Cumhuriyet’i kuran Kemalizm, Türkiye’yi 21. yüzyılın büyük güç rekabetinde yeniden yükseltecek ve hak ettiği jeopolitik konuma taşıyacak ölümsüz kurucu devlet felsefesidir.
Küresel düzen geri dönülmez biçimde değişmiştir. Yaklaşık seksen yıl boyunca Amerikan askerî, ekonomik ve mali üstünlüğüne dayanan uluslararası sistem çözülme ve çökme sürecine girmiştir. 1945 sonrasında “Pax Americana“ olarak sunulan düzen, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte giderek “Bellum Americana“ya, yani savaşlar ve krizler üzerinden sürdürülen bir hegemonya dönemine dönüşmüştür. Yugoslavya’nın parçalanması, Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’nin yıkımı, renkli devrimler, ekonomik yaptırımlar, vekâlet savaşları ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesi bu dönemin kilometre taşları olmuştur. 2023 sonundan itibaren Gazze’de yaşanan kitlesel yıkım ve soykırım ise yalnızca bir insani trajedi değil, aynı zamanda “kural temelli düzen” söyleminin kendi kurucuları tarafından fiilen terk edildiğinin en açık göstergesidir. Uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler sisteminin, Cenevre Sözleşmelerinin ve devlet egemenliği ilkesinin büyük güçlerin siyasi tercihleri karşısında işlevsiz kalması, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin meşruiyetini ağır biçimde aşındırmıştır.
2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, 2023 sonrasında Gazze’de yaşananlar, Kızıldeniz’de deniz ulaştırmasına yönelik saldırılar ve nihayet 2025 yılında yaşanan 12 Gün İran Savaşı ile onu takip eden 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan İran, İsrail ve ABD savaşı ile yeni bölgesel çatışmalar, gerek harplerin gerekse uluslararası sistemin eski kurallarla işlemediğini ortaya koymuştur. Devletler hukukundan çok askerî güç, üretim kapasitesi, teknoloji, enerji güvenliği ve jeopolitik dayanıklılık belirleyici hâle gelmiştir. Dünya yeniden güç dengelerine dayalı klasik jeopolitiğe dönmektedir. Bu süreçte coğrafyanın silahlaşması ve eskatolojinin güçlenmesi dikkat çekicidir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu en önemli jeopolitik gerçek, Karadeniz ile Akdeniz’in yeniden küresel güç mücadelesinin ana jeostratejik sahnesi hâline gelmiş olmasıdır. Bu mücadelenin merkezinde, Rusya’nın stratejik olarak zayıflatılması veya parçalanması, Çin’in çevrelenerek küresel yükselişinin sınırlandırılması ve İsrail’in jeopolitik hedefleriyle birlikte eskatolojik vizyonunu destekleyen bölgesel düzenin tesis edilmesi yer almaktadır. ABD, Avrupa Birliği ve NATO tarafından temsil edilen kolektif Batı ile buna karşı şekillenen direniş ekseni arasındaki rekabet, Karadeniz ve Akdeniz havzasını 21. yüzyılın belirleyici jeopolitik mücadele alanına dönüştürmüştür.
Akdeniz yalnızca Avrupa ile Asya ve Afrika arasında uzanan bir iç deniz değildir. Karadeniz’i Türk Boğazları üzerinden Avrasya’nın içlerine, Süveyş Kanalı aracılığıyla Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Hint-Pasifik’e, Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlantik’e bağlayan küresel deniz sisteminin merkezidir. Başka bir ifadeyle Akdeniz, Avrasya’nın denizden açılan kilididir. Bu kilidi kontrol eden güç, yalnızca Doğu Akdeniz’i değil, Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrasya’nın jeopolitik dengesini de etkileyebilmektedir. Bu nedenle 21. yüzyılda İsrail ile Türkiye arasındaki rekabet, geçici diplomatik krizlerin çok ötesine geçmiş, geri dönüşü son derece güç olan yapısal bir jeopolitik rekabete dönüşmüştür. Gazze savaşı, Suriye’nin geleceği, Mavi Vatan, Doğu Akdeniz enerji havzaları, Kıbrıs Levant kıyıları, yeni ulaştırma koridorları ve deniz yetki alanları artık Ankara ile Tel Aviv’in aynı stratejik sahada karşı karşıya geldiğini göstermektedir. İsrail, güvenliği için Doğu Akdeniz’de tartışmasız bir deniz ve hava üstünlüğü ile Anadolu’nun güneyinde kendisine meydan okuyabilecek hiçbir bölgesel gücün ortaya çıkmamasını hayati çıkar olarak görmektedir. Türkiye ise Mavi Vatan’ın korunmasını, KKTC’nin güvenliğini ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını ulusal egemenliğinin ayrılmaz parçası kabul etmektedir. Bu iki yaklaşımın aynı jeopolitik coğrafyada uzlaşması her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.
