Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,0590
Dolar
Arrow
44,0996
İngiliz Sterlini
Arrow
58,8442
Altın
Arrow
7264,4136
BIST
Arrow
10.729

Cumhuriyet Devrimi: Görünmeyen Türk ulusundan 'Ulus Devlete'

Türkiye kamuoyunda ve özelikle okumuşların kimilerinde, uluslaşma  ve ulus devlet konusunda birbiriyle bağlantılı iki tez, hatta iki kabul vardır. Bunlardan birincisi; Türklerin en son Osmanlı İmparatorluğu ile siyasal birlikleri ve devletlerinin olduğu, bu imparatorluğun ulusal bir devlet değil ve de arkasında bir ulusal topluluğu olmadığıdır. İkincisi de birincisinden hareket edilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin  önündeki en temel görevinin bir ulus yaratmak  fikri olduğu ile sürülür .

Yazı, ileri sürülen iki tezin de  sorunlu olduğunu ve geçersizliğini tartışmaya açmaya yöneliktir. Bu kapsamda önce uluslaşma ve ulus devletin ortaya çıkmasının kuramsal temeli ve arkasından  Osmanlı Devleti’nin tasfiye edilmesiyle Türk ulusuna dayalı  yeni bir devletin oluşmasının kuramsal  alt yapısına  kısaca değinilecektir. Daha sonra Türklük kavramının Batı Dünyasında var oluşunun göstergeleri özetlenecektir. Son olarak Atatürk’ün yönlendiriciliğinde, görünmeyen Türk Ulusundan, nasıl görünür Türk devletine  dönüştürülmesinin kültürel alt yapısı  irdelenecektir.

Uluslaşma ve Ulus Kavramı Nasıl Ortaya Çıktı?

Uluslaşma ve ulus kavramı, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda tüm dünyaya yayılmıştır.

Ulus fikrinin siyasi anlamda doğuşu ise büyük ölçüde, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’yle 18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Ulus, ortak siyasi iradeye sahip, aynı egemenlik altında yaşayan vatandaşlar topluluğu olarak tanımlanabilir.

Ulus Devlet Modeli ise  sınırları belirli toprak, merkezi yönetim, ortak vatandaşlık, tek hukuk sistemine modeline dayanır. Ulusçuluk, tüm sınıf, grup ve kimlikleri birleştirmeyi amaçlayan, bu yönüyle eşitleyici ve eşitlikçi bir düşüncedir. 

Ulusçuluk ve ulus konusunda özgün yaklaşımları olan Ernest Gellner(1) de, uluslaşma sürecinde biri kültürel, diğeri iradeye dayalı bir kabulü  temel alır.

Bunlara bağlı olarak  Ernest Gellner, ulusçuluğu esas olarak siyasal birim ile ulusal birimin çakışmasını öngören ilke şeklinde tanımlar.Gellner, ulusçuluğun sosyo-ekonomik çıkışını da; “Tarım toplumunun en temel yapısal özelliği, çok parçalı ve çok katmanlı olmasıdır. İnsanlar büyük ölçüde cemaatler şeklinde yaşamış; çok büyük oranda doğdukları yerden hiç ayrılmamıştır. Bireyin, devletle karşılaşması çok nadir yaşanmış ve cemaat liderleri, devletle birey arasında bir tür taşıyıcı olmuştur. Buradan hareketle ulusal kimlik ve ulusu, sanayi devriminin oluşturduğu yeni ve  çağdaş bir olgu olarak yorumlar.” şeklinde nitelendirmiştir.

Gellner, ulusçuluğun devletli toplumlarda ortaya çıkacağını belirtir ve: “Eğer ortada devlet yoksa, açıktır ki, sınırlarının ulusun sınırlarıyla çakışıp çakışmaması diye bir sorun da olamaz. Devlet olmayınca, yöneticiler de olmayacağından, öneticilerin yönetilenlerin aynı ulustan olup olmadıkları da sorulmaz” der.

------------------------------------------

 (1)Hasan Aksakal, 2011.Ernest Gellner’in Ulusçuluk Kuramı Üzerine Bazı Dikkatler . Yalova Sosyal Bilimler Dergisi,sayı.2,s.1 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/800206

Ernest Gellner,2018  Uluslar ve Ulusçuluk.Hil Yayınları, İstanbul

Bu yorumlamaya göre feodalizmin tasfiyesi ve devletlerin oluşmasıyla sanayi toplumlarına geçiş, aynı zamanda üretilen  mal ve hizmetlerinin daha çok düzeyde üretilmeleri ve pazarlama olanaklarının gerçekleştirilmesiyle   ulus  temelinde devletlerin ortaya çıkmasını sağladığı söylenebilir.

