştır: “Avrupa’nın hasta adamı sayılan Türkiye, iki asırdan beri kendisine görülen manevi hastalıktan kurtulmuş ve yirmi sene evvel rakip devletler arasında taksim olunan Anadolu, bugünün kuvvetli adamı olmuştur. Yeni sözleşme bu düşünceyi tamamıyla tanımıştır.
Lozan Montrö Kardeşliği
Lozan ile Montrö birbirinden bağımsız iki uluslararası belge değildir. Aynı egemenlik mücadelesinin iki tamamlayıcı safhasıdır. Lozan Anadolu’nun bağımsızlığını ve kara egemenliğini tescil etmiş, Montrö ise bu egemenliği denize taşımıştır. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Lozan, Türk ordusunun kara harekâtıyla ulaştığı sınırların diplomatik tescilidir. Montrö ise değişen uluslararası şartlardan yararlanılarak aynı egemenliğin Boğazlara ve deniz jeopolitiğine taşınmasıdır. Bu nedenle Lozan’ı Montrö’den, Montrö’yü Lozan’dan ayırmak mümkün değildir. Lozan kara egemenliğinin, Montrö ise Boğazlardaki deniz egemenliğinin kurucu belgesidir. Cumhuriyet’in jeopolitik mimarisi bu iki antlaşmanın üzerine inşa edilmiştir. Sonsuza kadar yaşayacak olan da işte bu Lozan-Montrö kardeşliğidir.
Hukuk, ancak arkasında siyasi irade, askerî güç ve jeopolitik bilinç bulunduğunda egemenliği koruyabilir. Türkiye 1936’da değişen uluslararası konjonktürü doğru okuyarak, diplomatik kararlılığını yeniden doğan deniz gücüyle birleştirmiş ve Lozan’da elde edemediği Boğazlar egemenliğini savaşmadan geri almıştır. Bugün yapılması gereken de aynı stratejik aklı sürdürmek, Montrö’yü tavizsiz biçimde korurken, Ege’de Lozan’ın ihlal edilen güvenlik hükümlerini yeniden ulusal ve uluslararası gündemin merkezine taşımaktır. Çünkü Montrö’nün korunması Karadeniz’de barışın, Ege’de gayri askerî statünün savunulması ise Anadolu’nun denizden güvenliğinin ön şartıdır.
Montrö Rejiminin Barışa ve Türk Güvenliğine Etkisi
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca Lozan Antlaşması’nın Boğazlar rejimine ilişkin eksik kalan yönünü tamamlamakla kalmamış, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki tam egemenliğini yeniden tesis ederek bölgesel ve küresel deniz jeopolitiği bakımından çok yönlü stratejik kazanımlar sağlamıştır.
Bu değişiklik yalnızca Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının savunulması anlamına gelmiyordu. Montrö ile birlikte Trakya, Marmara ve Anadolu arasındaki güvenlik bütünlüğü yeniden tesis edilmiş, Türkiye’nin Avrupa ve Asya’daki toprakları arasında kesintisiz bir stratejik bağ kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılında yabancı donanmaların Boğazları zorlayarak başkenti denizden baskı altına alabildiği dönem sona ermiş, Türkiye, Boğazların savunmasını tamamen kendi iradesiyle yürütebilen egemen bir devlet konumuna ulaşmıştır. Bu yönüyle Montrö yalnızca bir geçiş sözleşmesi değil, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve devlet güvenliğini doğrudan güvence altına alan askerî ve siyasî bir egemenlik belgesidir.
Aradan geçen doksan yıl, Montrö rejiminin Karadeniz gibi yarı kapalı bir denizde dünyada benzeri az bulunan kalıcı bir deniz güvenliği ve silahların kontrolü sistemi oluşturduğunu göstermiştir. Sözleşme, ticaret gemilerinin serbest geçişini güvence altına alırken savaş gemilerinin sınıfını, tonajını, sayısını ve Karadeniz’de kalış sürelerini ayrıntılı biçimde sınırlandırarak kıyıdaş devletlerle kıyıdaş olmayan deniz güçleri arasında hassas ve dengeli bir güvenlik rejimi kurmuştur.
