Geçtiğimiz yazıda, değerli dostum Dr. Serdar Şahinkaya’nın “Kadrocularda Toplumsal Olaylara Bakış ve Devletçilik-Planlama İlişkisi” kitabından yola çıkarak, bugün içine itildiğimiz yarı sömürge kıskacından çıkış biletinin 1930’ların o muazzam kurucu felsefesinde saklı olduğunu anlatmıştım.
Atatürk dönemi ekonomi politikalarının ve Kadrocuların düşünce dünyasının sadece bugünün Türkiye’si için değil, neoliberal düzenin neden olduğu küresel çaptaki eşitsizlikten çıkış için de ilham verici olacağını ifade etmiştim.
Yazıda bir şerh düşmüş ve Batı’nın, özellikle de Londra Ekonomi Okulu (LSE) bünyesinde 52 iktisatçının kaleme aldığı “Londra Mutabakatı: 21. Yüzyıl İçin Ekonomik İlkeler” belgesiyle “Girişimci Devlet” modelini adeta tekerleği yeniden keşfeder gibi yeniden konuşmaya başladığını belirtmiştim. Belki de dünya bugün yeni bir ekonomik düzen ararken, Türkiye'nin yüz yıl önce verdiği cevapları yeniden keşfediyor.
Peki, bugün Batı entelektüel çevrelerinin hararetle tartıştığı bu “yeni devletçilik” ile Mustafa Kemal Atatürk’ün pratikle ispatladığı, Kadrocuların ise teorik omurgasını çattığı “Türk Devletçiliği” aynı şey mi?
Bu iki modelin felsefi genetiğine biraz daha yakından bakalım. Çünkü Batı dünyası ne kadar allayıp pullarsa pullasın, bugün sığındıkları limanın koordinatları bundan bir asır önce Ankara’da çizilmişti. Ancak aralarında çok hayati, yapısal farklar var.
İlk fark, doğuş gerekçelerinde ve devlete yüklenen misyonda saklı.
Bugün Londra Mutabakatının ve onun teorisyenlerinden Mariana Mazzucato’nun önerdiği “Girişimci Devlet” (Entrepreneurial State), olgunlaşmış, sermaye birikimi tavan yapmış ama yapısal krizler nedeniyle tıkanmış Batı kapitalizmine bir nefes borusu arayışıdır. Buradaki devlet; özel sektörün büyük riskler ve belirsizlikler nedeniyle yanaşmadığı yeşil enerji dönüşümü, yapay zekâ veya uzay teknolojileri gibi alanlarda ilk riski üstlenen, yani piyasaya yön veren ve alan açan bir aktördür.
Oysa 1930’ların Türkiye’si ne durumdaydı? Sanayi devrimini ıskalamış, sermaye birikimi olmayan, burjuvazisi ve işçi sınıfı bulunmayan, kapitülasyonlarla iliği kurutulmuş yoksul bir tarım toplumuydu. Atatürk devletçiliği, piyasada var olan aktörleri regüle etmek ya da onlara rehberlik etmek için doğmadı; piyasayı ve sanayiyi sıfırdan, yoktan var etmek için doğdu. Yatırım yapacak sermaye sahibi olmadığı için devlet bizzat fabrikatör, bizzat banker, bizzat madenci oldu. Yani Batı’nın arayışta bulunduğu devlet “yön verirken”, genç Türkiye Cumhuriyeti, “kurucuydu.”
İkinci ve en köklü ayrım ise sınıf perspektifinde ve toplumsal düzende ortaya çıkıyor.
Londra Mutabakatı, mevcut kapitalist sınıf yapısını ve mülkiyet ilişkilerini aynen kabul eder. Amacı, neoliberalizmin yarattığı devasa servet eşitsizliğini, sosyal patlamalara yol açmasın diye vergilerle ve kamusal yatırımlarla biraz olsun törpülemektir. Özünde, kapitalizmi daha adil ve daha yeşil kılarak sistemi onarmayı hedefler. Özel sermayeyi dışlamaz; aksine devlet eliyle açılan yeni kârlılık alanlarına kamu-özel ortaklığıyla ortak eder.
Geçen hafta vurguladığım gibi, Osmanlı’dan devralınan 1915 Sanayi Sayımı’ndaki o acıklı manzara (toplam 288 ilkel işletme ve 14 bin işçi) karşısında Kadrocular, Türkiye’de Batı tarzı bir sınıf çatışmasının aranamayacağını isabetle görmüşlerdi. Onların ve Türk Devrimi’nin hedefi, içeride imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum yapısı kurarak sınıf çelişkisini daha başlamadan tasfiye etmekti.
