Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Özgür olduğumuzu düşünürken

Michel Foucault’ya atfedilen bir söz vardır: “Manipülasyonun en etkili biçimi, insanlara özgürce karar verdiklerini düşündürmektir.” Sözün Foucault’nun hangi metninde geçtiği tartışmalı olabilir; fakat düşüncenin kendisi son derece Foucaultcudur. Çünkü Foucault bize iktidarın yalnızca yasaklayan, cezalandıran, zorlayan bir güç olmadığını göstermiştir. İktidar çoğu zaman insanlara ne yapamayacaklarını söylemez; neyi istemeleri, neyi arzulamaları, neyi normal saymaları gerektiğini öğretir ve dikte eder. Burada şu yanılgıya da düşmemek gerekir: İktidar dediğimiz yapı sadece seçimle başa gelmiş siyası bir topluluk veya organizasyon değildir.

Bugünün dünyasında özgürlük meselesi işte burada karmaşıklaşır. İnsan kendini özgür sanır. Seçtiğini, düşündüğünü, karar verdiğini, beğendiğini, öfkelendiğini, sevdiğini zanneder. Oysa çoğu zaman bu kararların arkasında görünmez bir yönlendirme mekanizması vardır. Geçmişte iktidar kılıçla, zincirle, hapishaneyle, sürgünle ve açık baskıyla çalışıyordu. Bugün ise çoğu zaman ekranla, bildirimle, algoritmayla, trend listesiyle, linç kültürüyle ve sosyal medya zorbalığıyla çalışıyor. 

Bu yüzden çağımızın temel sorusu artık yalnızca “özgür müyüz?” sorusu değildir. Daha zor bir soruyla karşı karşıyayız: Özgür olduğumuzu düşünmemiz de bize öğretilmiş olabilir mi?

İnsanoğlu kendini akıllı bir varlık, hatta tanrının yarattığı en mükemmel varlık olarak görmeyi sever. Karar verirken sağduyuyla hareket ettiğini, ölçüp biçtiğini, en doğru seçeneğe yöneldiğini düşünür. Ama gündelik hayattan tutun da fizik ve astronomi bilimine kadar öğrendiklerimiz bize bunun pek de böyle olmadığını gösterir. 

Sokrates’in bilgeliği tam da burada başlar. “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, basit bir alçakgönüllülük cümlesi değildir. Bu söz, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark etmesidir. Bugünün dünyasında belki de en büyük entelektüel erdem budur: Her gördüğümüzün hakikat olmadığını, her duyduğumuzun bilgi olmadığını ve en önemlisi her kanaatimizin de bize ait olmayabileceğini kabul edebilmek.

İnsan aynı zamanda duygusal bir varlıktır. Korkularıyla, arzularıyla, hayalleriyle, idealleriyle, öfkeleriyle ve aidiyet ihtiyacıyla karar verir. Sonra da çoğu zaman bu kararına akılcı gerekçeler üretir.

Platon’un mağara alegorisi burada hâlâ şaşırtıcı biçimde günceldir. Mağaradaki insanlar duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. Çünkü başka bir gerçeklik görmemişlerdir. Bugünün dijital mağarasında da durum çok farklı değildir. Ekranlarımızdan akan görüntüler, haberler, yorumlar, öfkeler, sloganlar, videolar ve kısa cümleler bize gerçekliğin kendisiymiş gibi sunulur. Oysa çoğu zaman gördüğümüz şey gerçekliğin bütünü değil, algoritmaların önümüze yerleştirdiği kesitlerdir.

Bir paranın ön yüzüne bakarken arka yüzünü göremeyiz. Bir insanla konuşurken onun aklından geçenleri tam olarak bilemeyiz. Bir olay hakkında karar verirken de çoğu zaman bütün enformasyona sahip olmayız. Buna rağmen hüküm veririz. Beğeniriz, dışlarız, destekleriz, suçlarız, alkışlarız ya da linç ederiz.

Aristoteles insanı “zoon politikon”, yani siyasal/toplumsal bir varlık olarak tanımlar. İnsan yalnızca kendi başına düşünen bir varlık değildir; içinde yaşadığı topluluğun değerleriyle, diliyle, inançlarıyla, korkularıyla ve beklentileriyle düşünür. Bu nedenle özgür karar dediğimiz şey hiçbir zaman boşlukta ortaya çıkmaz. Aile, okul, medya, siyaset, din, piyasa, sosyal çevre ve bugün artık algoritmalar kararlarımızın etrafında görünmez bir çerçeve kurar.

Her çağ kendi mitlerini üretir. Antik toplumların tanrıları, kahramanları ve destanları vardı. Modern toplumların ilerleme, ulus, bilim, kalkınma ve piyasa mitleri oldu. Dijital çağın ise görünmez ama güçlü mitleri var: “Kendin ol”, “özgürce seç”, “istediğini izle”, “istediğini paylaş”, “algoritma senin için en iyisini bilir.” Böylece insan özgürleştiğini düşünürken aslında daha ince bir yönlendirme sisteminin içine yerleşir.

Herakleitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın” sözü de özgürlük tartışmasına başka bir boyut katar. Çünkü yalnızca dünya değişmez; biz de değişiriz. Dün özgürlük köle olmamak anlamına geliyordu. Sonra özgür vatandaş olmak, seyahat edebilmek, mülk sahibi olmak, söz söyleyebilmek, oy verebilmek anlamına geldi. Daha sonra düşünce özgürlüğü ön plana çıktı. Bugün ise düşünce özgürlüğü bile artık yeterli görünmüyor. Çünkü mesele yalnızca düşündüğümüzü söyleyebilmek değildir; neyi nasıl düşündüğümüzün hangi mekanizmalar tarafından biçimlendirildiğini fark edebilmektir.