İsrail’in bu rekabette en büyük stratejik avantajı, yalnızca sahip olduğu askerî ve teknolojik kapasite değildir. Aynı zamanda Washington üzerindeki güçlü siyasi etkisi sayesinde ABD’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz politikalarının şekillenmesinde belirleyici bir ağırlığa sahip olmasıdır. ABD ile İsrail’in güvenlik çıkarları uzun yıllardır büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle Washington’un bölgesel askerî konuşlanmaları, enerji politikaları, Doğu Akdeniz’deki diplomatik girişimleri ve bölgesel ittifak arayışları çoğu zaman İsrail’in güvenlik önceliklerinden bağımsız değerlendirilememektedir. Son yıllarda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu stratejik mimariye dâhil edilmesiyle birlikte, Türkiye’nin karşısında yalnızca ikili ilişkiler düzeyinde değil, Atlantik sistemi tarafından desteklenen yeni bir Doğu Akdeniz ekseni oluşmuştur. Dedeağaç’tan Girit’e, Suda Körfezi’nden Güney Kıbrıs’taki askerî yapılanmalara, İsrail ile Yunanistan arasında hızla gelişen askerî iş birliğinden GKRY ile kurulan enerji ve güvenlik ortaklıklarına kadar uzanan bu jeopolitik hat, Türkiye’nin Mavi Vatan doktrini ile Avrasya’ya açılan deniz kapısını sınırlamayı hedefleyen uzun vadeli bir çevreleme stratejisi görünümü kazanmıştır. Dolayısıyla sorun artık yalnızca Ege’deki birkaç ada, Kıbrıs sorunu veya doğal gaz sahaları değildir. Mücadele, Avrasya’nın kilidini oluşturan Akdeniz’in geleceği üzerinedir.
GÜCÜ AŞINAN ABD
Uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün temel nedeni yalnızca Çin, Rusya ve diğer yükselen güçlerin yükselişi değildir. Asıl belirleyici unsur, Soğuk Savaş sonrasında tek kutuplu düzeni kuran Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gücünün aşınmasıdır. Washington hâlâ dünyanın en büyük askerî bütçesine, en geniş ittifak ağına ve en güçlü finans sistemine sahip olsa da artık aynı anda Avrupa, Orta Doğu ve Hint-Pasifik’te uzun süreli stratejik rekabeti sürdürebilecek sınırsız kapasiteye sahip değildir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD öncülüğündeki liberal Batı, Amerikan yaşam tarzını, neo-liberal kapitalizmi ve liberal demokrasiyi evrensel medeniyet modeli olarak sunmuş, hatta “tarihin sonu” ilan edilmiştir. Ancak geçen otuz beş yıl bu iddianın gerçekleşmediğini ortaya koymuştur. Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Suriye’ye, Ukrayna’dan Gazze’ye, Hürmüz’den Tayvan’a uzanan krizler zinciri, küresel barışı tesis etmek yerine istikrarsızlığı derinleştirmiş; Pax Americana’nın Roma, Britanya ve hatta Osmanlı barış dönemleriyle kıyaslandığında oldukça kısa ömürlü olduğu anlaşılmıştır. Bugün ABD ve Anglosakson jeopolitiği, yükselen çok kutuplu güç dengesini kabullenmek yerine üstünlüğünü koruyabilmek amacıyla kriz ve savaşları dış politikanın temel araçlarından biri olarak kullanmaktadır. NATO’nun doğuya genişlemesi, Tayvan Boğazı’ndaki askerî baskı, Kızıldeniz’deki operasyonlar, İran’a yönelik yaptırımlar ve İsrail’in güvenliğini önceleyen bölgesel strateji bu yaklaşımın farklı cephelerini oluşturmaktadır. İki okyanusun sağladığı coğrafi güvenliğin avantajıyla Avrasya çevresinde sürekli baskı kuşakları oluşturarak rakiplerini yıpratma stratejisi ise artık beklenen sonucu vermemektedir.
Rusya ile Çin arasındaki kapsamlı stratejik ortaklık, BRICS’in genişlemesi, Avrasya ulaştırma koridorlarının gelişmesi ve Çin’in deniz gücündeki hızlı yükselişi, Soğuk Savaş sonrasında kurulan güç dengesini kökten değiştirmiştir. Buna karşılık ABD, Avrupa’da Rusya’yı çevrelemeye, Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğini sağlamaya ve Hint-Pasifik’te Çin’i dengelemeye çalışırken askerî, ekonomik ve diplomatik kaynaklarını aynı anda üç ayrı cephede tüketmektedir. Tarih boyunca hiçbir büyük güç, ekonomik ve sanayi kapasitesiyle desteklenmeyen küresel askerî yayılımını uzun süre sürdürememiştir. Bugün Washington’un karşı karşıya bulunduğu temel sorun da budur.
Bu stratejik aşınmanın arkasında yalnızca dış politika tercihleri değil, giderek derinleşen yapısal sorunlar bulunmaktadır. 1945’te küresel imalatın %52’sini kontrol eden ABD bugün %18’e gerilemiş, liderliği Çin’e bırakmıştır. Yıllık 1,2 trilyon dolar faiz ödemesi ile 41 trilyon doları aşan kamu borcu ve artan faiz yüküyle tarihinin en ağır mali baskılarından birini yaşarken, gelir dağılımındaki eşitsizlik, iç savaştan bu yana görülmemiş ölçüde siyasî kutuplaşma, toplumsal güven bunalımı ve sanayisizleşme süreci ülkenin ekonomik ve toplumsal dayanıklılığını zayıflatmaktadır. Savunma sanayii de benzer sorunlarla karşı karşıyadır. Özellikle deniz gücü alanında gemi inşa kapasitesinin azalması, tersane altyapısındaki yetersizlik, bakım-onarım gecikmeleri ve nitelikli iş gücü eksikliği, dünyanın en büyük donanmasının uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir savaşı sürdürebilme kapasitesini sınırlamaktadır.
