Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Şiddeti kim finanse ediyor?

Ortaokul çağındaki çocukların şiddetle bu kadar erken tanıştığı, uyuşturucu kullanım yaşının 12’lere kadar indiği, öğretmenin sözünün ağırlığını kaybettiği bir dönem yaşıyoruz.  Aileler çocuklarına söz geçiremiyor. Okul, disiplin ve anlam üreten bir alan olmaktan uzaklaşıyor. 

Bu tabloyu sadece “zamane gençleri” diye açıklamak kolaycılık olur. “Her şeyin başı eğitim”sözü belki çok klasik bir laf olarak gelecek ama gerçeğin ta kendisi…

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul katliamlarının tarihi de ilginç. 17 Nisan, Türkiye’nin Aydınlanma Devrimlerinin ana taşıyıcı kolanlarından biri olan Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümü.  17 Nisan 1940’da kurulan Köy Enstitüleri, sadece bir okul değil; üretimin, sanatın ve kırsal kesimde yaşayan nüfusun, cumhuriyet değerleri ile tanışması, özgür bireylere dönüşmesinin merkeziydi. Önce tek parti döneminde CHP içinde yer alan toprak ağları, tüccar kesimi, din adamları, asker ve sivil bürokrasi ile yıpratma başladı, 1950’de Demokrat Partinin iktidara gelmesi ile yıpratma kampanyası ağırlaştırıldı ve 1954 yılında da kapatıldı. 

O gün o ışığı söndürenler, bugünkü karanlığın temelini attılar. Köy Enstitülerinin kapatılması, bugün yaşadığımız birçok yapısal sorunun temel nedenlerinden biri olarak görülebilir. 

O günden bu yana uygulanan politikalarla eğitim sistemi, nitelikli birey yetiştirmekten uzaklaştırıldı. 1980 darbesi ile müfredat Türk İslam Sentezi temeline dayandırıldı. Son yıllarda da Türk İslam Sentezi de hükmünü kaybetti. Bilimi yok sayan, eleştirel düşünceyi zayıflatan, hurafelere dayalı bir model güç kazandı.

Akıldan, bilimden, analitik düşünceden uzaklaşıp hurafelere önem veren bir eğitim sistemi, aynı zamandatoplumsal sermayeyi eriten devasa bir maliyettir, başka bir ifade ile kuşak kaybıdır, yıkımdır. Bir ülkenin geleceğinin yok edilmesidir. 

Gençlerin, hayalleri çalındı. Genç nüfusun yüzde 30’a yakını ne eğitimde ne işte… Gençlerin büyük bir bölümü, bir fırsat bulup yurt dışına yerleşmeyi düşünüyorlar. Bir toplum gençlerine gelecek sunamazsa, o gençler hayatın anlamını başka yerlerde arar. Kimi zaman öfkede, kimi zaman şiddette…

“Zamane gençleri” deyip konuyu geçiştiremeyiz. İktidarın sorumluluğu var ama sorun bundan ibaret değil. Eğitim dahil, her alanda toplumsal yapıyı çökertmeye odaklanmış bir siyasi mühendislikle karşı karşıyayız. Televizyon ekranlarına bakalım.

Bu şiddet sadece eğitim sistemindeki aksaklıklarla mı ortaya çıkıyor, yoksa üretiliyor mu? Soruyu daha da rahatsız edici hale getirelim. Şiddeti üreten bu yapıda bizim de sorumluluğumuz var mı?

Her akşam milyonlarca insanın izlediği dizilerde, şiddet artık bir “yan unsur” değil, hikâyenin ana dili haline gelmiş durumda. Silahlar, infazlar, intikam sahneleri… Şiddet sadece gösterilmiyor. Günlük hayatın olağan akışı gibi normalleştiriliyor, hatta kimi zaman kahramanlaştırılıyor.

RTÜK’ü anlamak kolay değil. Sigara ve alkol sahneleri büyük bir hassasiyetle sansürlenirken, silahlar, infazlar, psikolojik travmalar yaratan, şiddeti özendiren sahneler sınırsız bir şekilde ekrana taşınabiliyor.

Sigara sağlığa zararlı… Doğru ama mermi değil mi? 

Burada Salim Kadıbeşegil’in Brand Map Dergisinin Ocak-Şubat 2026 sayısındaki yazısından alıntı yapacağım. Salim Kadıbeşegil, yaklaşık 45 yıllık arkadaşım, dostum. Özellikle şirketler ve markalar için itibar yönetiminde Türkiye’de en etkili isimlerin başında gelen iletişim uzmanı… Kadıbeşegil’in çok net bir tespiti var:

“Reklam verenler yalnızca ekran satın almaz; o ekranın ürettiği kültüre de ortak olur.”

Çünkü bu diziler sadece birer içerik değil. Aynı zamanda birer kültür üretim mekanizması… Ve bu mekanizma kendi kendine çalışmıyor.Toplumsal kültürü ve huzuru çürüten, şiddeti ve terörü besleyen bu dizileri kim finanse ediyor?

Cevap çok açık: Markalar, reklam verenler, sponsorlar, ürün yerleştirmeler… Bugün yüksek reyting alan bir dizinin arkasında sadece senarist ve oyuncular yok. Aynı zamanda bütçesiyle o diziyi ayakta tutan markalar var.Salim Kadıbeşegil yazısında çok önemli bir kavrama değinip örnekler de veriyor. Etik körlük.

Bir yanda “Kadınlar Günü” kampanyaları yapan markalar…

Diğer yanda, kadınlara yönelik şiddetin yoğun şekilde işlendiği dizilere reklam veren aynı markalar.

Gündüz “kadına değer” mesajı,akşam “kadına şiddet” sahneleri.

Bu sadece bir çelişki değil. Bu, sistematik bir tutarsızlık, daha önemlisi, bu bir itibar riski...

Peki sadece markalar mı? Bu sistemin bir de sessiz çoğunluğu var.İzleyenler.Tepki vermeyenler.“Ne yapalım, her yerde böyle” diyenler.

Eğitim ve asayiş konularındaki çözümleri bir başka yazı konusu olarak not edelim. İşin TV kısmına bakalım. Çözüm daha fazla yasakta ya da daha sert cezalarda değil.Çözüm, sorumluluğun yeniden tanımlanmasında.

Markalar için bu çok net:Şiddet içeren içeriklere reklam vermemek bir “fedakârlık” değil,

bir itibar yatırımıdır. Markaya yıldız kazandırır.Kadıbeşegil’in işaret ettiği gibi, bunu gönüllü olarak yapan markalar sadece doğru olanı yapmakla kalmaz; aynı zamanda tüketici nezdinde güven kazanır.Salim Kadıbeşegil, son paragrafında şöyle bir ifade kullanıyor:

“Ben mesela ilk yıldızları, ana konusu kadına ve çocuğa uygulanan şiddet olan dizi ve programlara reklam vermeme, sponsor olmama ve ürün yerleştirmede bulunmama kararı alan Samsung ve MediaMarkt’a verdim bile!”

Ben de aynı yıldızı, şiddet içerikli yayınlara reklam vermeme kararı alan Yapı Kredi Bankası’na veriyorum. 

Bugün ekranlarda reyting adına finanse ettiğiniz şiddet, yarın sokakta, okulda, komşuluk ilişkilerinde karşımıza bir kurşun veya bir şiddet olayı olarak dönüyor. Reklam bütçenizle sadece ürününüzü pazarlamakla kalmıyor, o kültürü ve şiddeti de finanse ettiğinizi unutmayın.