Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Barrack’a teşekkür edelim!

Her ne kadar, Özgür Özel aklınca “personanongrata” yani istenmeyen adam ilan etmiş olsa da biz kendisine teşekkür borçlu olduğumuzu söyleyelim.

Şaka değil.

Gerçekten...

Uluslararası siyasette bazen sarf edilen bir cümlenin, yıllarca süren tartışmaları gereksiz kıldığını iyi biliyoruz.

Ağızdan çıkan birkaç kelimenin, diplomatik nezaketin arkasına saklanan gerçekleri bütün çıplaklığıyla ortaya döktüğüne çok kez şahitlik ettik.

Levant'ta, adeta bir sömürge valisi edasıyla arzı endam eden Amerika'nın Türkiye'deki Sefiri Tom Barrack, farkında veya değil ama tarihi bir rol üstlendi!

Atlantik'in öbür kıyısındaki zihniyeti bütün çıplaklığı ile ortaya koyuverdi.

Boş boğazlık yapmadı; belki niyeti bu değildi, belki söyledikleri kendi dünyasında son derece “rasyonel”, “pragmatik” ve hatta “realist” bir çerçeveye oturuyordu.

Tartıştığımız bu değil.

Çünkü asıl mesele Barrack’ın işaret ettiği noktada uç veriyor. 

Öyle ki Amerika'nın - Türkiye'deki en azından bir kesimin ısrarla görmek istemediği – sahtekar, riyakar yüzünü güzelce ifşa etti.

Diplomasi retoriğinin arkasına ustaca sakladıkları laf salatası ile çıkar siyaseti arasındaki uçurumun artık çuvala sığmadığı gün gibi aşikâr.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım.

Batı’nın özellikle de Amerika’nın dış siyaset söylemi, onlarca yıl boyunca belirli kavramlar etrafında şekillendi; demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü filan... Bu kavramlar, sadece değerler manzumesi olmadı; aynı zamanda müdahale aracı olarak kullanıldı.

Yani, bir ülkeye baskı yapılacaksa, yaptırım uygulanacaksa ya da bir rejim değişikliği desteklenecekse bahanesi çoğu zaman bu kavramlar oldu.

Şimdi Barrack’ın açıklamalarıyla, çömlek patladı.

Çıktı, tek adam rejimlerini övdü.

Monarşilerin “istikrar” sağladığını söyledi.

“Merhametli mutlakıyet” filan dedi.

Demokrasi dışı yönetim biçimlerinin bazı toplumlar için daha uygun olabileceğini ima etti.

Belki de en çarpıcısı, geçen yılın Eylül ayında New York'ta yaptığı bir konuşmada Tayyip Erdoğan'a dair dile getirdikleriydi.

Hatırlayalım.

"Başkanımız 'Bundan bıktım, ilişkiler düzeyinde cüretkar bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim' dedi. 'Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?' diye sorduğumda 'meşruiyet' dedi. Çok akıllı biri. Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16'lar değil. