Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,2147
Dolar
Arrow
42,7587
İngiliz Sterlini
Arrow
57,9349
Altın
Arrow
6423,4577
BIST
Arrow
10.729

Yanlış saatte yaşamak

Kalıcı yaz saati tartışması enerji tasarrufu zemininden çıktı; bugün uyku düzeni, coğrafya, üretkenlik ve kamusal sağlık ekseninde yeniden gündemde.

Bu tartışmanın kökleri yeni değil. İlk fikir 18. yüzyılda Benjamin Franklin’e kadar uzansa da, uygulamanın fiilen hayata geçmesi 1916 yılına dayanıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Avusturya-Macaristan, kömür tasarrufu sağlamak amacıyla saatleri ileri aldı. Ardından İngiltere ve ABD başta olmak üzere birçok ülke bu uygulamayı benimsedi. Yani yaz-kış saati uygulaması, temelde kriz dönemlerinin bir ürünüydü.

1970’lerden itibaren düzenli hale gelen bu uygulama Türkiye’ye de taşındı. Biz de her sonbahar ve ilkbaharda saatler ileri ya da geri alınırken, toplum olarak aynı soruyu sorduk: “Bu işin gerçekten bir faydası var mı?”

Bilimsel çalışmalar bu konuda oldukça net: Kayda değer bir tasarruf yok. Pek çok akademik çalışma, yaz–kış saati uygulamasının enerji tasarrufu açısından nötr olduğunu ortaya koyuyor. Akşam saatlerinde aydınlatma ihtiyacı azalsa bile, sabah saatlerinde artan aydınlatma ve ısınma ihtiyacı bu kazancı dengeliyor. Üstelik günümüzün enerji tüketim modeli, artık yaz saati uygulamasının tasarlandığı 20. yüzyıl başından bütünüyle farklı. LED aydınlatmalar, otomasyon sistemleri, 7/24 çalışan dijital altyapılar ve sabit mesai düzenleri, saat değişikliklerinin etkisini büyük ölçüde anlamsızlaştırıyor.

Türkiye’de yapılan değerlendirmeler de benzer sonuçlar veriyor. Buna rağmen kamuoyunda “tasarruf sağlanıyor” söylemi ısrarla sürdürülüyor ve bu söylem, fiili durumla örtüşmüyor. Zira 2016’dan bu yana Türkiye, yaz–kış saati uygulamasını kaldırmış ve kalıcı yaz saati düzenine geçmiş durumda; yıl boyunca UTC+3 saat diliminde kalıyor.

Saatleri sabitlemek tartışmayı bitirmiyor, yalnızca tartışmanın yönünü değiştiriyor. Çünkü meselenin sadece enerji boyutu yok. İnsan bedeni güneş ışığına göre ayarlanmış bir biyolojik saate, yani sirkadiyen ritme sahip. Bu sistemin temel referansı saatler değil, gün ışığı. Sabah erken saatlerde alınan doğal ışık biyolojik saati ileri çekerken, karanlıkta başlanan sabahlar bu saati geciktiriyor. Türkiye’de de 2016’dan bu yana, özellikle kış aylarında karanlıkta güne başlamak gündelik hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş durumda ve sabah gün ışımadan önce uyanmanın bedeli ise biyolojik ve psikolojik alanda ödeniyor. 

Tam da bu noktada yaz–kış saati tartışmasının asıl meselesi ortaya çıkıyor: uyku düzeni. Bu durumu anlamak için tarihsel ve antropolojik çalışmalara bakmak yeterli. Bugünkü bilimsel verilere göre doğal ve normal kabul ettiğimiz uyku düzeni, biyolojinin değişmez bir kuralı değil; modern toplumun ürettiği görece yeni bir alışkanlık. Kesintisiz gece uykusu, insanlık tarihinin büyük kısmı için istisnai bir durum. Çalışmalar, Ortaçağ Avrupa’sında insanların iki parçalı bir uyku düzeniyle yaşadığını gösteriyor. Bu dönemde insanların gün batımından kısa süre sonra uyuduğu, gece yarısına doğru uyandığı; bu ara dönemde sohbet ettiği, yürüyüş yaptığı ve hatta üretken faaliyetlerde bulunduğu, ardından ikinci uykuya geçtiği biliniyor.

DİSİPLİN EDİLEN BEDEN, BASTIRILAN RİTİM

Modern toplumun sorunu, bu tarihsel çeşitliliği ortadan kaldırmış olması. Ortaçağ’da yaygın olan bu düzen, endüstri devrimiyle birlikte terk ediliyor ve uyku, gün ışığına ve biyolojik ritme göre değil; sabit mesai saatlerine, fabrika vardiyalarına, okul başlangıçlarına ve idari zaman düzenlemelerine göre yeniden tanımlanıyor. Michel Foucault’nun tarif ettiği anlamıyla modern iktidar, zamanı yalnızca ölçen değil, bedeni zaman üzerinden disipline eden bir mekanizma olarak kuruyor. 

Zamanla bedenler bu düzene alışıyor. Ancak bu alışma, biyolojik ritmin doğal biçimde yeniden uyumlanması anlamına gelmiyor. Foucault’nun disiplin toplumu analizinde olduğu gibi, burada söz konusu olan şey bedenin iyileştirilmesi değil; itaatkâr, öngörülebilir ve senkronize hale getirilmesi. Yani sirkadyen ritim ortadan kalkmıyor; bastırılıyor ve geri plana itiliyor.

Yaz–kış saati gibi uygulamalar bu disipliner zaman rejiminin devamı olarak, biyolojik saatin esnekliğini değil, toplumsal takvimin katılığını esas alıyor. Bugün yaşanan sorun da tam burada belirginleşiyor: İnsan bedeni, tarihsel olarak uyum sağlayabildiği ışık–karanlık döngüsünden kopmuş durumda; fakat bu kopuş doğal bir evrim değil, süreklilik arz eden bir zorlamanın sonucu. Bu nedenle özellikle sabah karanlığına maruz kalındığında, bedenin buna sağlıklı biçimde yanıt verecek biyolojik esnekliği kalmıyor. 

COĞRAFYA İLE ÇELİŞEN SAAT

Bu biyolojik boyuta Türkiye’de coğrafi bir sorun daha ekleniyor: yerel saat ile idari saat arasındaki fark. Türkiye yaklaşık 76 dakikalık bir doğu–batı uzunluk farkına sahip. Kalıcı yaz saati uygulamasıyla birlikte, batı illeri doğal gün ışığından yaklaşık 1 saatten fazla geri düşüyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye nüfusunun %41,5’inin yaşadığı ve ekonominin %53’ünü üreten şehirlerde insanlar kış aylarında güneş doğmadan uyanmak zorunda. Bu durum da tartışmayı kişisel konfor–alışkanlık seviyesinden çıkarıp, üretkenlik ve bölgesel adalet boyutuna taşıyor. Bir başka ifadeyle, Türkiye’nin ekonomik ağırlığı batıda; ancak idari saat, doğunun ışık döngüsüne göre işliyor.

Bu tablo üç sonuç doğuruyor:

• Uyku ve dikkat performansı doğal ışık yerine idari saate göre belirleniyor.

• Eğitim ve çalışma gününün başlangıcı biyolojik saate değil, coğrafi olarak arka plana düşen batı illerine dayatılıyor.

• Enerji tasarrufu tartışması yerini üretkenlik, sağlık ve verimlilik tartışmasına bırakıyor.

Araştırmalar, sabah karanlığında güne başlamanın dikkat dağınıklığını artırdığını, yorgunluk hissini uzattığını ve depresif duygu durumunu tetiklediğini ortaya koyuyor. Özellikle çocuklar ve gençler bu durumdan daha fazla etkileniyor. Karanlıkta uyanmaya zorlanan bedenlerde sirkadiyen ritmin bozulmasına bağlı olarak bağışıklık sistemi zayıflıyor; enfeksiyonlara yatkınlık artıyor. Okula karanlıkta giden çocuklarda öğrenme performansında düşüş görülüyor. Ayrıca trafik kazalarında artış bu dönemlerde daha sık gerçekleşiyor. Bu noktada mesele artık bireysel bir konfor sorunu değil; disipline edilmiş zamanın bedensel ve toplumsal maliyetleriyle ilgili bir kamusal sağlık meselesi.

Avrupa’da tartışma artık enerji değil, insan sağlığı ve yaşam kalitesi ekseninde yürütülüyor. Bazı ülkeler kalıcı yaz saatini, bazıları kalıcı kış saatini savunuyor. Ortak nokta ise şu: Saatlerle oynamak yerine, çalışma ve eğitim düzenini yeniden düşünmek.

Türkiye için ise mesele teknik değil, stratejik ve seçenekler masada. Mevsimsel saat uygulamasına geri dönmek bunlardan biri. Bir diğeri, ülkenin doğu–batı farkını dikkate alan bölgesel saat düzenlemeleri. En rasyonel seçeneklerden biri ise esnek çalışma ve okul saatleri. Dijital çağda, 20. yüzyılın katı mesai düzenini veri kabul ederek sürdürmenin bilimsel bir gerekçesi yok.

Çünkü saat meselesi sadece idari bir tercih değil; biyolojik ritim, toplumsal örgütlenme ve kamusal sağlık üzerinde doğrudan etkisi olan bir karar. Zamanı ışıkla değil de saatle ölçmenin bedeli önce bedende sonra şehirde ödeniyor. Yapılması gereken, insanlara idari zamanı dayatmak değil; çalışma ve eğitim düzenini ışığın ve biyolojinin ritmine yaklaştırmak. Kalıcı yaz saati enerji tasarrufu sağlamıyor ama bedensel ve toplumsal maliyet üretiyorsa, geriye tek bir soru kalıyor: Hangi zamanı, kimin yararına işletiyoruz?