Edebiyatla siyaset okumaları
Sevgili dostumuz Merdan Yanardağ (kaçıncı kez) hukuk dışı olarak cezaevinde yatıyor, sayamıyoruz. Dünyayı değiştirmek isteyenlerin tarih boyunca göze aldığı bir şeyi yaşıyor, onurla, gocunmadan. Bu bir yüceltme değil, cezaevini kutsama değil, bir gereklilik, memleket ve insan sevdasının sonucu olarak bir kabulleniş. Elbette bu kadim görevi bir borç bilenler, bu yükü, devrimci oldukları andan itibaren sırtlarında taşıyanlar, dört duvar arasında olsalarda amaçlarına hizmet etmeyi bir borç biliyorlar.
Sevgili Merdan Yanardağ geçtiğimiz aylarda bir yazı dizisine başladı, edebiyat okumalarının önemi üzerine. Lafı uzatmayacağım, önemli bir iş yapıyor. Merdan Yanardağ’ın İsyanın ve Felsefenin Diyalektiği kitabı üzerine bir yazı yazmıştım ve final cümlesinde şunları söylemiştim:
“Merdan Yanardağ bu kitabı ile birlikte hem yeni okuyucuyu hedef alıyor ve anlaşılabilir ve temelden bir bakış açısıyla bunu sağlıyor hem de entelektüel okuyucu için yeni tartışma alanları yaratıyor. Bunu çok önemli bulduğumu itiraf etmeliyim.
Kitaptan çıkardığım diğer önemli fikir ise şu: İlericiler ve Aydınlanmacılar için artık her yer bir savaş alanıdır. Felsefe, sanat, edebiyat, sinema, sosyoloji, tarih... İlericiler bu savaşa hazır olmalı ve siperlerini ona göre belirlemelidir. Savaş hazırlığı için de önkoşul, her yerin bir okul haline getirilmesidir.
Bu anlamda kitabın katkısı son derece önemlidir.
Devrimci görevimiz her yeri savaş alanı ilan etmektir. Bu bir görevdir ve kimsenin el atmadığı alanlarda da aydın ve devrimci sorumluluğuyla bu işler yapılmalıdır.”
Bu girişi yaptıktan sonra ve edebiyatın da bir savaş alanı kabul edilmesi gerekliliği üzerine edebiyat üzerinden siyaset okumaları yapmaya çalışacağım. Ve elbette edebiyat nedir ve işlevi üzerine küçük dokundurmalar yapmak da kaçınılmaz oluyor, bu noktaya da Fethi Naci’nin önemli sözüyle başlamak istiyorum: “İyi edebiyat zaten devrimcidir.”
Marx’ın en sevdiğim iki söylemi: “Görüntü ile öz arasında fark olmasaydı bilim de olmazdı...” ve “Somutun zenginliğinde soyutu bulabilmek...”Edebiyatçının bilim insanından farkı, görünmeyeni hisleriyle algılayabilmesidir. Somutun zenginliğinde soyut olanı kavrayabilme yeteneğidir. Edebiyatçı bunu yarattığı karakterlerle yapar. Sanat ile bilimin dikkatle baktığımızda aynı amaca hizmet ettiğini görebiliriz. İkisi de gerçeği arama uğraşıdır. İkisinin de başlangıcı gözleme dayanır. Aranan gerçek ise gözlemin, yani görünenin ötesindedir. Gözlemek sonuca yani soyut olana giderken atılacak adımlardan sadece bir tanesi ve ilkidir. Bu noktada sanatçı da bilim insanı da gözleme saplanıp kalamaz; daha derine inip, görünmeyeni görmeye çalışmalıdır.
Edebiyat, yeni insanı yaratan, bilimin önünü açan bir sezgiye sahip olduğu için önemli bir okul işlevi görür.
Kapitalist ve rekabetçi dünyada ise sıradan insanın sanatla, edebiyatla estetize edilmesi değil, cahilleştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Günümüzde birçok edebiyat eseri artık, aydınlanmaya değil, cahilleşmeye hizmet etmektedir.
