Bedeli ne olursa olsun. Türkiye’ye bol miktarda döviz gelmesi, AKP iktidarının ekonomi politikasının temel kolonlarından birini oluşturuyor.
Dışarıdan yüksek maliyetle borçlan, yabancı yatırımcıya yüksek TL faizi sun, ülkeye döviz gelsin…Doların değeri enflasyon kadar artmasın. Türk lirası suni olarak değerlensin. Doğal olarak bunun bedeli de ağır oldu. Türkiye hem ekonomide rekabet gücünü kaybetti hem de yurt içinden yurt dışına devasa servet aktardı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın ödemeler dengesi verilerini inceledim. Ortaya çıkan tablo gerçekten dikkat çekici…
2004 yılından 2025 sonuna kadar, dış dünyaya 304 milyar dolar ödeme yaptık. Bu tutarın232 milyar doları faiz ve portföy geliri ödemelerine, 72 milyar doları doğrudan yabancı sermaye kar transferlerine gitti. 232 milyar dolarlık faiz ve portföy ödemesi içindeki faiz tutarının 200 milyar dolar, temettü ödemesi tutarının da 32 milyar dolar olduğunu tahmin ediyorum. Bu kadar para ödedik ama dışarıya olan borcumuz azalmadı, aksine 2003 yılı sonundaki dış borcumuzu 144 milyar dolardan 2025 sonunda 565 milyar dolara çıkardık.
Yüksek faizli dış borç ve suni olarak değerlenmiş Türk lirası bir taraftan ekonomide önemli yapısal bozukluklara neden oluyor. Diğer taraftan da ülkeyi dış borç sarmalına ve daha fazla faiz ödemeye mahkûm bırakıyor.
Bir ülke hem dış açık verecek hem de parası değerlenecek… Ekonominin ve hayatın doğal akışına ters bir gelişme. Nasıl olur da bu kadar dış ticaret açığı verirken, her sene dış borcumuz büyürken Türk lirası değerleniyor?
Elbette yurt dışından bulacağınız borçlara ve sıcak paraya yüksek faiz vererek…
AKP iktidarı bu yöntemi Ali Babacan döneminde de denemiş ve sanayinin, tarımın, genel olarak Türk ekonomisinin rekabet gücünü kırmıştı. O dönemin bugünden farkı, ayrıca AB tam üyelik hayali pazarlanıyordu ve Türkiye’ye borç dışında doğrudan yabancı sermaye de geliyordu. Ama yüksek faizle değerlenen Türk lirası nedeniyle gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımları ihracata ve sanayiye değil, iç piyasaya yönelik şirketlere, bankalara ve inşaata yöneliyordu.
Döviz bollaştı ve ucuzladı. Ama bu bolluk Türkiye’nin ihracatından ya da turizm gelirlerinden kaynaklanmıyordu. Henüz borçlar için yüksek faiz ödemeleri de başlamamıştı. Ekonomide sahte bir refah dönemi yaşandı. O dönem bu politikalara güçlü şekilde itiraz etmiştik, yaşanan sahte cennet nedeniyle itirazlarımız kabul görmedi. Ama sonuçları bugün çok ağır bir şekilde yaşanıyor.
Sanayici ara malı üretiminden vazgeçti. Sanayinin katma değer yaratma kapasitesi düştü, ara girdiye bağımlı montaj sanayi hüviyetine dönüştü. Döviz olması gereken seviyeden daha ucuz olduğu için tarım ürünleri pahalı gelmeye başladı. Tarım üretimi kısıldı. Dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan Türkiye, tarımda dışa bağımlı hale geldi.
AKP döneminde sıklıkla uygulanan yüksek faizle dış borçlanma, Mehmet Şimşek’in son üç yılında yine yoğunluk kazandı. Dezenflasyon programının ana enstrümanı, “bedeli ne olursa olsun, döviz bulmak…” Yüksek faizle bulunan döviz sonucunda da Türk Lirası olması gerekenden değerli kalıyor. Türk lirası ile fiyatlar artarken, sadece Türk lirasının değil, doların da alım gücü düşüyor. Türkiye’deki ürünler dolarla bile daha pahalı hale geliyor. Sonucunda da çiftçi, ihracatçı ve turizmci rekabet gücünü kaybediyor.
Mehmet Şimşek döneminde de, Ali Babacan döneminde olduğu gibi yüksek faizle döviz bulma oyunu sahneye kondu ama bu kez şartlar daha farklı…
AB ile tam üyelik görüşmeleri yok. Aksine Türkiye Avrupa’dan dışlandı, Orta Doğu ülkesi muamelesi görüyor. Doğrudan yabancı sermaye gelmiyor. Aksine buradaki fabrikalar yurt dışına gidiyor.