Böylece Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin sürekli askerî varlık oluşturması önlenmiş, Karadeniz ne tamamen kapalı bir iç denize dönüşmüş ne de Atlantik ve Pasifik’te olduğu gibi uçak gemisi görev gruplarının, büyük amfibi kuvvetlerin ve kıyıdaş olmayan donanmaların serbestçe güç intikali yapabildiği bir rekabet sahası hâline gelmiştir. Bu denge sayesinde Karadeniz, yaklaşık doksan yıldır büyük güçlerin sürekli deniz kuvveti yığınağından uzak kalmış, bölgesel istikrarın hukukî temeli Montrö, bu düzenin en önemli güvencesi ise Türkiye olmuştur. Montrö’nün Türkiye’ye sağladığı en önemli stratejik avantajlardan biri de savaş ve yakın savaş tehdidi hâllerinde karar yetkisinin büyük ölçüde Türk devletine bırakılmasıdır. Türkiye savaşan taraf olduğunda veya kendisini yakın bir savaş tehdidi altında gördüğünde, Boğazlardan savaş gemilerinin geçişini düzenleme konusunda geniş takdir yetkisine sahiptir. Bu yetki, Türkiye’nin güvenliğini başka devletlerin iradesine bırakmayan ve egemen devlet ilkesini esas alan güçlü bir koruma mekanizması oluşturmuştur.
Montrö’nün değeri yalnızca tarihsel tecrübelerle değil, yaşanan uluslararası krizlerle de defalarca doğrulanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşan devletlerin donanmalarının Boğazlardan geçişinin sınırlandırılması, Türkiye’nin savaş dışında kalmasında ve Karadeniz’in doğrudan büyük bir deniz cephesine dönüşmemesinde belirleyici rol oynamıştır. Soğuk Savaş boyunca Karadeniz, NATO ile Varşova Paktı arasındaki en hassas temas alanlarından biri olmasına rağmen, Montrö’nün getirdiği sınırlamalar sayesinde sürekli bir deniz kuvvetleri yığınağına sahne olmamıştır. Sovyetler Birliği’nin 1945 sonrasında Boğazlar üzerinde üs ve ortak savunma taleplerinde bulunması da Montrö’nün Türkiye açısından ne kadar hayati bir güvenlik kalkanı olduğunu göstermiştir.
Montrö rejiminin 21. yüzyıldaki en önemli sınavı ise kuşkusuz Rusya-Ukrayna Savaşı olmuştur. Türkiye, savaşın başlamasının ardından Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesini işleterek savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini durdurmuştur. Bu hüküm uyarınca Türkiye savaşın tarafı olmadığı sürece savaşan devletlerin savaş gemileri Boğazlardan geçememekte, yalnızca ait oldukları Karadeniz’deki üslerine dönmek isteyen gemilere istisna tanınmaktadır. Ankara’nın bu hükmü tarafsız ve tavizsiz biçimde uygulaması, bir taraftan Rusya’nın Baltık, Kuzey ve Pasifik filolarından Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini engellerken, diğer taraftan NATO ülkelerinin Karadeniz’e yeni savaş gemileri sokmasının da önüne geçmiştir. Böylece Montrö, iki tarafı da aynı hukuk düzeni içinde sınırlayan tarafsız bir güvenlik mekanizması olarak işlemiş; Karadeniz’in küresel deniz güçlerinin sınırsız askerî rekabet alanına dönüşmesini önlemiştir. Bu uygulama, aradan doksan yıl geçmiş olmasına rağmen Montrö’nün kriz dönemlerinde dahi etkin biçimde uygulanabilen en başarılı bölgesel güvenlik rejimlerinden biri olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu tarihsel tecrübe, Türkiye’nin Karadeniz politikasının temel ilkesini de doğrulamaktadır. Karadeniz’in güvenliği esas olarak kıyıdaş devletlerin ortak sorumluluğu olmalıdır. Türkiye’nin devlet politikası Karadeniz’i dış güçlerin sınırsız askerî rekabetinden uzak tutan, kıyıdaş ülkeler arasında bölgesel sahiplenmeyi ve iş birliğini esas alan bir anlayış üzerine kurulmalıdır. Karadeniz Uyumu Harekâtı ile BLACKSEAFOR gibi kıyıdaş merkezli girişimler bu yaklaşımın başarılı örnekleri olmuş, temel ilkenin Karadeniz’in Karadeniz’e kıyısı olan devletler tarafından korunması olduğu bir kez daha görülmüştür.
Lozan Antlaşması kapitülasyonları kaldırarak Türkiye’nin ekonomik ve siyasî bağımsızlığının temelini atmış; Montrö ise Boğazlar üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis ederek Cumhuriyet’in deniz güvenliği mimarisini tamamlamıştır. Bu bakımdan iki antlaşma birbirinin alternatifi değil, Cumhuriyet’in egemenlik inşasının birbirini tamamlayan iki büyük aşamasıdır. Lozan Anadolu’daki askerî zaferi uluslararası hukuk bakımından meşrulaştırmış, Montrö ise deniz jeopolitiğinde eksik kalan en kritik egemenlik halkasını tamamlamıştır.