Osmanlı Devleti’nde Ulus Devlete Gereksinme Arayışı, Neden Devreye  Girdi?

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde 20.yüzyılın başlarında hangi siyasal yolun izlenmesi gerektiğini tartışılır.

Bu kapsamda öne çıkan düşünürlerden Yusuf Akçura, 1904'te Kahire'de “Türk” adlı gazetede yayınlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” (2) makalesinde  Osmanlı Devleti'ne güç kazandırmak için takip edilen farklı yaklaşımları analiz etmiştir

“Üç Tarz-ı Siyaset” de ele alınan önermelerden birincisi; Osmanlı sınırları içindeki tüm milletleri (Türk, Arap, Rum, Ermeni vb.) eşit vatandaşlık temelinde birleştirmek olan “Osmanlıcılık” tır.

İkincisi; “İslamcılık” olarak tanımlanan ve halifelik etrafında tüm Müslümanları birleştirmek  fikridir.

Üçüncüsü ise “Türkçülük”tür. Türkçülük, Türk kimliği temelinde milli bir devlet oluşturmaktır.

Akçura’ya göre ortada Osmanlı ulusu diye bir ulus yoktur. Onun yaratılması olası değildir. Çünkü Balkanlarda milliyetçilik  temelli isyanlar çoktan başlamış,Bulgarlar ve Yunanlar devletlerini kurmuşlardır. İslamcılık’ın da gerçekleştirilmesi  olanaksızdır.

Geriye kalan tek seçenek,Türk ırkı, daha doğrusu Türk ulusuna dayalı ulusal bir Türk politikasıdır.

Türk milliyetçiliğin bir ünlü düşünürü de Ziya Gökalp(3) ’dir.O’na göre göre toplumların karakterleri kalıtımsal olmayıp kültür ve eğitim yoluyla şekillenmektedir. Bu  nedenden dolayı ırksal temellere dayalı milliyetçiliğe karşı olmuştur. Gökalp’ın yaklaşımında Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı'dan aldığı kimi değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslamdı. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koymuştu. Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsemişti. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendiriyordu.

---------------------------------------------------------------

(2) Yusuf Akçura, 1991.Üç Tarz-I Siyaset.Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu . Turk Tarih Kurumu Yayınları VII. Dizi -Sa. 73b

(3) Ziya Gökalp,2016.Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak Toker Yayınları.Ziya Gökalp,2018.Türkçülüğün Esasları.Kapra Yayınları

Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’ın  dile getirdikleri Türkçülük yaklaşımları, aralarında ayrımlar olmakla birlikte daha sonra gelişecek olan Milli Mücadele’nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en büyük fikir akımları olmuştur.

Osmanlı Devleti’ni Oluşturan İnsan Topluluklarında Egemen Soy Kimdir ?

Osmanlı Devleti’ni oluşturan insan toplumu,elbette tek bir “soy” dan oluşmuyordu. Osmanlı, çok uluslu, çok etnikli ve çok dinli bir imparatorluktu. 

Ancak kurucu çekirdek unsurun kökeni, Oğuz Türkleridir. Oğuzlar, 11–13. yüzyıllarda Anadolu’ya göç eden Türk topluluklarının ana gövdesini oluşturmuştur. Osmanlı Hanedanı’nın kökeni de, Orta Asya’dan gelen Oğuz Türklerine dayanır.

Bununla birlikte  Osmanlı Devleti’nin kurulduğu Anadolu’da, farklı halklar da vardı. Bunlar arasında;  Bizans döneminden kalma Rum toplulukları, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve  Araplar sayılabilir. Osmanlı genişledikçe Balkan ve diğer bölgelerdeki Boşnaklar, Arnavutlar, Sırplar, Bulgarlar, Yahudiler (özellikle 1492 sonrası İspanya’dan gelenler) imparatorluk yapısına katılmışlardır.

Sonuç olarak devletin kurucu çekirdek ve hanedanın soyu, Oğuz Türkleri idi.

Osmanlı Devleti’nin Resmi Dili ve Halkın Dili Neydi?