Rusya-Ukrayna Savaşı, Amerikan ve Avrupa savunma sanayiinin mühimmat üretim kapasitesinin sınırlarını ortaya koymuştur. Kızıldeniz’de Husilere karşı yürütülen deniz harekâtı ile 2026 İran Savaşı ise Patriot, THAAD, Standard ve Tomahawk gibi yüksek teknoloji mühimmat stoklarının beklenenden çok daha hızlı tükenebildiğini göstermiştir. Sorun yalnızca kaç füzenin üretildiği değil, savaş sırasında bunların hangi hızla yeniden üretilebildiği, cepheye ulaştırılabildiği ve boşalan stokların ne kadar sürede ikmal edilebildiğidir. Geleceğin yüksek yoğunluklu savaşlarında belirleyici unsur artık platform sayısından çok sanayi üretim kapasitesi, mühimmat stoku ve lojistik sürdürülebilirlik olacaktır. Bu nedenle Pasifik’te Çin ile yaşanabilecek uzun süreli bir çatışmanın maliyeti ve sürdürülebilirliği Washington açısından her zamankinden daha fazla tartışma konusu hâline gelmiştir.
Bir dönem küresel deniz ulaştırma yollarının ve stratejik boğazların tartışmasız garantörü olan Amerika Birleşik Devletleri, bugün Hürmüz ve Bab ül Mendep gibi kritik dar geçitlerde dahi mutlak hareket serbestisine sahip değildir. Sonuç olarak ABD’nin güç kaybı mutlak değil görecelidir, ancak yükselen Asya karşısında yaşanan bu göreceli aşınma, Washington’un aynı anda birden fazla cephede askerî üstünlüğünü sürdürme ve krizleri yönetme kapasitesini giderek daraltmakta, uluslararası sistemi tek kutuplu düzenden çok kutuplu güç dengesine doğru hızlandıran temel dinamiklerden biri hâline gelmektedir.
TÜRKİYE VE ATLANTİK PARADİGMASININ SONU
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik tablo, Soğuk Savaş’ın güvenlik mimarisinin artık sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan enerji ve deniz yetki alanı girişimleri, İsrail ile artan askeri ve siyasi rekabet, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki güvenlik tehditleri, Dicle-Fırat havzasındaki bağımsız Kürdistan baskıları, Karadeniz’de bozulan barış ve istikrar ortamı, Libya ve Somali’deki güç mücadelesi ve Ege’de derinleşen anlaşmazlıklar, Türkiye’nin çevresindeki stratejik kuşatmanın farklı cephelerde aynı anda hissedildiğini ortaya koymaktadır. PKK terörü, FETÖ yapılanması ve dış müdahale girişimleri de iç güvenlik ile dış jeopolitiğin birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini göstermiştir. Türkiye açısından temel konu geçmiş ittifak tercihlerini tartışmak değil, değişen çok kutuplu dünya düzeninde millî çıkarlarını esas alan bağımsız bir jeopolitik paradigma geliştirmektir. Bu nedenle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında tartışılması gereken asıl soru, Türkiye’nin herhangi bir güç merkezinin uzantısı olmadan stratejik inisiyatifini nasıl yeniden kazanacağıdır. Nasıl cevabı Kemalizm’dir.
YENİ PARADİGMA İHTİYACI
Küresel güç dengelerinin hızla değiştiği, tek kutuplu düzenin yerini çok kutuplu rekabete bıraktığı 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde Türkiye’nin de stratejik önceliklerini yeniden tanımlaması kaçınılmaz hâle gelmiştir. Tarih, büyük güç geçişlerinin yaşandığı dönemlerde statükoya bağlı kalan devletlerin ağır bedeller ödediğini göstermektedir. Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı sonrasında Britanya İmparatorluğu küresel üstünlüğünü giderek Amerika Birleşik Devletleri’ne bırakmışsa, bugün de Amerikan merkezli uluslararası sistem göreceli bir güç aşınması yaşarken yeni güç merkezleri dünya siyasetinde daha belirleyici hâle gelmektedir. Bu değişim, Türkiye açısından yalnızca uluslararası sistemde yaşanan bir dönüşüm değildir, aynı zamanda tarihî bir fırsat penceresidir. Anadolu, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Orta Asya’nın kesişme noktasında bulunan Türkiye, hiçbir güç merkezinin doğal uzantısı değildir. Jeopolitiği, tarihî birikimi, üretim potansiyeli ve devlet geleneği, ülkeyi Doğu ile Batı arasında tercih yapmak zorunda olan değil, her iki yönle de millî çıkarları temelinde dengeli ilişkiler kurabilecek özgün bir konuma yerleştirmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin gelecekteki dış ve güvenlik politikası ideolojik bağlılıklar üzerine değil, akıl, jeopolitik gerçekçilik, millî çıkar, ekonomik üretim gücü ve stratejik özerklik esasları üzerine inşa edilmelidir. Değişen uluslararası dengeler karşısında hiçbir ittifakın otomatik uzantısı hâline gelmeden, tüm güç merkezleriyle karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler geliştirebilen çok yönlü bir dış politika, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının temel devlet stratejisi olmak zorundadır.
Bunun doğal sonucu olarak ne Türk kanı ne de Türk milletinin ekonomik kaynakları, Türkiye’nin doğrudan millî çıkarlarıyla ilgisi bulunmayan jeopolitik mücadelelerde tüketilmelidir. Ekonomik kırılganlıklar dış politika tavizleriyle giderilmeye çalışılmamalı, güvenlik kaygıları ise dış bağımlılığı artıracak yeni ilişki ağlarının gerekçesi hâline getirilmemelidir. Türkiye, kaderini başkalarının stratejik önceliklerine göre değil, kendi tarihinden, coğrafyasından ve millî çıkarlarından hareketle belirlemek zorundadır. Çünkü yeni dünya düzeninde bağımsızlığın ölçüsü yalnızca askerî güç değildir. Üretim kapasitesi, teknoloji, enerji güvenliği, deniz hâkimiyeti, gıda arzı, mali dayanıklılık ve toplumsal birlik de millî gücün ayrılmaz unsurları hâline gelmiştir. Türkiye’nin önündeki temel sorun, bu unsurları ortak bir devlet aklı altında yeniden birleştirebilmektir. İşte bu noktada Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ve Kemalist devlet anlayışı, yalnızca tarihî bir miras değil, 21. yüzyılın jeopolitik gerçeklerine uygun stratejik bir yol haritası olarak yeniden önem kazanmaktadır.