Her alanda olduğu gibi romanda da sınıftan kaçış sürüyor. Kaçış romanlarının günümüzde neden popüler olduğunun cevabını ise Ünsal Oskay veriyor:
“Reel toplumdaki insan ilişkilerinin gerçekliğini örten mistifikasyonu sona erdirmeyi değil, onu daha renkli kılarak realiteye daha rahat katlanır bir algılama biçimi kazandırmayı amaçlayan kaçış romanları modern toplumlardaki yabancılaşma yoğunlaştıkça; bir önceki toplum biçimini değiştirerek bugünkü modern toplumu kuran sınıf devrimci niteliğini yitirdikçe; bu sınıf kısırlaşıp pratik ve bilişsel yönden kısıtlanmış bir sınıf halini aldıkça toplumda giderek daha bir yaygınlık kazanmıştır.”– Ünsal Oskay, Roman ve Etik
***
Bu haftaki konumuz, çaresiz insanların kendilerine kahramanlar yaratmaları, insanların nasıl ve neden çaresizliğe sürüklendiği olacak. Bunun en temel sebebi, daha önceki yazılarımda da değindiğim üzere,1973’ten başlayıp bugüne kadar süren neoliberalist ekonomi anlayışıdır. 1991’de Sovyetlerin yıkılmasıyla doruğa çıkan, zenginin daha zenginleşmesi ve çalışan sınıfın (buna ek olarak da orta sınıfın) daha da yoksullaşmasıyla sonuçlanan bir dönemden bahsediyoruz. Çaresizlik sadece ekonomik anlamda olmadı tabii, aklın yok edilmesi, her şeyin tüketim nesnesi haline gelmesi, insanların aşırı bireyselleştirilmesi, kendisinden başka hiçbir şeye güveninin kalmaması da işin diğer tarafını oluşturmaktır. İnsan yaşamını güven üzerine inşa eder, yeni korku toplumu insanlar arası bu güveni yok etmiştir. Yalnızlaşan insan, eylem yapan insan özelliğini de kaybetmiştir. Kısmi patlamalar, son günlerde Avrupa’yı saran eylem dalgaları bir araya geliş değil, kendiliğinden ve bireylerin tek tek katılımıyla ortaya çıkan bir eylem biçimidir. Yani örgütsel bir dirençten bahsedemeyiz ve örgütsüz bir direniş insanlara bu güveni aşılamamaktadır.
Yer Demir Gök Bakır
Her yazarın her eseri iyi olmak zorunda değildir. Bazı eserleri, belki de bir tek eser o yazarı önemli kılmak için yeterlidir. “Dağın Öte Yüzü” üçlemesi, Yaşar Kemal’in en sevdiğim, en çarpıcı ve bence hiç tereddütsüz en güzel roman serisidir. Yer Demir Gök Bakır da bu serinin daha çok öne çıkan romanıdır. Örneğin “İnce Memed” serisi içerisinde de sadece birinci cilt edebi değer olarak bir yere koyabileceğim bir eserdir.
Yer Demir Gök Bakır romanı, insanın en çaresiz olduğu zamanlarda hayata tutunabilmek uğruna kendi efsanelerini, mitlerini nasıl yaratıp ona çaresizce ve mutlak bir inançla nasıl sığındığını muazzam bir sosyolojik ve psikolojik derinlikle işler.
Engels’in deyişiyle ihtiyacın keşfin anası oluşuna, umutsuzluğun insanı nasıl sefilleştirdiğine ve korkunun insanı nasıl da bilinçdışına itekleyerek delirttiğine acı duyarak şahitlik edersiniz.
O yüzden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Yaşar Kemal’e has sıradan bir feodaliteye ağıt ya da vasat bir köy romanı değildir.
Hikâye Toroslardaki Yalak köyünde geçmektedir. Yalak köyü halkı o sene pamuktan bekledikleri geliri elde edemedikleri için, pamuk hasadı karşılığında borçlandıkları tüccar Adil Efendi’ye olan borçlarını ödeyemezler. Köy halkı Adil Efendi’nin alacaklarını tahsil etmek için jandarmayla köye gelerek tüm eşyalarına ve evlerine el koyacağını düşünür ve büyük bir korkuya kapılır. O zamanlar ve o yörelerde jandarma tanrı demektir. Bu korku tüm köyü adeta felç eden bir paniğe, kurşun gibi ağır bir buhrana sürükler. Torosların kışı sert geçer ve çok çetin kış şartlarında, borç sarmalı ve çaresizlik içinde çıkış yolu bulamayan halk, korkudan ev eşyalarını dahi toprağa gömmeye başlar.
