Yapay zekâ çağında planlama ve fiyat mekanizması kardeş olabilir mi?
26 Nisan 2026'da 12Punto'da yayımlanan “Türkiye neden çöktü, nasıl yeniden kurulur?” başlıklı yazımda, neoliberal sistemin yerini nasıl bir ekonomik düzenin alabileceğini tartışırken şöyle bir not düşmüştüm:
“Devlet kapitalizminin daha sonraki aşamada yeni bir komünizm modeline evrilme olasılığı, merkezi planlama ve yapay zekâ çağında fiyat mekanizmasıyla birlikte ele alınması gereken ayrı bir yazı konusudur. Daha sonra bir deneme yazısı yazmak için ajandama not ediyorum.”
Demek ki sırası bugüneymiş.
Geçen yazıda neoliberalizmin yerine sosyal devleti, planlı kalkınmayı, özel girişimi ve adil bölüşümü birlikte düşünen bir geçiş düzenini tartışmış, yazıyı iki soruyla bitirmiştim:
Plan mı, piyasa mı? Yapay zekâ çağında nasıl bir fiyat mekanizması?
Bu soruların yanıtını ararken ne piyasayı bütün sorunları kendiliğinden çözen kusursuz bir mekanizma olarak kabul edebiliriz ne de geçmişteki merkezi planlama deneyimlerinin sorunlarını görmezden gelebiliriz.
Bu tartışmaya yapmak istediğim ekleme, yapay zekânın her iki sistemin de karşılaştığı sorunlara farklı çözümler üretme olasılığıdır.Yapay zekâ çağında planlama ve fiyat mekanizması, birbirine zıt iki kardeş olmak yerine uyumlu iki kardeş olabilir mi?
PLAN GELECEĞİ ŞEKİLLENDİRME İRADESİDİR
Planlama derken Sovyetler Birliği'ndeki merkezi planlama sisteminin aynısını yeniden kurmaktan söz etmiyorum. Ancak Sovyetler Birliği'nin ilk dönemlerinde önemli sonuçlar veren, 1930'larda Türkiye'nin sanayileşme hamlesine de örnek oluşturan planlama deneyiminin hakkını teslim etmek gerekiyor.
Daha sonraki yıllarda Sovyet sisteminin karşılaştığı sorunların başında, merkezi planlamanın bilgi ve fiyat mekanizmasını etkin biçimde işletememesi geliyordu. Bu sorunlar, sistemin çözülmesine katkıda bulunan ekonomik etkenler arasındaydı.Fakat planlama kavramını yalnızca Sovyet deneyimiyle özdeşleştirmek, planın asıl anlamını gözden kaçırmamıza neden olur.
Plan yapmak, gelecekte başımıza gelecekleri beklemek ve ortaya çıkacak sonuçlara razı olmak yerine geleceği şekillendirmeye çalışmaktır. Kendi kaderini tayin etme çabasıdır.
Ve her plan aynı zamanda bir tercihler sistemidir.
Enerjiyi hangi kaynaklardan üreteceğiz? Hangi sektörlerde dışa bağımlılığı azaltacağız? Hangi teknolojilere yatırım yapacağız? Tarımı, sanayiyi ve kentleri nasıl geliştireceğiz? Bugünkü tüketimimizle gelecek kuşakların ihtiyaçları arasında nasıl bir denge kuracağız?
Bunların hiçbiri yalnızca piyasanın vereceği kararlar değildir. Kaynakların etkin kullanılması kadar, yaratılan refahın nasıl bölüşüleceği de planlamanın konusudur.
Prof. Dr. Bilsay Kuruç'un yıllardır yeniden gündeme getirmeye çalıştığı “Plan Hakkı” kavramını bu nedenle çok önemsiyorum. Kuruç'un ve 21. Yüzyıl İçin Planlama grubunun açtığı tartışmadan hareketle, kitabımda da planlamanın veri ve bilgi çağında yeniden düşünülmesi gerektiğini yazmıştım. (1)
Plan yalnızca devletin ekonomiye müdahale hakkı değildir. Toplumun geleceğini tesadüflere ve piyasanın kendiliğinden oluşacak sonuçlarına bırakmama hakkıdır.