BU ROTANIN ADI KEMALİZM’DİR
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yeni stratejik paradigmanın adı Kemalizm’dir. Ancak Kemalizm, yıllar boyunca daraltıldığı gibi yalnızca Atatürk sevgisini ifade eden sembolik bir kimlik, resmî törenlere indirgenmiş bir devlet geleneği veya şekilci bir Atatürkçülük değildir. Kemalizm, bağımsız devlet aklının, jeopolitik gerçekçiliğin, bilim ve aklın rehberliğinde millî gücü örgütleyebilen bir yönetim felsefesidir. Cumhuriyet’i kuran kadroların, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir ulus devlet yaratmasını sağlayan stratejik düşüncenin adıdır.
Zaman içinde Kemalizm kavramı bilinçli veya bilinçsiz biçimde içi boşaltılmış bir Atatürkçülük anlayışıyla ikame edilmiş, devrimci, antiemperyalist ve jeopolitik boyutu büyük ölçüde geri plana itilmiştir. Oysa Kemalizm’in özü, belirli tarihî uygulamaları tekrar etmek değil, değişen dünya şartları karşısında tam bağımsızlık ilkesini koruyarak Cumhuriyet’i sürekli geliştirebilmektir. Bu yönüyle Kemalizm, geçmişe ait donmuş bir ideoloji değil, geleceğe yönelen dinamik bir devlet anlayışıdır. Dikkat çekicidir ki “Kemalist” kavramı ilk kez Cumhuriyet’i kuranlar tarafından değil, Millî Mücadele’ye karşı çıkan yabancı çevreler tarafından kullanılmıştır. Onlar için Kemalist, Sevr’i reddeden, emperyalizme direnen ve Anadolu’da yeni bir devlet kurmayı başaran iradenin adıdır. Zamanla bu kavram, yalnızca Mustafa Kemal’in takipçilerini değil, tam bağımsızlığı, millî egemenliği ve çağdaşlaşmayı birlikte savunan bir siyasal düşünceyi ifade etmeye başlamıştır.
Bugün de değişen tek şey kavganın özü değildir. Bir asır önce Türkiye’yi askerî işgal yoluyla denetim altına almak isteyen güç anlayışı, 21. yüzyılda ekonomik bağımlılık, teknoloji, finans, vekâlet savaşları, yaptırımlar, bilgi operasyonları ve jeopolitik kuşatma yöntemleriyle varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Kemalizm yalnızca Cumhuriyet’in kuruluş döneminin değil, yeni çok kutuplu dünya düzeninde Türkiye’nin bağımsızlığını koruyabilmesinin de en güçlü stratejik referansıdır. Kemalizm, geçmişe özlem duymanın değil, geleceği bağımsız, güçlü ve çağdaş bir Türkiye olarak inşa etmenin adıdır.
KEMALİST REÇETE ESASTIR
Güvenli, müreffeh, üretken ve Atatürk’ün ifadesiyle muasır medeniyet seviyesine ulaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti idealine, ancak Kemalizm’in temel ilkelerinin 21. yüzyılın şartlarına uygun biçimde yeniden yorumlanması ve uygulanmasıyla erişilebilir. Çünkü Kemalizm, yalnızca bir bağımsızlık mücadelesinin ürünü değil, aynı zamanda çağdaş devlet inşasının, ekonomik kalkınmanın, bilimsel düşüncenin ve toplumsal dönüşümün bütüncül bir programıdır. Bugün Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu çağdaş yaşamın sunduğu imkânlardan yararlanmak istemektedir. Ancak çağdaşlık yalnızca teknolojik ürünleri tüketmek, yüksek gelir elde etmek veya modern şehirlerde konfor içinde yaşamak değildir. Gerçek çağdaşlaşma, aklın dogmanın önüne geçtiği, bilimin karar alma süreçlerine yön verdiği, hukukun üstünlüğünün tesis edildiği, kadın ile erkeğin eşit fırsatlara sahip olduğu, üretimin tüketimin önüne geçtiği ve vatandaşın devlete değil, devletin vatandaşa hizmet ettiği bir toplumsal düzendir.
Son yarım yüzyılda yaşanan ideolojik kutuplaşmalar, popülist siyaset ve kimlik merkezli tartışmalar, Türkiye’nin enerjisinin önemli bölümünü iç çekişmelere yöneltmiştir. Bu süreçte din, etnik kimlik ve ideolojik aidiyetler, çoğu zaman siyasetin temel rekabet alanı hâline getirilmiş, eğitimden ekonomiye, bilimden üretime kadar pek çok stratejik öncelikler ikinci plana itilmiştir. Oysa 21. yüzyılda devletlerin gücü, toplumlarını ne ölçüde ortak bir millî hedef etrafında birleştirebildikleriyle ölçülmektedir.
