Yapay zekâ çağında kapitalizmin çelişkileri
Yapay zekâ ve robotik teknolojiler, kapitalizmin yalnızca üretim biçimini değil, insan emeğiyle, mülkiyetle ve siyasal iktidarla kurduğu ilişkileri de değiştirmeye aday. Ya dijital faşizme gideceğiz, ya da eşitlikçi, demokratik güçlü bir sosyal devlet oluşturacağız. Daha sonraki aşamada ise insanların çalışmasına gerek kalmadığı komünist ütopyadan da söz edebiliriz.
Ütopyalar kendiliğinden gerçekleşmez. Demokratik sosyalizm de gökten zembille inmeyecek. Yeni bir toplumsal düzenin kurulabilmesi için önce mevcut düzenin nasıl işlediğini, hangi çelişkileri barındırdığını ve bu çelişkilerin hangi toplumsal mücadelelerle aşılabileceğini anlamak gerekiyor. O yüzden bu denemeler dizisinin önceki iki bölümünde emperyalizmin işleyişini ve yapay zekâ çağında emperyalizmin nasıl bir değişime uğrayabileceğini tartıştık.
Kapitalizm ve emperyalizm tarih sahnesinden sessiz sedasız çekilmeyecek. Teknolojik gelişmenin kendiliğinden daha adil ve özgür bir dünya yaratacağını düşünmek de saflık olur.
Öyleyse önce önümüzdeki risklere, tehditlere ve kapitalizmin kendi içinde büyüttüğü çelişkilere bakalım. Ardından bu gelişmelerin insanlığın önüne hangi tercihleri koyduğunu ve nasıl bir toplumsal düzenin mümkün olabileceğini tartışalım.
4 Ekim’de yazdığımız yazının başlığı “Neoliberalizmden sonra ne gelecek” idi. O yazıda neoliberalizmin yerine konulacak sistemin adını koymak yerine, temel özelliklerini tarif etmenin başlangıç için daha uygun olabileceğini belirtmiştik.
Temel özelliklerin tanımlamalarını yaparken de, devam eden yazı serisinin önceki bölümlerinde, veri çağında fiyat ve planlama mekanizmalarını, sosyal devlet ve yurttaşlık haklarını, toplumsal mülkiyet, kamusal mülkiyet hakkı kavramlarını, planlı kalkınmaya dayalı sosyal devlet tanımlamalarını tartışmıştık. Yapay zekânın ve kamu yönetiminin kontrolü ve denetim mekanizmaları üzerinde durmuştuk. Yeni bir teori ya da ideolojinin ortaya çıkma aşamasında, bir direnç cephesi olarak emperyalizmin tarihsel gelişimini ve yapay zekâ çağında emperyalizmin nereye doğru evrilebileceği üzerinde durmuştuk.
İşte neoliberalizmin yerine ne koyacağımızın yanıtı, esasında bu tartışmaların bir bütün olarak değerlendirilmesiyle şekilleniyor.
Emperyalizmin ve kapitalizmin insana ihtiyacı giderek azalırsa ve hatta ihtiyacı kalmazsa ne olacak? Yapay zekâ ve robotların insanların çalışmak zorunda olmadığı bir üretim düzeni yaratması halinde, klasik kapitalizm ve sosyalizm tartışmalarının bazı temel varsayımlarını yeniden düşünmek gerekecek.
Bu teknolojik gelişmenin yarattığı refahın toplum yararına kullanıldığı, demokratik planlama ile piyasa mekanizmasının birlikte işlediği, ekonomik kararların toplumsal denetime açıldığı yeni bir düzen. Ütopya ya da kışkırtıcı bir ifade ile Ütopik Komünizm, belki çok daha sonraki bir aşamanın tartışması…
Ama o aşamaya ulaşmadan önce yanıtlamamız gereken çok daha güncel bir soru var: Neoliberalizmin yerine nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen koyacağız?