İşte bu yüzden Kadro’nun teorize ettiği devletçilik, dışarıya karşı anti-emperyalist olduğu kadar, içeride de sermaye birikiminin belirli sınıfların elinde yoğunlaşmasına karşı kamucu ve toplumcu bir karakter taşıyordu. Eski emperyalist kârların ve sanayinin bir sınıfın çıkarına bırakılmayıp, doğrudan devletin (yani milletin) elinde toplanmasını savunuyordu.
Uzun lafın kısası…
Batı dünyası, serbest piyasa masallarının küresel ısınma, pandemiler ve derin yoksulluk karşısında iflas etmesi üzerine, devletin sadece kriz anında piyasaya para pompalayan bir "pansumancı" (Keynesyen model) olmadığını, aksine ekonomik oyunun ana orkestra şefi olması gerektiğini nihayet anladı.
Ancak onlar bunu kapitalist sistemi kurtarmak için yapıyorlar; Mustafa Kemal Atatürk ve onun düşünsel mutfağındaki Kadrocular ise bunu mazlum bir milletin tam bağımsızlığını, yani iktisadi istiklalini kazanması için yapmışlardı.
Bizim bugün, IMF ya da dışarıdan reçete ithal etmeye ihtiyacımız yok. Küresel iktisat literatürüne, 100 yıl önce bu topraklarda başarıyla uygulanmış ve tüm mazlum uluslara esin kaynağı olmuş bu orijinal "Üçüncü Yol" kalkınma modelini, 21 Yüzyıl şartlarında yorumlayıp çok daha gür bir sesle anlatmamız gerekiyor.
1930’ların şartları ile bugünün Türkiye’si arasında elbette yapısal farklar var. Artık o günkü gibi sınıfsız bir toplum başlangıcında değiliz; tam bilince ulaşmasa da bir işçi sınıfımız, yeteri kadar gelişmemiş de olsa, birçok sektörde dünya ile rekabet eden bir özel sektörümüz ve burjuvazimiz var. Bugünün '21. Yüzyıl Devletçiliği', sadece sıfırdan sanayi kurmakla sınırlı değildir.
Planlama, toplumun geleceğini, piyasanın kör kuvvetlerine değil, bilgiye ve iradeye teslim edilmesidir. Plan, bilgi ve iradinin, tesadüflere ve kadere egemenliğidir.
"21. Yüzyıl Devletçiliği, devlet ile özel sektörü karşı karşıya koyan değil; planlama ekseninde devleti, özel sektörü ve kooperatifçiliği ortak bir kalkınma hedefinde buluşturan karma ekonomik modeldir."
Tarımdan, madencilik ve enerjiye, savunma ve yüksek teknolojili endüstrilere kadar tüm stratejik sektörlerde devletin yatırımcı olması, günümüzdeki neoliberal yıkıma karşı en etkili yol gibi görülüyor.
1930’larda üretimi örgütleyen devlet, bugün 'bölüşümü' de adaletle yönetmekle mükelleftir. Bunun en önemli şartlarından biri de yaşama, barınma, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi temel hakların yanına tüm yurttaşların eşit olarak faydalanacakları kamusal mülkiyet hakkının da eklenmesidir. Kamusal mülkiyet hakkını kısaca şöyle açabiliriz. Otoyollardan köprülere, barajlardan telekomünikasyona, havaalanlarından üniversitelere kadar, aklınıza gelen tüm kamu yatırımlarının sahibi yurttaşlardır. Yanı sıra ormanlardan denizlere, meralardan su kaynaklarına, madenlere kadar tüm doğal varlıkların kamusal mülkiyeti yurttaşlara aittir.
Kamusal mülkiyet, devletin değil milletin mülkiyetidir. O kaynaklardan doğan servet bir avuç imtiyazlı kesime değil, bütün yurttaşlara ait olmalıdır. 21. Yüzyıl Devletçiliğinin nihai amacı da üretimde verimlilik kadar bölüşümde adaleti sağlamaktır.
Çok Okunanlar
Deniz 10 dakika boyunca kabarınca vatandaşlar panik yaşadı
Rahmi Koç hakkında soruşturma
Gericilik, karşı devrim, kapitalizm
Plastisitenin siyaseti
Fatih Altaylı 'Gençlere borcum var' diyerek duyurdu!
AKP'den Rahmi Koç'un 'Kürt kadın hasta' fıkrasına tepki
Taksi durağında çıkan tartışma silahlı saldırıya dönüştü
Rabb'im bana Kudüs Valiliğini nasip et
ABD emperyalizminin saldırı ve işgal aygıtı olarak NATO
Ertuğrul Özkök'ten, Akit tv'de Erdoğan ve İmamoğlu karşılaştırması