Kemalizm’in temel ilkeleri olan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik, birbirinden bağımsız altı siyasi slogan değildir. Bunlar, modern Türk devletinin millî egemenliğini, toplumsal bütünlüğünü, ekonomik bağımsızlığını, bilimsel gelişimini ve sürekli yenilenme iradesini birlikte ayakta tutan tamamlayıcı ilkelerdir. Bu ilkelerden herhangi birinin zayıflaması, diğerlerinin de zaman içinde aşınmasına yol açmaktadır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, geçmiş tartışmalarını yeniden üretmek değil, Cumhuriyet’in kurucu felsefesini 21. yüzyılın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yorumlayabilmektir. Yapay zekâdan uzay teknolojilerine, deniz jeopolitiğinden enerji güvenliğine, üretim ekonomisinden eğitim reformuna kadar uzanan yeni çağın meydan okumaları, ancak aklı, bilimi, planlamayı, üretimi ve tam bağımsızlığı esas alan bir devlet anlayışıyla karşılanabilir. İşte bu nedenle Kemalizm, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluş döneminin değil, Türkiye’nin ikinci yüzyılında da millî birliğin, ekonomik kalkınmanın, toplumsal adaletin ve jeopolitik bağımsızlığın en güçlü stratejik referansıdır. 21. yüzyılın Türkiye’si için Kemalizm geçmişin hatırası değil, geleceğin devlet aklıdır.
KEMALİZM’İN TEMELİ CUMHURİYETTİR
Kemalizm, yalnızca Cumhuriyet’i kuran kadroların tarihî tecrübesi değil, aynı zamanda geleceği inşa etmeyi hedefleyen bir devlet felsefesidir. Temelinde Cumhuriyet vardır. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, akıl ve bilimin devlet yönetimine rehberlik ettiği, tam bağımsızlığın vazgeçilmez ilke kabul edildiği çağdaş ulus devlet anlayışı vardır. Bu nedenle Kemalizm, geçmişi korumaya çalışan statik bir ideoloji değil, değişen dünya şartlarına uyum sağlayarak Cumhuriyeti sürekli geliştirmeyi amaçlayan dinamik bir çağdaşlaşma projesidir. Cumhuriyet’in ilk on beş yılında gerçekleştirilen devrimler ve dönüşüm, yalnızca yeni bir devletin kurulması değil, Türk tarihinin en büyük modernleşme hamlesidir. Yüzyıllar boyunca savaşlar, ekonomik gerilik ve dış müdahaleler nedeniyle geri kalan ve nerdeyse orta çağda kalan bir toplum eğitimden hukuka, ekonomiden kültüre, kadın haklarından devlet yönetimine kadar uzanan köklü reformlarla çok kısa bir süre içinde çağdaş dünyanın parçası hâline getirilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle Kemalizm herhangi bir sınıfın, zümrenin veya ideolojik grubun değil, bütün Türk milletinin ortak geleceğini inşa etmeyi hedefleyen millî bir kalkınma ve devletleşme programıdır.
Kemalizm’in en önemli özelliği, dışarıdan ithal edilmiş bir ideoloji olmamasıdır. Liberalizm, Marksizm, sosyal demokrasi, faşizm ya da siyasal İslam gibi başka coğrafyaların tarihî şartlarında şekillenmiş düşünce sistemlerinden farklı olarak Kemalizm, Türk milletinin Millî Mücadele yıllarında karşılaştığı varlık-yokluk mücadelesinin içinden doğmuştur. Bu nedenle teoriden pratiğe değil, hayatın dayattığı zorunluluklardan devlet felsefesine ulaşan özgün bir tarihî tecrübeyi temsil eder. Onun meşruiyet kaynağı yabancı düşünce ekolleri değil, Türk milletinin bağımsızlık iradesidir. Cumhuriyet de bu iradenin somutlaşmış eseridir. Çanakkale’deki direniş, Kut ül-Amare’de kazanılan zafer, 13 Kasım 1918’de işgal altındaki İstanbul’da Mustafa Kemal’in dile getirdiği “Geldikleri gibi giderler.” sözü, Amasya’da başlayan millî irade, Erzurum ve Sivas kongreleri, İnönü’de kazanılan güven, Sakarya’da verilen ölüm kalım mücadelesi, İnebolu’dan Anadolu’ya taşınan cephane, Küre Dağları’nı aşan kağnılar, Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de denizle buluşan zafer, Cumhuriyet’in tarihî temel taşlarıdır. Cumhuriyet, yalnızca askerî bir zaferin değil, millet egemenliğinin, bağımsızlığın ve çağdaşlaşma iradesinin siyasî ifadesidir.
Bu yönüyle Cumhuriyet ve Kemalizm, Türk tarihinin en büyük devlet eseridir. Bilimin hurafeye, aklın dogmaya, vatandaşın kulluğa, millî egemenliğin emperyalizme üstün geldiği büyük bir medeniyet hamlesidir. Aynı zamanda yaklaşık dört asırlık askerî, ekonomik ve teknolojik geri kalmışlığı aşma iradesinin manifestosudur. Merhum Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın şu değerlendirmesi, Kemalizm’in özünü en doğru biçimde ortaya koymaktadır:
“Kemalizm ne Atatürk’ün bekçiliği ne de 1920 koşullarında yapılmış olanların toplamıdır. Kemalizm, demokratik toplumcu öze sahip, sürekli devrimcilik ilkesine dayalı bir çağdaşlaşma ideolojisidir. Kemalizm Batı’nın desteğiyle değil, Batı’ya rağmen bir uygarlaşma hareketidir. Cumhuriyetin temelinde yatan felsefe insancıldır, ilericidir.”
Bugün de bu tanım geçerliliğini korumaktadır. Çünkü Kemalizm’in asıl amacı geçmişi kutsamak değil, Cumhuriyet’i değişen dünya şartlarına uyum sağlayacak şekilde sürekli yenileyerek Türk milletinin bağımsızlığını, refahını ve çağdaş uygarlık hedefini güvence altına almaktır.