Peki geleceğimizi planlarken üretim miktarlarını, kaynakların dağılımını ve fiyatları nasıl belirleyeceğiz? İşte burada 20. yüzyılın eski tartışmasına geliyoruz.
ADAM SMITH'İN GÖRÜNMEZ ELİNİ BULDULAR VE KIRDILAR
Piyasa ekonomisinin teorik olarak çok güçlü bir mekanizması var: Fiyat.
Bir ürün kıtlaşırsa fiyatı yükselir. Fiyat yükselince üretici daha fazla üretmeye yönelir. Üretim artınca fiyat düşer. Milyonlarca üretici ile tüketicinin sahip olduğu dağınık bilgi, fiyat mekanizması aracılığıyla ekonomik kararlara dönüşür.
Adam Smith'in “görünmez el” benzetmesiyle anlattığı bireysel çıkarların toplumsal yarara katkıda bulunabilmesi düşüncesi, daha sonraki iktisat teorilerinde fiyat mekanizmasının işleyişiyle ilişkilendirildi.
Fiyat yalnızca bir ürünün kaç liraya satılacağını göstermez. Aynı zamanda üreticiye ve tüketiciye bilgi verir. Hangi ürünün kıtlaştığını, hangisine talebin arttığını, kaynakların nerede daha fazla değer yaratabileceğini haber verir.
Teori böyle söylüyor da bu mekanizma anlatıldığı gibi saf haliyle işlemiyor.
Tekeller var. Oligopoller var. Finansal piyasalar var. Spekülatörler var. Dev şirketlerin fiyat belirleme gücü var. Merkez bankalarının para politikaları, devletlerin vergi ve teşvik politikaları var.
Ben bunu yıllar önce başka bir vesileyle şöyle ifade etmiştim:
Adam Smith'in görünmez elini buldular ve kırdılar.
Tekelci ve oligopol piyasalarda fiyat, her zaman serbest rekabetin ürettiği fiyat değildir. Dolayısıyla fiyat mekanizması da kaynakları her zaman toplum açısından en doğru yere yönlendirmez.
Üstelik piyasanın bir başka temel sorunu daha var. Geçen yazıda da tartıştığımız gibi piyasa, toplumun ihtiyaçlarına göre değil, satın alma gücüyle desteklenen talebe göre karar verir.
Bir insanın konuta ihtiyacı olması, piyasa açısından yeterli değildir. O konutu satın alacak veya kirasını ödeyecek geliri de bulunmalıdır. Sağlık ve eğitim için de aynı sorun geçerlidir.
Bu nedenle fiyat mekanizması, kaynakların dağılımında çok önemli bir bilgi üretse de toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir sistemin tek başına temeli olamaz.
Yirminci yüzyılın sosyalist ekonomileri ise sorunu diğer uçtan çözmeye çalıştı. Piyasanın yerine merkezi planlamayı, piyasa fiyatlarının yerine de büyük ölçüde merkezden belirlenen fiyatları koydular.O da sürdürülebilir bir çözüm üretemedi.
Birkaç bin bürokratın yüz milyonlarca insanın neye, nerede ve ne kadar ihtiyaç duyduğunu; milyonlarca mal ve hizmetin hangi miktarda ve hangi fiyatla üretilmesi ve pazara sunulması gerektiğini sürekli ve doğru biçimde hesaplaması mümkün değildi. Bir örnek vermek gerekirse, 1990 yılında Moskova ziyaretimde görmüştüm. Bir ayakkabı mağazasındaki erkek ayakkabılarının neredeyse tamamına yakını 43 numara ve kahverengi idi…
Üstelik sorun yalnızca hesaplama kapasitesi de değildi. İnsanların tercihleri değişiyordu. Üreticilerin sahip olduğu yerel bilgiler merkeze eksik veya gecikmeli ulaşıyordu. Merkezden belirlenen fiyatlar, kıtlıkları ve üretim maliyetlerini her zaman doğru yansıtmıyordu.