“Düşünce özgürlüğü” ifadesi bana her zaman biraz tuhaf gelmiştir. İnsan bir düşünceyi aklına getirdiği için nasıl özgür sayılır? Daha doğrusu, bir düşünceyi aklımıza getirmemiz bile engellenebilir mi? İlk bakışta hayır. Fakat çağımızda sorun zaten kaba yasaklama değildir. Sorun, bazı düşüncelerin aklımıza hiç gelmeyecek biçimde gündemimizin dışına itilmesidir. Bazı soruların sorulamaz hale gelmesi, bazı ihtimallerin görünmez kılınması, bazı itirazların “makul olmayan” diye etiketlenmesidir.

Eskiden baskı, insanlara ne yapamayacaklarını söylerken bugün çoğu zaman neyi arzulamaları gerektiğini fısıldıyor. Eskiden iktidar “sus” derdi. Bugün bir olay olduğunda tüm taraflar “konuş, paylaş, tepki ver, taraf ol, hemen karar ver” diyor. Sosyal medya da bu nedenle popüler oluyor. Çünkü insanlara düşünmeleri için değil, tepki vermeleri için tasarlanmış düşünmeden tepki vermeyi teşvik eden bir medya düzeni sunuyor. Oysa hız arttıkça muhakeme zayıflar. Duygu yükseldikçe bilgi geri çekilir. Kalabalık büyüdükçe bireysel sorumluluk azalır.

Bu yüzden, günümüzün en önemli sorunlarından biri algoritmik algı yönetimidir. Algoritmalar yalnızca bize ne göstereceklerine karar vermezler; neyin önemli, neyin popüler, neyin öfkelenmeye değer, neyin unutulabilir olduğunu da belirlerler. Bu belirleme her zaman açık bir sansür biçiminde işlemez. Daha incelikli bir düzenleme söz konusudur: Bazı içerikler görünür olur, bazıları kaybolur. Bazı sesler çoğalır, bazıları boğulur. Bazı gerçekler gündeme dönüşür, bazıları sessizliğe gömülür.

Böyle bir ortamda özgür karar vermek giderek zorlaşır. Çünkü özgür kararın temel koşulu, yalnızca seçeneklerin varlığı değildir. Seçeneklerin neye göre oluşturulduğunu, hangi bilgilerin saklandığını, hangi duyguların harekete geçirildiğini, hangi korkuların büyütüldüğünü de bilmek gerekir. Benim düşünceme göre özgür karar vermenin en önemli şartı, o kararı verebilmek için gerekli enformasyona mümkün olduğunca geniş biçimde sahip olmaktır.

Elbette “tam enformasyon” büyük ihtimalle imkânsızdır. Platon’un ideaları gibi, ulaşılması güç bir düşünsel ufuktur. Hiçbirimiz bir olayın bütün boyutlarını, bir insanın bütün niyetlerini, bir kararın bütün sonuçlarını tam olarak bilemeyiz. Ama bu imkânsızlık, çabayı anlamsız kılmaz. Tersine, insan olmanın değeri biraz da burada yatar. Bilmediğini bilmek, eksik gördüğünü kabul etmek, ön yüzünü gördüğümüz paranın arka yüzünü merak etmek…

Sokrates’in sorgulaması, Platon’un hakikat arayışı, Aristoteles’in ölçülülük ve akıl vurgusu, Herakleitos’un değişim fikri bugün dijital çağda yeniden okunmayı ve üzerine düşünmeyi gerekli kılıyor. Çünkü artık mesele yalnızca felsefe kitaplarında tartışılan soyut bir özgürlük meselesi değildir. Her gün cep telefonumuzun ekranında, haber akışında, sosyal medya tartışmalarında, seçim tercihlerinde, tüketim alışkanlıklarında, toplumsal öfkelerde ve kişisel hayallerimizde yeniden karşımıza çıkan somut bir meseledir.

Unutmayalım ki insan yalnızca baskı altında köle olmaz. Bazen kendi arzularının kendisine ait olduğunu sanarak da köleleşir. Ara sıra başkasının hayalini kendi ideali zanneder. Sıklıkla ona sunulan seçenekler arasından seçim yaptığı için özgür olduğunu düşünür. Oysa gerçek özgürlük, yalnızca seçenekler arasında tercih yapmak değil, o seçeneklerin nasıl ve kim tarafından kurulduğunu da sorgulayabilmektir.

Bize düşen, her gördüğümüze inanmamak kadar, her düşündüğümüzün de gerçekten bize ait olup olmadığını sormaktır. Çünkü özgürlük, yalnızca zincirlerin yokluğu değildir. Özgürlük, zihnimizin hangi görünmez zincirlerle kuşatıldığını fark edebilme cesaretidir. İnsan, tam enformasyona hiçbir zaman ulaşamayacağını bilse bile, ona doğru yürüdüğü ölçüde özgürleşir. Bilinmeyene duyduğumuz merak, yalnızca entelektüel bir susuzluk değildir; aynı zamanda özgürlüğün de başlangıcıdır. Çünkü insan ancak merak ettiği sürece, kendisine gösterilen gölgelerin ötesine geçme ihtimalini korur.