ALTI OK TÜK MİLLETİNİNDİR
Kemalizm’in kurumsal temeli, Cumhuriyet Halk Partisi’nin simgesi olan Altı Ok’ta somutlaşmıştır. Ancak Altı Ok, çoğu zaman yalnızca tarihî bir parti programı veya Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait siyasi ilkeler olarak değerlendirilmektedir. Oysa bu altı ilke, modern Türk devletinin millî gücünü oluşturan tamamlayıcı unsurlardır. Türk milletine aittir. Cumhuriyetçilik devletin meşruiyetini, milliyetçilik millî bütünlüğünü, halkçılık toplumsal dayanışmayı, devletçilik ekonomik bağımsızlığı, laiklik akıl ve bilimin rehberliğini, devrimcilik ise sürekli yenilenme iradesini temsil eder. Altı Ok birbirinden bağımsız değil, birbirini tamamlayan stratejik bir devlet modelidir.
Cumhuriyetçilik ve milliyetçilik, Türk milletini ortak vatandaşlık kimliği altında birleştirerek ulus devleti güvence altına almıştır. Halkçılık, toplumsal adalet ile millî dayanışmayı, devletçilik, stratejik sektörlerde millî üretim kapasitesini ve ekonomik bağımsızlığı, laiklik, devlet yönetimini dogmalardan arındırarak aklı ve bilimi karar süreçlerinin merkezine yerleştirmiştir. Devrimcilik ise Cumhuriyet’i donmuş bir yapı olmaktan çıkarıp değişen dünya şartlarına sürekli uyum sağlayabilen dinamik bir devlet anlayışına dönüştürmüştür.
Bugün 21. yüzyılın jeopolitiğinde Altı Ok’un anlamı daha da büyümüştür. Yapay zekâ, ileri teknoloji, enerji güvenliği, deniz jeopolitiği, uzay, siber güvenlik ve savunma sanayi çağında devletlerin başarısı yalnızca askerî güçleriyle değil, bilim üretme yetenekleri, eğitim sistemleri, sanayi altyapıları ve toplumsal bütünlükleriyle ölçülmektedir. Altı Ok’un her biri, bu yeni çağın ihtiyaç duyduğu devlet kapasitesini oluşturan temel sütunlar olmaya devam etmektedir.
LAİKLİK, ULUS DEVLET VE SÜREKLİ DEVRİM
Kemalizm, Millî Mücadele’nin yarattığı ortak vatan bilinci üzerinde yükselmiştir. Çanakkale’den Büyük Taarruza uzanan askerî başarılar, yalnızca işgalin sona ermesini değil, farklı kökenlerden gelen Anadolu insanının ortak bir millî kimlik etrafında birleşmesini sağlamıştır. Cumhuriyet, etnik, mezhepsel veya bölgesel aidiyetleri aşan ortak vatandaşlık anlayışıyla modern Türk ulusunu inşa etmiştir. Bu nedenle Kemalist milliyetçilik, dışlayıcı değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak gelecek üzerine kurulu bir vatandaşlık milliyetçiliğidir. Bu yapının en önemli güvencesi laikliktir. Laiklik, din ve inanç karşıtlığı değil, devlet yönetiminin akıl, bilim ve hukuk temelinde yürütülmesini sağlayan anayasal ilkedir. İnancı vicdan alanına bırakarak hem din özgürlüğünü hem de devletin tarafsızlığını güvence altına alır. Böylece hiçbir inanç veya mezhep devlet gücünü tek başına kullanamaz, vatandaşlar hukuk önünde eşit kabul edilir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen devrimler de bu anlayışın doğal sonucudur. Eğitimden hukuka, ekonomiden kültüre kadar uzanan reformlar, Türk toplumunu kısa sürede çağdaş dünyanın bir parçası hâline getirmeyi hedeflemiştir. Çok partili hayata geçiş yönündeki erken girişimler ise dönemin iç ve dış şartlarının elvermemesi nedeniyle kalıcı olamamıştır. Ancak bu durum, Cumhuriyet’in temel hedefini değiştirmemiştir. Amaç, önce güçlü ve çağdaş bir devlet yapısı oluşturmak, ardından bu yapıyı demokratik kurumlarla olgunlaştırmaktır. Kemalizm’in devrimcilik ilkesi de tam bu noktada önem kazanır. Devrimcilik, geçmişi inkâr etmek değil, Cumhuriyet’i değişen dünya şartlarına göre sürekli geliştirme iradesidir. Çünkü durağan kalan devletler gerilerken kendini yenileyebilen devletler ise tarih sahnesinde varlıklarını sürdürebilir. (Bu konuda Çin en güzel örnektir. Son 25 yılda milli gelirini 14 kat arttıran Çin gerçekte Kemalizm’i en güzel uygulayan ülke olmuştur.)
HALKÇILIK: KEMALİZM’İN SOSYAL ADALET İLKESİ
Kemalizm’in en önemli ilkelerinden Halkçılık yalnızca sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum ideali değildir. Aynı zamanda bireyin mutluluğu ile toplumun ortak refahı arasında denge kuran sosyal devlet anlayışıdır. Kemalist devlet anlayışında bireyin refahı, toplumun refahından bağımsız düşünülemez. Devletin görevi yalnızca sınırlarını korumak değil, vatandaşının onurlu yaşayabileceği ekonomik ve sosyal şartları da oluşturmaktır. Bu nedenle Halkçılık, fırsat eşitliğini sağlayan, emeği koruyan, gelir dağılımındaki aşırı bozulmayı önleyen, üretimi teşvik eden ve sosyal adaleti gözeten çağdaş bir devlet ilkesidir. Bugün Türkiye’nin vahşi kapitalizmin ve acımasız neoliberalizmin etkisi altında karşı karşıya bulunduğu yüksek işsizlik, özellikle genç işsizliği, hızla derinleşen gelir eşitsizliği, çalışan yoksulluğu, geçim sıkıntısı yaşayan milyonlarca emekli, kayıt dışı ekonomi, çocuk işçiliğinin yeniden artması, kadınların iş gücüne katılımındaki yetersizlik ve fırsat eşitsizlikleri yalnızca ekonomik sorunlar değildir. Bunlar aynı zamanda Cumhuriyet’in halkçılık ilkesinin zayıflamasının sonuçlarıdır. Güçlü bir devlet, yalnızca büyük altyapı ve inşaat projeleri üreten devlet değildir, aynı zamanda emeklisini yoksulluğa mahkûm etmeyen, gençlerine gelecek sunabilen, çocuklarını eğitimden koparmayan, kadın ile erkeğe üretimde eşit fırsatlar sağlayan, emeğin sömürülmesine izin vermeyen devlettir.
Kemalist Halkçılıkta, esas olan üretim ekonomisi içinde fırsat eşitliği sağlayan, emeği koruyan, sosyal adaleti gözeten ve milletin bütün fertlerinin ortak geleceğini güvence altına alan güçlü sosyal devlettir. Çünkü millî birlik, yalnızca ortak tarih ve ortak bayrakla değil, adalet duygusuyla, refahın paylaşılmasıyla ve vatandaşın devlete olan güveniyle de ayakta kalır. Halkçılık işte bu nedenle Altı Ok’un sosyal vicdanıdır.
ATATÜRK SONRASI DÖNÜŞÜM VE KEMALİZM’DEN UZAKLAŞMA
Mustafa Kemal Atatürk’ün erken vefatıyla birlikte Cumhuriyet’in kurucu felsefesini oluşturan devrimci dinamizm giderek zayıflamaya başladı. 1937’de Altı Ok’un Anayasa’ya girmesiyle kurumsal güvence altına alınan Kemalizm, hukuki varlığını korusa da devlet yönetimindeki belirleyici etkisini zamanla kaybetti. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki sürekli devrim anlayışı yerini daha statükocu bir yaklaşıma bıraktı. Bunun önemli nedenlerinden biri, Kemalizm’in liberalizm veya sosyalizm gibi geniş bir teorik literatürden değil, Millî Mücadele ve devlet kurma pratiğinden doğmuş olmasıydı. Sonraki kuşaklar bu düşünceyi değişen dünya şartlarına uyarlamak yerine, giderek tarihî bir miras ve sembolik bir Atatürkçülük anlayışına indirgediler.
II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu sistem bu dönüşümü hızlandırdı. Truman Doktrini, Marshall Planı, Kore Savaşı ve 1952 NATO üyeliğiyle Türkiye Atlantik güvenlik sistemine eklemlendi. Bu yönelim dönemin güvenlik şartlarında anlaşılabilir olsa da uzun vadede dış ve güvenlik politikalarının Atlantik öncelikleri doğrultusunda şekillenmesine yol açtı. Süreç yalnızca dış politikayı değil, devletin askerî, siyasal ve toplumsal yapısını da etkiledi. Türkiye’nin jeopolitik hafızası Atlantik eksenine yönelirken Avrasya perspektifi büyük ölçüde geri plana itildi.
Çok partili hayata geçiş demokratikleşme açısından önemli bir adım olmakla birlikte, Soğuk Savaş’ın ideolojik rekabeti kısa sürede iç siyaseti belirledi. Demokrasi nitelikli alt yapı oluşturulmadan sandıktan çıkan oy sayısına ve gücü ele geçirenin mutlak hakimiyetine indirgendi. Devletçi kalkınma modeli zayıfladı, Köy Enstitülerinin kapatılması, toprak reformunun tamamlanamaması ve planlamacı devlet anlayışının gerilemesi bu dönüşümün ilk işaretleri oldu. 1960 sonrasında düzensiz kentleşme, popülizm ve kimlik siyaseti güç kazanırken, üretim, sanayileşme, eğitim ve teknoloji gibi Cumhuriyet’in temel hedefleri geri plana itildi. 1979 İran Devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden sonra din temelli siyaset ile etnik ayrılıkçılık güvenlik ve siyaset gündeminin merkezine yerleşti.
1980 sonrasında uygulanan neoliberal ekonomi politikaları bu dönüşümü ekonomik alanda tamamladı. Özelleştirmelerle devletin üretim kapasitesi zayıfladı, finans ve hizmet sektörü sanayinin önüne geçti, tarım ve sanayi uzun vadeli planlamadan uzaklaştı, ekonomi giderek dış finansmana bağımlı hâle geldi. Böylece Cumhuriyet’in kuruluşunda esas alınan üretim, bilim, tam bağımsızlık ve ulusal kalkınma eksenli Kemalist paradigma önemli ölçüde aşındı.
Sonuçta Türkiye, güçlü jeopolitiğine ve devlet geleneğine rağmen stratejik önceliklerini çoğu zaman kendi millî çıkarlarından ziyade Atlantik güvenlik sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda belirleyen bir ülkeye dönüştü. Kemalizm’in gerilemesi yalnızca ideolojik bir değişim değil, aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik bağımsızlığının, devlet kapasitesinin ve stratejik özerkliğinin de zayıflaması anlamına geldi.