Piyasa da kusurluydu, merkezi bürokratik planlama da.
Çin bugün bu iki sistemin unsurlarını bir arada kullanan farklı bir model uyguluyor. Piyasa ve özel sektör ekonominin çok geniş bir bölümünde faaliyet gösteriyor, fiyatların önemli bir bölümü piyasada oluşuyor. Ancak devlet beş yıllık planlarla stratejik yönü belirliyor; altyapı, finans, enerji ve stratejik teknolojilerde kamu gücünü kullanıyor.
Bu modelin özgürlük, iktidar ve denetim sorunlarını Çin üzerine yazdığım ikinci denemede tartışmıştım. Buradaki sorumuz başka.
Piyasa ile plan arasında 20. yüzyılda çözülemeyen sorun, 21. yüzyılda çözülebilir mi?
ÜÇÜNCÜ OYUNCU: YAPAY ZEKÂ
Sovyet planlamacılarının elinde bugünkü teknoloji yoktu. Bugün milyarlarca ekonomik işlem saniyeler içinde kaydedilebiliyor. Üretim, stok, tüketim, enerji kullanımı, lojistik, nüfus hareketleri, sağlık ve eğitim gibi sayısız alanda devasa miktarda veri üretiliyor.
Üstelik yapay zekâ bu verileri yalnızca işlemiyor. Aralarındaki ilişkileri bulabiliyor, tahminler yapabiliyor ve farklı seçeneklerin muhtemel sonuçlarını hesaplayabiliyor.
Aslında özel şirketler bu teknolojilerden yararlanarak kendi ekonomik faaliyetlerini çoktan planlamaya başladılar. Bir perakende zinciri hangi mağazasında yarın kaç şişe süt satılacağını tahmin etmeye çalışıyor. Bir ayakkabı mağazası hangi renk ve kaç numaralı ayakkabıları stokta tutacağına karar verebiliyor. Bir havayolu şirketi hangi uçuşta hangi koltuğu hangi fiyattan satacağını algoritmalarla hesaplıyor. Lojistik şirketleri milyonlarca hareketi bilgisayarlarla planlıyor. Fabrikalar üretimi ve stoklarını optimize ediyor.
Elbette bunların hiçbiri kusursuz değil. Ama şirketlerin kendi ölçeklerinde yaptıkları planlamanın hızı ve kapsamı, geçmişteki planlamacıların sahip olduğu olanaklarla karşılaştırılamayacak kadar gelişmiş durumda.
Aynı teknolojiyi toplumun ihtiyaçlarını planlamak için neden kullanmayalım?
Bir ülkenin konut ihtiyacını, sağlık ve eğitim altyapısını, enerji talebini, tarımsal üretimini ve sanayi kapasitesini çok daha kapsamlı verilerle değerlendirebiliriz. Farklı yatırım ve bölüşüm tercihlerinin muhtemel sonuçlarını önceden karşılaştırabilir, uygulama sırasında ortaya çıkan sapmaları daha hızlı görebiliriz.
Ancak buradan yapay zekânın planlamanın bütün sorunlarını çözeceği sonucunu çıkarmıyorum.
Verilerin eksik veya yanlış olması, geleceğin belirsizliği, insanların sürekli değişen tercihleri ve algoritmaları geliştirenlerin kendi öncelikleri yeni sorunlar yaratabilir. Ayrıca bir şirketin kendi faaliyetlerini planlamasıyla milyonlarca insanın yaşadığı bir ekonomiyi planlamak aynı şey değildir.
Yapay zekâ ne geleceği kusursuz biçimde öngörebilir ne de bütün ekonomik bilgiyi tek bir merkezde toplamak zorundadır.Buna karşılık, geçmişteki planlama tartışmasını değiştirebilecek yeni bir olanak sunuyor.