Emekli amiral dostum Mustafa Özbey, Ütopya ve Denemeler başlıklı yazılar için şöyle bir mesaj göndermişti:
“İnsanlık, yerine ne koyacağımızı bilmeden ortadan kaldırdıklarımızın çöplüğünde debeleniyor. 500 yıllık Batı hegemonyası çöküyor. Ama yerine neyi koyacağımızı bilmiyoruz. "Kervan yolda düzülür" reçetesi bu kez yapay zekâlı bir çıkış kapısı aralayacak diyerek işin kolayına kaçsak da, bu yapay zekâ fenomeni başımıza ne belalar açacak, onu da bilemiyoruz... Hayat bize şunu öğretmeliydi: "Teorisi oluşturulmayan hiçbir eylem, fayda/değer yaratamıyor"
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin kurumları ve kuralları tartışılıyor. Son kırk yılı şekillendiren neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı eşitsizlikler, toplumsal huzursuzluklar ve ekonomik krizler giderek büyüyor.Ancak mevcut düzenin sorunlarını ortaya koymak, onun yerine nasıl bir düzen kurulacağını bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Yeni bir ekonomik ve toplumsal düzenin teorisini geliştirmek, belki de bu teoriden hareketle yeni bir ideoloji oluşturmak gerekiyor. Bunun için dünyanın birçok yerinden birçok sosyal bilimcilerden, iktisatçılardan, mühendislerden, bioteknoloji uzmanlarından, genetik bilimcilerden, tıp dünyasından, savunma (silah) sanayiinden, bilim insanlarından, siyasetçilerden, çok sayıda deneme yazılarına, tartışmaya, araştırmalara ve eleştirilere ihtiyacımız var.
Ütopya ve Denemeler dizisine başlamamızın nedeni de buydu.
Üstelik bu kez karşı karşıya olduğumuz sorun, yalnızca neoliberalizmin başarısızlığı ile sınırlı değil. Yanı sıra, insanlık, Sanayi Devrimi'nden bu yana belki de en büyük teknolojik dönüşümün başlangıcında bulunuyor.
İnsanlık tarihine baktığımızda, büyük teknolojik sıçramalar, beraberinde toplumsal yapıda, devlet örgütlenmelerinde, ekonomide, insan ilişkilerinde ve ideolojilerde büyük değişimlere yol açıyor.
Sanayi devriminden sonra ekonomide kapitalizm ve alternatifi olarak sosyalizm ortaya çıktı. Sınıfsal yapılar değişti. Büyük toprak sahipleri ve asillerin servetinin karşısına, sanayi sermayesi burjuva çıktı. İşçi sınıfı büyüdü. Sınıflar arasında yeni toplumsal ilişkiler doğdu. Sanayi, büyük bir malzeme ve insan hareketedir. Bu da kentlerin büyümesine neden oldu. Kentlerle birlikte devletlerin örgütlenme biçimleri büyük ölçüde değişti. Monarşilerin yerine cumhuriyet rejimleri egemen oldu.
Kapitalizmin yarattığı sınıfsal ilişkilerin eleştirisi, sosyalizm ve komünizm düşüncelerini ortaya çıkardı. Marxist düşüncenin merkezinde, üretim araçlarının mülkiyeti ile üretimi gerçekleştiren emek arasındaki ilişki yer aldı. Emeğin sömürüsü, sadece ekonomik bir teoriye değil, toplumsal düzenin değiştirilmesini hedefleyen siyasal ideolojilere de temel oluşturdu.
Bugün de benzer bir süreçle karşı karşıyayız. Karanlık fabrikalarda yapay zekâ destekli robotlar üretim yapmaya başladılar. Üretim örgütlenmeleri değişiyor. Artı değer yaratan ve sömürülen işçi sınıfı kavramı yerine üretim içindeki payı azalan, işlevsizleştirilmeye başlayan insanlardan söz ediyoruz.
Tarihçi Yual Noah Harari, “işlevsiz insanlar – useless humanity” kavramını ortaya atıyor. Yapay zekâ tartışmalarında ortaya atılan kavramlardan bir tanesi de, “artık nüfus-surplus humanity” kavramı… Her iki kavram da gelecekte, işçi sınıfı ve insanın önemsizleşeceği tehdidini çok berrak şekilde ortaya koyuyor.