SONUÇ: YENİ BİR JEOPOLİTİK DÖNEM BAŞLIYOR
21. yüzyılın ilk çeyreği, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin sona erdiği tarihsel bir kırılma dönemine dönüşmüştür. Amerikan merkezli tek kutuplu sistem artık sürdürülebilir değildir. Dünya yeniden güç merkezlerinin rekabet ettiği çok kutuplu bir jeopolitik düzene geçmektedir. Böyle dönemler yalnızca büyük güçlerin değil, jeopolitik konumu güçlü bölgesel devletlerin de kaderini yeniden yazdığı tarihsel fırsat dönemleridir.
Türkiye, Avrasya’nın merkezinde yer alan jeopolitiği, Türk Boğazları üzerindeki hâkimiyeti ve Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar ile Orta Doğu’yu birbirine bağlayan konumuyla, şekillenmekte olan çok kutuplu düzenin en kritik devletlerinden biridir. Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu temel jeopolitik meydan okuma, İsrail merkezli yeni Doğu Akdeniz jeopolitiği ve buna eklemlenen Atlantik güvenlik mimarisidir. Bu eksen, Türkiye’nin Mavi Vatan doktrinini sınırlandırmayı, KKTC’nin stratejik önemini azaltmayı ve Doğu Akdeniz’in enerji ile ulaştırma koridorlarını kontrol altında tutmayı hedeflemektedir. Ancak önceki bölümlerde ortaya konulduğu gibi, ABD’nin askerî, ekonomik ve lojistik kapasitesindeki göreceli aşınma, bu stratejinin uygulanabilirliğini de giderek sınırlandırmaktadır. Bu durum Türkiye açısından yalnızca bir güç boşluğu değil, aynı zamanda tarihî bir stratejik fırsat penceresi yaratmaktadır. Tarih, büyük güç geçişlerinin yaşandığı dönemlerde değişen jeopolitiği doğru okuyabilen devletlerin yükseldiğini göstermektedir. Mustafa Kemal Atatürk, Mondros sonrasında yalnızca devletin yenilgisine odaklanmamış, I. Dünya Savaşı’nın galiplerinin mutlak bir düzen kuramayacağını, İngiliz İmparatorluğu’nun askerî zaferine rağmen ekonomik ve stratejik bakımdan yıprandığını, emperyal sistemin eski gücüyle sürdürülemeyeceğini öngörmüştür.
Millî Mücadele, işte bu jeopolitik muhakemenin eseridir. Bugün de dünya benzer bir güç geçişi yaşamaktadır. Amerikan merkezli tek kutuplu düzen çözülürken yeni güç dengeleri oluşmaktadır. Türkiye’nin ihtiyacı olan, bir asır önce olduğu gibi değişen uluslararası sistemi doğru okuyabilen bağımsız bir devlet aklıdır. Çünkü aktörler değişse de jeopolitiğin temel ilkeleri değişmez.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye’nin temel sorunu herhangi bir ideolojik tartışmayı yeniden üretmek değildir. Asıl sorun, üretim ekonomisini yeniden kurabilen, bilim ve teknolojiyi devlet politikası hâline getiren, deniz gücünü ve savunma sanayiini geliştiren, tarımda kendine yeten, enerji güvenliğini sağlayan, hukuku ve liyakati yeniden tesis eden, tam bağımsız bir devlet modelini hayata geçirebilmektir. Böyle bir dönüşüm ise ancak Cumhuriyet’in kurucu devlet aklının 21. yüzyılın şartlarına göre yeniden yorumlanmasıyla mümkündür. Kemalizm tam da bu nedenle yeniden tarih sahnesine çıkmaktadır. Çünkü Kemalizm yalnızca Cumhuriyet’i kuran kuşağın ideolojisi değildir. Kemalizm, jeopolitiği ekonomiyle, deniz gücünü sanayiyle, laikliği bilimle, devletçiliği üretimle, milliyetçiliği ulusal egemenlikle ve devrimciliği sürekli yenilenmeyle birleştirebilen bütüncül bir devlet doktrinidir. Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, geçmişi tekrarlamak değil, Kemalizm’i 21. yüzyılın jeopolitiğine uyarlayarak yeniden devletin stratejik aklı hâline getirmektir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, Türkiye’nin yeniden kendi jeopolitiğine döndüğü yüzyıl olacaktır. Çünkü değişen dünya düzeninde Türkiye için Kemalizm artık tarihî bir hatıra değil, jeopolitik bir zorunluluk, stratejik bir tercih değil, millî varlığın sürdürülebilmesinin temel şartıdır.
Cumhuriyet’i kuran Kemalizm, Türkiye’yi 21. yüzyılın büyük güç rekabetinde yeniden yükseltecek ve hak ettiği jeopolitik konuma taşıyacak ölümsüz kurucu devlet felsefesidir.
Çok Okunanlar
Rüşvet ve ihale suçlamalarına böyle yanıt verdi
TBMM’de yeni haftada yoğun gündem
İzmir'in ilk insanları-3- İlk adımın çocukları
Dünya ticaretinin haritası yeniden çiziliyor
Yahya Kemal: Diplomat ve milletvekili
Avrupa aklına uyup keçileri kaçırırsanız orman yangınlarını önlemek olası olmaz
21. yüzyılda Kemalizm: Türkiye için jeopolitik bir zorunluluk
YENİ Parti'nin yer aldığı ankette şaşırtan sonuç
Sadettin Saran'ın son hali sosyal medyada gündem oldu
Kulislerdeki iddia doğrulandı