Korku ve umutsuzluk kol gezmektedir, korku insanı felç eder ve Yalak köylüleride felç olmuş, düşünemez olmuşlardır. Bu ağır korkudan ve umutsuzluktan sıyrılabilmek için kendilerine bir sığınak yaratırlar: Köylüler içinde aklı başında olan nadir insanlardan Taşbaşoğlu Mehmet hakkında o günlerde uydurulan bir hikâye çığ gibi büyür ve bir süre sonra Taşbaşoğlu, herkesin mucizeler yarattığına inandığı bir ermişe, bir kurtarıcı sembolüne dönüşür.
Öyle ki, zavallı Taşbaşoğlu kendisinin ermiş olmadığına kendi karısını bile inandıramaz.
Taşbaşoğlu efsanesi o denli büyür ki, köylü üzerindeki nüfuzunu kaybettiğini gören (Adil Efendi’nin adeta kâhyalığını yapan işbirlikçi ve çıkarcı) muhtar Sefer Efendi, Taşbaşoğlu’nu halkı kandıran bir sahte ermiş, devlete ve kanunlara karşı halkı kışkırtan çıbanbaşı diye jandarmaya defalarca ihbar eder. Jandarma köye baskınlar yapsa da köylüler ermişlerini teslim etmez. En nihayetinde Taşbaşoğlu ele geçirilir ancak köy halkının, yarattığı sahte ermiş Taşbaşoğlu’na öyle sarsılmaz bir inancı vardır ki, bu uydurulmuş mesih götürüldüğünde bile onun aslında yakalanmadığını, aksine ya sırrakadem bastığını ya da göğe süzüldüğünü söylerler.
***
Kaygı Çağı, Endişe Çağı, Yeni Ortaçağ, Korku Çağı, Yalnızlık Çağı, Yabancılaşma Çağı...
Adına ne dersek diyelim, yaşadığımız çağla ilgili en güçlü ortak hakikat, insanın yalnızlaştığı, kendine bile yabancılaştığı ve bundan dolayı korkunç bir çıkmaza girdiğidir.
Çaresizlik, seçeneksizlik, umutsuzluk ve korku içindeki geniş “muhalif” kitleler, siyaseten herhangi bir çıkış yolu bulamadıklarında, tam da Yalak köyü halkı gibi, öznesinin rızasından ya da öznesinin yeterliliğinden bağımsız olarak kendi “Taşbaşoğlu Mehmet” lerini yaratıyorlar. Taşbaşoğlu’nun “Ben ermiş değilim” çığlığının da bir karşılığı olmadığı gibi, bilinçdışına savrulmuş bu kitlenin inanma ve sığınma ihtiyacı her türlü rasyonellikten ve gerçeklikten daha baskın geliyor.
Sürekli mini mini putlar yaratıp tapınıyorlar ya da her beş yılda bir birilerini kendilerine mesih olarak atıyorlar. Sonra, o putların aslında çamurdan olduğunu fark ettiklerinde putlarını duvarlara çalarak parçalıyorlar ya da atadıkları mesihleri kendilerini tüccar Adil Efendi’den kurtaramadığında olanca öfkeleriyle saldırıp düne kadar mucizelerine inandıkları ermişlerini linç ederek tamamen yok ediyorlar.
Milyonlarca insan; kendi yarattığı sahte mesihlerin, çamurdan putların ve çaresizlikten uydurulmuş ermişlerin peşinde bilinçdışına sürüklenen Yalak köylüsüne dönüştü adeta...İşin kötü tarafı putları yaratmada en büyük görevi, egemen ideolojinin tüm rüzgârlarını bağrında toplamaya alışmış muhaliflerin üstlenmiş olmasıdır. Bu kitle ne yazık ki kurtuluşa olan inançsızlık ve mevcut örgütlenme alanlarına duyulan güvensizlikle, küçücük bir ışık gördüğü yere sarılma refleksi gösteriyor. Aldanma kaçınılmazdır.
“Deniz Göktaş serbest bırakıldıktan sonra TİP’in cumhurbaşkanı adayı olmalı! Lütfen onu aday yapın, bizi Mansur’a oy vermek zorunda bırakmayın” demek bunun en güzel ifadesidir. Deniz Göktaş toplumun kendisini Taşbaşoğlu’na çevirmek istediğini fark edip, en doğru yerde durmayı başarmıştır, ama bundan kaçamayanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşamaktayız.