Osmanlı Devleti’nde Resmi Dili, içinde Arapça ve Farsçadan dil bilgisi kuralları ve sözcükler içeren Osmanlı Türkçesiydi (4) . Bu dil, geniş Osmanlı bürokrasisinde resmi dil olarak kullanılmaktaydı.Türklerin dışında azınlık ve Arapların hükümet ile resmi konularda, devletin resmi dili olan Osmanlı Türkçesini kullanmak zorunluluğu söz konusuydu.

Tanzimatla birlikte Osmanlı Türkçesindeki yazılı eserlerde Arapça ve Farsça  egemenliğini azaltılacak  ve Türkçe bilim dili de olacaktır.

Anadolu'da ve Balkanlarda halkın çoğunun konuştuğu dil de Türkçe idi. Arabistan, Kuzey Afrika, Irak ve diğer ülkelerde konuşulan  dilin  ise Arapça olduğu söylenebilir . Devletin egemenliği altındaki bölgelerde diğer  bölgelerde  ise azınlıklar, kendi dillerini kullanmaktaydılar .

Ancak devletin kurucu çekirdek soyunun Oğuz Türkleri olması ve nüfusun çoğunluğunu  onların oluşturması nedeniyle  Osmanlı coğrafyasında egemen dil Türkçe idi.

Osmanlı Devleti’nde Edebiyat Nasıldı?

Osmanlı edebiyatı, çeşitli türlerden oluşuyordu. Divan edebiyatı (5) , halk edebiyatı (6)  ve tasavvuf edebiyatı Osmanlı edebiyatının önemli dallarıydı. 

-----------------------------------------------------

(4)https://islamansiklopedisi.org.tr/osmanli-turkcesi

(5)https://islamansiklopedisi.org.tr/divan-edebiyati

Divan edebiyatı, Osmanlı edebiyatının en önemli dalıydı. Fuzuli, Baki, Nedim ve Şeyh Galip, divan edebiyatının en önemli şairleriydi. Bu şairler, hem dini hem de seküler konularda eserler verdiler.

Halk edebiyatı, Osmanlı edebiyatının bir diğer önemli dalıydı. Halk şairleri; günlük hayatı halkın duygularını ve devlete karşı tavırlarını  anadilleri olan  Türkçe ile yansıtıyordu. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan, halk edebiyatının önemli temsilcileriydi.

Burada şu söylenebilir. Divan Edebiyatı,seçkinci bir edebiyat idi ve etki alanı nüfus açısından sınırlıydı.

Bu nedenle günlük hayatı, halkın duygularını ve  devlete karşı tavırlarını  yansıtan halk edebiyatı, günümüze kadar gelmiş ve çağdaşTürk edebiyatına kaynak olmuşlardır. Yansımaları salt edebiyatta değil, müzikten güzel sanatlara değin kültürün bütün kollarında   da gözlemlenmektedir. 

Osmanlı edebiyatı, zamanla değişmiş, 19. yüzyılda Batı etkisi, Osmanlı edebiyatını etkilemiştir.  Çağdaş edebiyat akımları, geleneksel edebiyatı dönüştürmüştür.

Batı Dünyası Osmanlı Toplumunu Nasıl Nitelendirdi?

Hıristiyan Batı Dünyası Dünyası, Türklerle devlet düzeyinde Batı Hunları yanı sıra önce Doğu Roma İmparatorluğu’nun yenilgisiyle 1071’de karşılaşmışlardı. Ancak daha sonraları Haçlı Seferleri ile ilk karşılaştıkları yine bir Türk Devleti  olan Anadolu Selçukluları   olmuştur. 1453’te İstanbul’un fethi ise Batı Dünyası ile Türkler arasındaki ilişkileri dönüm noktası durumuna getirmişti. Bu tarihden itibaren  devamlı bir şekilde Türkler karşısında Avrupa içerlerine kadar çekilmek zorunda kalmışlardı. Türk ordusu, Avrupa’yı fethe çıkmış, Belgrad ve Budapeşte’yi almış, Viyana kapılarına dayanmıştı.

Türk ordusu Batı’ya doğru ilerlerken,  Avrupalılarda Türklere karşı  hayranlık ve gücü sınırlanamaz düşünce ve duyguları ortaya çıkmıştı. Örneğin;  "Turqueire" modası canlanmış, soylular, Türk  giysilerini giyerek resimler yaptırıyorlardı .Bir yandan da Türkler; korkak, aşırı gururlu, kaba, miskin, cahil ve Hıristiyanları yok etmek isteyen zalimdi.