Ve daha da önemlisi artık geçmişte alınan borçlar faizleri ile iyice şişmiş durumda. Her sene hem bütçeden hem de özel sektörden yurt dışına daha fazla kaynak aktarmak zorunda kalıyoruz.
DIŞARI AKTARILAN KAYNAKLAR
Merkez Bankasının ödemeler dengesi hesaplarından yaptığım derleme, dış dünyaya yapılan faiz ve portföy geliri ödemelerinin giderek ağırlaştığını gösteriyor.
IMF programının, küresel likidite bolluğunun ve Avrupa Birliği ile yakın ilişkilerin damgasını vurduğu 2005–2009 döneminde yıllık ortalama ödeme 9,4 milyar dolardı.
FED’in parasal genişlemeye gittiği ve küresel faizlerin düşük seyrettiği 2010–2017 döneminde bu tutar yıllık ortalama 8,2 milyar dolar oldu.
Kur krizlerinin, pandeminin, heterodoks politikaların ve yabancı sermaye çıkışlarının yaşandığı 2018–2022 döneminde yıllık ortalama ödeme 11,1 milyar dolara yükseldi.
Mehmet Şimşek’in yeniden göreve geldiği 2023–2025 döneminde ise yıllık ortalama faiz ve portföy geliri ödemesi 19,8 milyar dolara sıçradı.
Mehmet Şimşek döneminde yurt dışına yapılan brüt faiz ödemeleri her yıl önemli artışlar gösterdi.
2023’te 14.5 milyar dolar,
2024’te 20.3 milyar dolar,
2025’te 24,7 milyar dolar oldu.
Yılda 25 milyar dolara dayanan dış borç faiz ve temettü ödemesi. 25 milyar doların yaklaşık yüzde 85’i faiz… Devlet olarak, bankalar olarak, şirketler olarak 2025 yılında 21 milyar dolar dış dünyaya faiz ödemişiz. Bu para, 1915 Çanakkale Köprüsü ve bağlantı yolları ölçeğinde 7–8 projeye, 500 yataklı yaklaşık 100 tam teşekküllü hastaneye ya da dört büyük nükleer reaktör yatırımına karşılık geliyor.
304 milyar dolarlık dış ödeme içindeki 72 milyar dolarlık doğrudan yatırım kârlarını ayrı değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’de fabrika kuran, üretim yapan, istihdam sağlayan ve risk alan yabancı yatırımcı elbette kâr edecektir. Borç veren finans kuruluşu da verdiği kaynağın faizini alacaktır. Burada itiraz ettiğimiz konu, faizin ve kârın varlığı değil… Bedeli ne olursa olsun yüksek faizle borçlanmak ve hemen arkasından gelen şu soru:
“Neden yabancı sermayeye sürekli faiz ve kâr ödeyen ama aynı zamanda cari açık vermeye devam eden ve her geçen gün daha fazla dış borç batağına saplanan ekonomik modele mahkûm olup kaldık?”
Bu tespitleri yaklaşık 20 yıldır yapıyoruz. Aynı politika, farklı isimler ve farklı programlar altında yeniden sahneye konuluyor: Yüksek faizle dış kaynak bul, Türk lirasını yapay biçimde değerlendir, geçici bir rahatlama yarat; ardından büyüyen dış borcu ve faiz yükünü gelecek yıllara bırak.
Bir kez daha hatırlatalım dedik. Çıkış yolu belli…Denk bütçeyi hedefleyen, adil vergi toplayan, ülke kaynaklarını peşkeş çekmeden ekonomik kalkınmaya yönlendiren, cari harcama için borçlanmayan, öz kaynaklara dayalı planlı, kamucu bir kalkınma ve adil bölüşümü önceleyen bir ekonomik model…
Çok Okunanlar
Oğuzhan Uğur'un babası Hasan Atilla Uğur'dan ilk açıklama
Fenerbahçe'de Gornik Zabrze maçı öncesi ilk 11 netleşti
İstanbul'u dev çekirgeler sardı: Evlere kadar girdiler
Arda Güler ve Mustafa Sandal'dan 'Aya Benzer' düeti
Bağış parasıyla şarap fabrikası ortaklığı ve 'Ahbap Bira' markası
Adli tatil başlıyor: Nöbetçi mahkemeler acil dosyalara bakacak
Özgür Özel'in 'Yeni Parti'si 3 farklı şirketin anketine damga vurdu!
304 milyar dolar ödedik, borcumuz 144 milyardan 565 milyar dolara çıktı
Alparslan Türkeş’in Yeni Delhi Sürgünü
İzmir'in ilk insanları-2: Dünya'ya nasıl yayıldık