Neoliberalizm ile birlikte ulus devlet ve tüm kurumları ya lağvedilip ya da içi boşaltıldıktan sonra toplum nezdinde tüm güvenilirliğini kaybetmiştir. Halk artık hiçbir devlet kurumuna güvenmemektedir ve peki, halk kime güvenecektir. Mafyaya mı?
Kızılay’a güvenin kaybolduğu (ki bir önceki dönemin en güvenilir kurumlarından biriydi) yerde insanlar Ahbap diye ne idiği belirsiz bir yere düşmekte, onu kahramanlaştırmakta bir sakınca görmemekte, sonrasında da “Nasıl oldu bu?” diye ağıt yakmaktadır.
Herhangi bir ödül töreninde gündeme dair bir konuşma yapan sinema sanatçısını, bir sonraki gün kahraman yapmakta, sonrasında da şu olaya neden hiç tweet atmadı diye yakınmakta bir sakınca görmemekte...
Bilim adamı diye göklere çıkardıkları kişiyi önce kahramanlaştırıp, sonra da hain ilan etmekte bir sakınca görmemekte...
Demokrasi kahramanı ilan ettikleri Özgür Demirtaş’ın aslında bir neoliberalist olduğu ortaya çıkınca hayıflanmakta bir sakınca görmemekte...
Günümüzün sahte filozofları olan gazetecilere değinmeden geçmek olmaz. Elbette burada şunu not etmeden geçmemek gerekmektedir: Birçok riski göze alıp haber yapmaya çalışan gazete emekçilerini gözardı edemeyiz, burada daha büyük sorumluluk, o işlerini yapmaya çalışan gerçek gazetecileri, toplum Taşbaşoğlu’na çevirmektedir. Bu önemli ara notu düştükten sonra eleştirimize devam edebiliriz.
Ortada, büyük bir bilgi kirliliği yaratan ve haber peşinde koşan gazeteciler ile her şeyi büyük bir ihanet olarak gören komplocular kalmıştır. Aydınımız ise meydanı onlara bırakmıştır. Zaten kırılgan ve ürkek bir yapıya sahip olan aydınımız, içinde bulunduğu eylemsizlik ve geleceksizlik hali nedeniyle ne gazetecilerle ne de komplocularla mücadele edecek gücü kendinde bulabilmekte, bu yüzden kolay yolu seçip kıyıya çekilmektedir. Komploculara baktığımızda ise şunu görürüz: Komplocular aslında birer falcı gibidir. Yüz tahmin yaparlar, ikisi tutar. Bozuk saatin bile günde iki kez doğruyu göstermesi gibi.
Gazeteciliğin artık tek belirleyen olduğu bir çağda yaşıyoruz, halbuki, bilgi, ancak kuramla anlam kazanır.
Bu dağılma için Metin Çulhaoğlu’nun şu satırlarına göz atmak gerekir:
“Türkiye, önemlice bir bölümü yarı ve kör cahil olmak üzere ‘gazeteci filozoflar’ ülkesidir. Bu türden filozofluğun hayli ilginç dışavurumları vardır. Örneğin, Ankara’daki siyasal kulislerin içinde haber arayan, seçmenin hangi oy dağılımıyla kime ne mesajı verdiğini çözmekte ustalaşan ve haftanın 4-5 günü güncel siyaset dedikodusu yazan insanlardır.”
Cahiliye toplumunda insanlar nasıl görünmeleri, nasıl yaşamaları ve ne tür ilişkiler geliştirmeleri gerektiği konusunda gerçekçi olmayan fikirler benimsemeye teşvik edilir. Burada inanmak bilmekten önce gelir. İnanç ve bilgi bir arada olsa bile, kolay olan inanmak olduğu için, bilgi diğer tarafa itilir.
İşte biz de tam böyle bir cahiliye dönemini yaşıyoruz ve bu halden kurtuluşun kahramanlar yaratarak değil, aksine reddetmekle başladığını,tarihsel bir sorumlulukla ve gerçeğin verdiği haklılıkla bıkmadan usanmadan tekrarlamak zorundayız. Putları yıkmak zorunluluğu hiç bugünkü kadar önem taşımamıştır kanımca.