Avrupa, kendi kimliğini tanımlayabilmesi ve birlikteliğinin  oluşturulması için de tehdit olarak gördüğü “Türk Kimliği”nin  bir "öteki”olarak algılanmasına gereksinim duymuştur. Avrupa tarihi, büyük ölçüde Türk tarihi; Büyük Selçuklu Devleti’nden başlayarak Anadolu ve Suriye Selçuklu Devletleri,Osmanlıİmparatorluğu,hatta günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız olarak yazılamamaktadır.

Bu bağlamda, Müslüman sözcüğü ile eş anlamlı olarak adlandırılan Türk sözcüğü de, Türk kimliğinin başat bileşeninin İslam olarak algılanmasına yol açmıştır. Böylece  Türk varlığının, Hıristiyan Avrupaların birlikteliğinin  oluşturulması yanı sıra ortak bir bilinç inşasına da katkıda bulunduğu gözlemlenmektedir. Bu durum, Türklük temelinde uzun yüzyıllar boyunca devam edecek bir çatışmanın iki tarafını  ortaya çıkarmıştır.

-------------------------------------------------

 (6)Nâzım H. Polat, Osmanlı Dönemi Edebiyat Tarihlerinin Halk Edebiyatına Bakışıhttps://www.millifolklordergisi.com/PdfViewer.aspx?Sayi=99&Sayfa=12

Bütün bunlar,Osmanlı Devleti dönemi’nde ve bu devletin egemen olduğu coğrafyada soy olarak tanımlanan toplulukların Türk soyu olduğu kabulüne dayanak olmuştur.

Bunan kanıt olarak çok sayıda örnek verilebilir (7):

• Haçlı Seferleri yanı sıra Osmanlı’nın Batıya karşı fetihlerine karşı koymak için Papalık kurumu, Türklere karşı örgütlenmeler yapmıştır.

• Avrupa’da hazırlanan haritalarda Osmanlı Devleti’nin toprakları “Türk İmparatorluğu” olarak yazılır.

• Osmanlı  padişahları “Türk İmparatoru” olarak nitelendirilir. 

• Seyahatname yazarları, elçiler ve Batılı devlet adamları  bu topraklarda yaşayan topluluklara “Türk” demiştir.

• Müzikte ve güzel sanatlarda da  Türk nitelendirmeleri gözlemlenir. Mozart’ın yazdığı eserin adı “Osmanlı  Marşı” değil. ”Türk Marşı” dır. 

• Pek çok dilde ve ülkede, Osmanlı değil, yine Türkler  ile ilgili ırkçı sözcük, deyim ve  atasözlerinde Türk adı geçmektedir.

• Batı, “Devlet-İ Aliyye” değil, “Türkiye” derdi. Devletin adının yazıldığı Batı diline göre “Turquie”, “Turkey” , “Turchia”  ya da “Türkei” olmuş, imparatorluğa ise yukarıda da anlatıldığı  üzere “Türk İmparatorluğu” denmiştir.

• Osmanlı İmparatorluğu’nda  devletin adı  “Devlet-i Aliyye”  olarak kullanılmıştır(8), ancak  “Ulu Osmanlı Devleti” (Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye)”  tanımlanması 19. yüzyılda belirlenmiştir. Bununla birlikte resmi  adında bir değişiklik olmamış, “Devlet-i Aliyye” olarak kalmıştır. Uluslararası yazışmalarda ve yabancı  ülkelerle yapılan anlaşmaların Türkçe  çevirilerde “Devlet-i Aliyye” terimi vardır.

Atatürk’ün Yönlendiriciliğinde Görünmeyen Türk Ulusunun, Görünür Türk devletine  dönüştürülmesi

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler, bir kimlik kaybı yaşamışlardı.Türklerin İslamiyet öncesi geçmişi, yarattıkları uygarlıklar, Asya’daki kökenleri ve oradan göç edişleri kollektif bellekten silinmiş, unutulmuştu. Bu nedenle  Atatürk’ün yönlendiriciliğinde görünmeyen Türk Ulusunun, görünür Türk devletine  dönüştürülmesi doğrultusunda, ekonomi-politik  uygulamaların yanı sıra kültür ve eğitim politikalarının öne çıkarılması en önemli konular olmuştur. Bu doğrultuda gerçekleştirilen  uygulama ve kurumların başlıcaları: “Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924) ,Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928) , Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)     ,Üniversite öğreniminin düzenlenmesi - Öğrenimin laikleştirilmesi (31 Mayıs 1933)  ve Güzel sanatlarda yenilikler” olmuştur.