Bununla birlikte Türkiye’nin deniz jeopolitiğinde çözülmemiş önemli bir güvenlik sorunu varlığını sürdürmektedir. Bugün Boğazlar üzerindeki egemenlik Montrö ile güvence altına alınmış, Karadeniz’de dış deniz güçlerini sınırlayan kalıcı bir güvenlik rejimi kurulmuş ve Trakya ile Anadolu arasındaki stratejik bütünlük sağlamlaştırılmıştır. Buna karşılık Anadolu kıyılarının hemen karşısındaki Doğu Ege adalarının Lozan Antlaşması’nda öngörülen gayri askerî statülerine rağmen ağır silahlarla donatılması, hava ve deniz üslerine dönüştürülmesi ve Türkiye’ye karşı ileri askerî mevziler olarak kullanılması, Türkiye’nin güvenlik mimarisindeki en önemli açık alanlardan birini oluşturmaktadır. Bu nedenle Doğu Ege adalarının statüsü, yalnızca uluslararası hukuk bakımından değil, Türkiye’nin ulusal güvenliği ve deniz jeopolitiği açısından da 21. yüzyılın en önemli stratejik sorunlarından biri olmaya devam etmektedir.
Sonuç
Lozan ve Montrö, birbirinden bağımsız iki diplomatik başarı değil, Türk devletinin egemenlik mücadelesinin birbirini tamamlayan iki tarihî aşamasıdır. Lozan, Millî Mücadele’nin kara zaferini uluslararası hukukta tescil ederek Türkiye’nin siyasi ve ekonomik bağımsızlığının temelini atmış; Montrö ise bu bağımsızlığı deniz jeopolitiğine taşıyarak Boğazlar üzerindeki tam egemenliği yeniden kurmuştur. Biri olmadan Cumhuriyet’in kara güvenliği, diğeri olmadan deniz güvenliği eksik kalır.
Ancak bu iki büyük tarihî kazanımın en önemli öğretisi yalnızca geçmişi anlamak değildir. Asıl ders, uluslararası hukukun tek başına egemenlik üretmediğidir. Hukuk ancak arkasında askerî güç, ekonomik yetenek, siyasi irade ve bunları yönlendiren jeopolitik akıl bulunduğu ölçüde kalıcıdır. Lozan’da donanmasızlığın sınırlandırdığı deniz egemenliği, on üç yıl içinde yeniden inşa edilen Cumhuriyet Donanması sayesinde Montrö’de diplomasi yoluyla geri kazanılmıştır. Bu nedenle Montrö’nün gerçek mimarı yalnızca başarılı diplomasi değil, aynı zamanda Gölcük’te yeniden doğan Türk Donanmasıdır.
21. yüzyılda Türkiye’nin önündeki görev de aynıdır. Montrö’yü tavizsiz biçimde korumak, Karadeniz’i kıyıdaşlık ilkesi temelinde dış güçlerin sınırsız askerî rekabetinden uzak tutmak ve Lozan’ın Doğu Ege adalarına ilişkin güvenlik hükümlerinin ihlal edilmesine karşı ulusal iradeyi kararlılıkla sürdürmek, aynı stratejik düşüncenin doğal devamıdır. Çünkü denizlerde egemenlik bir kez kazanılıp sonsuza kadar korunan bir hak değil, her neslin yeniden üretmek zorunda olduğu millî bir güç unsurudur.
Tarih, deniz gücü olmayan devletlerin diplomasi masasında eksik kaldığını, güçlü donanmaya, sağlam ekonomiye ve stratejik vizyona sahip devletlerin ise uluslararası hukuku kendi lehlerine şekillendirebildiğini göstermektedir. Lozan’ın arkasında Büyük Taarruzun süvari, topçu ve piyadesi, Montrö’nün arkasında yeniden doğan Cumhuriyet Donanması vardı. Türkiye’nin gelecekte Mavi Vatan’daki hak ve menfaatlerini koruyabilmesinin teminatı da aynı gerçeğe bağlıdır.
Çok Okunanlar
İsmail Kartal Gornik Zabrze maçı öncesi açıklamalarda bulundu
İspanya zirveye çıktı, Türkiye 27. sıraya geriledi
Gözaltına alınan Fatma Kaplan Hürriyet'ten ilk açıklama
Oğuzhan Uğur’un savcılık ifadesi tamamlandı
İspanya’daki kutlamalarda trajedi
Teröristbaşı 'Siyasetçi' mi olacakmış?!
Lamine Yamal'dan Trump'a dikkat çeken hareket!
C.H.P neler yapacak?
Lozan’dan Montrö’ye Akdenizli Türk’ün yeniden doğuşu
Yeryüzünün bütün utancı tek bir domatesin içine sığar mı?