Toplumun ihtiyaçlarını ve kaynaklarını planlarken fiyat mekanizmasını; ne Adam Smith'in kırılmış görünmez eline ne de merkezi planlama bürosundaki birkaç bin bürokratın görünen eline teslim etmek zorundayız.
Piyasanın ürettiği fiyat bilgilerini, üretim kapasitesini, kaynakları ve toplumun ihtiyaçlarını devasa veri işleme sistemleriyle ve algoritmalarla birlikte çok daha kapsamlı değerlendirebiliriz.
Böyle bir düzende piyasa fiyatları üretim ve tüketim kararları için bilgi üretmeye devam ederken, planlama da toplumun uzun vadeli hedeflerini, stratejik yatırımlarını ve piyasanın karşılayamadığı ihtiyaçlarını belirleyebilir. Yapay zekâ ise bu iki mekanizma arasındaki bilgi akışını, hesaplamayı ve koordinasyonu güçlendirebilir.
Bu yaklaşım, bütün fiyatların merkezden belirlendiği bir ekonomi anlamına gelmediği gibi, bütün kararların piyasanın kendiliğinden sonuçlarına bırakılması anlamına da gelmez.
Yapay zekâ, plan ile piyasanın birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki mekanizma olarak çok daha etkin çalışmasını sağlayabilir.
Fakat bunun için yalnızca daha güçlü bilgisayarlara ve daha gelişmiş algoritmalara ihtiyacımız yok.Çünkü planlamanın eski bilgi sorununu çözmeye yaklaşırken çok daha temel bir sorunla karşılaşıyoruz.
TERCİHLERİ KİM YAPACAK?
Yazının başında planın aynı zamanda bir tercihler sistemi olduğunu söylemiştim.Yapay zekâ, eğitime daha fazla yatırım yaparsak yirmi yıl sonra neler kazanabileceğimizi, savunmaya daha fazla kaynak ayırırsak başka hangi alanlardan vazgeçmek zorunda kalacağımızı, bugünkü tüketimi artırmakla gelecek kuşaklara daha fazla kaynak bırakmak arasındaki seçeneklerin muhtemel sonuçlarını hesaplamamıza yardımcı olabilir.
Ama yapay zekâ hangi seçeneği tercih edeceğimize karar veremez. Daha doğrusu, vermemeli.
Çünkü toplumun kaynaklarını nasıl kullanacağına, yaratılan refahın nasıl bölüşüleceğine ve geleceğin hangi hedefler doğrultusunda şekillendirileceğine karar vermek yalnızca matematik problemi değildir. Bunlar siyasal ve toplumsal tercihlerdir.
Üstelik yapay zekâ planlamayı güçlendirdikçe bu tercihleri yapanların elindeki ekonomik ve siyasal güç de büyüyecektir. O gücün kimde toplandığı ve nasıl denetlendiği, en az planın kendisi kadar önemli hale gelecektir.
Öyleyse “Yapay Zekâ Çağında Denemeler” tartışmasında yeni sorular ortaya çıkıyor.
Planın tercihlerini kim yapacak? Karar verenleri kim denetleyecek? Demokrasi dediğimiz şey yalnızca dört-beş yılda bir sandığa gidip yöneticileri seçmek midir?
Güçlü bir demokrasi, ancak etkili ve sürekli işleyen bir denetim sistemiyle mümkün olabilir.
Ve yapay zekâ çağında, karar alma ve denetim süreçlerine yurttaşların sürekli katılabildiği bir “Dinamik Demokrasi” mümkün müdür?
Gelecek denemede bu soruların yanıtını arayacağız.
(1) Prof. Dr. BilsayKuruç ve Dr. Serdar Şahinkaya 21. Yüzyıl İçin Planlama grubunun “Plan Hakkı” 12 Kasım 2022 tarihli konferansı https://21inciyuzyilicinplanlama.org; ayrıca Meriç Köyatası, Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Türkiye'nin Fabrika Ayarları – Ekonomide Karşı Devrim, s 221