Ben bu kavramlara dayanarak, insan emeğine ihtiyaç azaldığında, kapitalist sistemin üretim sürecinin dışında kalan insanlara, “artık nüfusa” ya da “işlevini kaybetmiş insanlara” nasıl davranacağını merak ediyorum. Hatta ileri gidip tahrik edici bir soru soruyorum: İşlevsiz İnsanlar, açlığa, salgın hastalıklara, sağlık sistemlerine ulaşamamaya, kısacası ölüme mi terk edilecek?
Teknolojideki bu büyük değişimle birlikte gelecek olan yeni toplumsal süreçte, üretimde insan emeğinin azaldığı bir yapıda emek ilesermaye arasındaki ilişki nasıl değişecek?
Elbette teknolojik gelişmenin işçi sınıfını bütünüyle ortadan kaldıracağını söylemek için erken. Ancak, robotların üretimi gerçekleştirdiği, yapay zekânın tasarım, yönetim, muhasebe, hukuk, tıp ve mühendislik gibi alanlarda insanın yaptığı işlerin önemli bölümünü üstlendiği bir dünyada, eski teorilerin bütün varsayımlarını değiştirmeden koruyabilir miyiz?
Ufukta, sınıfların büyüklükleri, örgütlenme biçimleri ve ekonomik güçlerinin değişeceği görülüyor. O zaman toplumsal dönüşümü yalnızca klasik fabrika işçisinin devrimci rolüne dayandıran bir teori, yeni koşulları açıklamakta yetersiz kalmayacak mı?
Sınıf mücadelesinin konusu, biçimi ve aktörleri değişiyor. Üretim araçlarının mülkiyeti üzerindeki kontrol ve denetim mücadelesi ve toplumsal mülkiyet kavramı daha önemli hale geliyor.
Neoliberalizmin yerine ne koyacağız tartışmasını yaparken, bu çelişkileri ve hangi toplumsal güçlerin, hangi siyasal kurumlar aracılığıyla, nasıl bir mücadele yürüteceğini düşünmek ve tanımlamak zorundayız.
20 YILLIK KARGAŞA DÖNEMİ
Microsoft'un kurucusu Bill Gates, 22 Ekim 2026'da yayımlanan bir söyleşisinde, yapay zekâ ve robotların önümüzdeki yaklaşık 20 yıl içinde insan emeğini pek çok mal ve hizmetin üretiminde gereksiz hale getirebileceğini öngörüyor. Robotların ev inşa ettiği, tarım yaptığı, ameliyat gerçekleştirdiği ve üretim maliyetlerini büyük ölçüde düşürdüğü bir bolluk ekonomisinden söz ediyor. Ancak bu bolluğa ulaşıncaya kadar yaşanacak geçiş döneminin insanlık tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biri olabileceğini, kazananlar ve kaybedenler yaratacağını belirtiyor.
Bill Gates adını ve tam süresini vermiyor ama insanlık için yaklaşık 20 yıllık bir cehennemden söz ediyor.
Elon Musk, yapay zekâ ve robotların gelecekte insan ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyük bir üretim bolluğu yaratabileceğini, çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkabileceğini öngörüyor. Elon Musk, insanların çalışmadan da ihtiyaçlarının karşılanacağı bir ütopyadan söz ediyor.
Emperyalizmin insana ihtiyacı kalmazsa ne olacak başlıklı yazıda sormuştum. Tekrarda yarar var. Kapitalizm, kâr elde etmeye dayalı bir sistem. Yatırımcılar bu yatırımlarının karşılığında kazanç elde etmek için bu işe giriyorlar.
Elon Musk’un insanlığa vaatleri, ya da Bill Gates’in 20 yıl dişinizi sıkın sonrası düzelecek mesajı, bugünkü olağanüstü sermaye yoğunlaşmasını meşrulaştıran, gelecekte daha da artma olasılığı bulunan eşitsizliği gizlemeye çalışan elma şekerleri olamaz mı?