------------------------------------------------------

 (7)Mustafa Kaymakçı,2021Oryantalizm, Filhellenizm ve Türkokratia.MustafaKaymakçı,CihanÖzgün,Nilüfer Erdem(Ed.,) Yunan Algısında Türk İmgesi(Kökenleri ve Dostluk İçin Kültürel Çıkış Yolları)(İç.,)Rodos,İstanköyveOnikiada Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Yayınları,İzmir

(8)https://www.haberalp.com/osmanli-ismi-ilk-defa-ne-zaman-kullanildi

Türk kültürel kimliğinin görünür ve egemen kılacak   çalışmalar ise, değinildiği üzere Türk Dil ve Tarih Kurumu’nun kuruluşuyla gerçekleştirilmiştir.

Atatürk,Türk Tarih Kurumu’nun amacını özetle şöyle açıklıyordu; “Türk tarihini ve Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konulan, Türklerin medeniyete hizmetlerini, bilimsel yoldan incelemek, araştırmak, tanıtmak, yaymak, yayımlar yapmak, bunlara dayanarak da Türk tarihini ve Türkiye tarihini yazmaktır”. Çünkü “(Batı’da) Türklerin san ırka mensup, Avrupalılara göre ikinci sınıf bir ırktan olduğu bilgisi, Türklerin medenî niteliklerden yoksun oluşu ve  Türk topraklan üzerinde tarihî iddialar  var “ diyordu. Atatürk bu görüşün  “Şark Sorunu ” adıyla tanımlanan ve Osmanlı  İmparatorluğu’nun paylaşılmasını amaçlayan sömürgeci bir siyasetin ürünleri olduğuna  değiniyor ve bunun temelinin de İslamiyet  ilkelerine dayanan İmparatorluğun kuruluşundan Tanzimat’a kadar süren dönemde, ümmet tarihinin egemen olduğunu  belirtiyordu.

Yine Atatürk’ün kuruculuğunda gerçekleştirilen Türk Dil Kurumu’nun amacı da; ”Türkçenin yazılı ve sözlü kaynakları üzerine bilime dayalı araştırmalar yapmak, Türkçenin bilim, sanat, edebiyat ve öğretim dili olarak gelişmesini ve her alanda doğru kullanılmasını sağlamak  görevi ile faaliyet göstermek”(10) şeklinde tanımlanabilir. Bu amaca yönelik olarak  Türkçe yazı dilinin Arapça, Farsça ve Fransızca gibi dillerden alınan alıntı sözcük ve kurallardan arındırılıp konuşma diline yaklaştırılması  doğrultusunda bilimsel çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır.

Sonuç

Atatürk’ün önderliğinde Ulusal Kurtuluş Savaşı sonunda kurulan Cumhuriyetin en önemli iki işlevinden birincisinde; kulluktan yurttaşlığa geçişi sağlanmasına ,ikincisinde ise; Türk kültürel kimliğini görünür ve egemen kılacak  bir Türk Cumhuriyeti’nin kurulması doğrultusunda  düzenlemeler gerçekleştirilmeye  çalışılmıştır.

Atatürk’e  göre bu iki işlev, sosyolojik ve siyasal açıdan bir zorunluluktu. Çünkü emperyalizmin sultasından kurtarılan topraklarda  nüfus çoğunluğu açısından da egemen soy Türk ve anadil Türkçe  idi. Bunun yanı sıra çağ ulusal devletlerin çağıydı.

Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyetin gerçekleştirdiği iş , iyi niyetli olsalar bile kimilerinin yanlış yaptığı değerlendirmelere göre olmayan bir ulus yaratmak değildi. Devletin kuruluşundaki büyük çoğunluk olan  Türk kimliği ve kültürünü görünür duruma getirmek olmuştur. Çünkü  bir ulus yoktan var edilemez, vardan yok edilemez.

----------------------------------------------------

(9) https://belleten.gov.tr/tam-metin/1840/tur

 

 (10)https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/413/T%C3%BCrk-Dil-Kurumu

Son sözümüz de şu: Atatürk’ün “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları” kitabında yazıldığı üzere  “Türkiye Cumhuriyeti’ni Kuran Türkiye Halkına Türk Milleti Denir” saptaması, günümüzde olduğu üzere gelecekte de Türkiye Cumhuriyeti’ne ışık tutmaya devam edecektir.

Kimi siyasal yaklaşımların  ileri sürdükleri “Yeni Osmanlıcılık”’ın sosyoloji ve siyasiaçıdan geçerliği  de yoktur.