Elon Musk ve Bill Gates’in öngörüsü bizi, daha önce tartıştığımız mülkiyet konusuna yeniden getiriyor. İnsan emeğine ihtiyaç duymayan bir üretim düzeninde, insanlar yaratılan zenginlikten nasıl pay alacak? Üretim araçlarının mülkiyeti ve kontrolü değişmeden bu sorun çözülebilecek mi?
Bu öngörülerin gerçekleşme zamanı ve kapsamı tartışmalı. Ancak ortak noktaları açık: Yapay zekâ, insan emeğinin ekonomik değerini ve toplumsal konumunu ciddi biçimde değiştirebilir.
Burada iki farklı gelecek ihtimali ortaya çıkıyor.
Birincisinde, yapay zekânın sağladığı verimlilik artışı çalışma sürelerini kısaltır, insanların refahını yükseltir, eğitim, sağlık, barınma ve diğer temel ihtiyaçlara erişimi kolaylaştırır.
İkincisinde ise aynı teknoloji, üretim araçlarını kontrol edenlerin servetini artırırken geniş toplum kesimlerinin gelir ve ekonomik güvencesini zayıflatır.
ÇIKIŞ İÇİN İKİ FARKLI ALTERNATİF
Aynı teknolojik gelişim, insanlığı ve toplumları, iki farklı sonuca doğru götürebiliyor. Nedeni de belli: Belirleyici olan yalnızca ne kadar üretildiği değil, üretim araçlarının kime ait olduğu, üretimin hangi amaçla gerçekleştirildiği ve yaratılan zenginliğin nasıl paylaşıldığıdır.
Önceki denemede üzerinde durduğumuz bir çelişkiyi hatırlayalım.Kapitalist üretimde işçi yalnızca üretici değildir. Aynı zamanda tüketicidir.Burada kapitalizmin eski bir çelişkisi, yeni teknolojinin etkisiyle daha da keskinleşebilir.İnsanların giderek daha küçük bir bölümünün üretimde çalıştığı bir ekonomide, geniş toplum kesimlerinin satın alma gücü nasıl sağlanacak?
Burada eşitlikçi yaklaşım için de iki farklı tercih ön plana çıkıyor.
Bir model düşünelim. Kamu, teknoloji şirketlerinin yarattığı zenginlikten ciddi oranda vergi alsın. Herkese temel gelir versin. Sosyal devlet harcamalarını artırsın.
İkinci bir model düşünelim. Üretim araçlarının mülkiyeti, yönetimi ve denetimi yeniden düzenlensin. Ancak bunu eski sosyalist sistemlerdeki gibi kamulaştırma olarak düşünmemek gerekiyor. Tarihten gelen bilgi birikimi esas alınarak toplumsal ve kamusal mülkiyet hakları esas alınsın.
Bunlar birbirinden farklı ekonomik düzen önerileridir. İkisinde de güçlü bir sosyal devlet gereksinimi vardır. Birinci modelde insanlar gelir elde edebilir ama ekonomik kararların dışında kalabilir.İkinci model ise mülkiyet ve iktidar ilişkilerini değiştirmeyi ve çok güçlü bir dinamik demokrasi modeli kurmayı gerektirir.
Neoliberalizmin yerine ne koyacağız sorusunun yanıtını bu model tercihlerinde bulacağız. Benim tercihimin ikincisinden yana olduğunu belirtmeliyim…
Peki, neoliberalizmin yerine yeni bir ekonomik düzen arayışında dünyada neler tartışılıyor? İktisatçılar kapitalizmin sorunlarına nasıl çözümler öneriyor? Bir sonraki yazıda Londra Mutabakatı'ndan Daron Acemoğlu'na, Mariana Mazzucato'ya uzanan arayışlara bakacağız. Bu yaklaşımların nerede birleştiğini, nerede ayrıldığını ve hangi soruları yanıtsız bıraktığını tartışacağız.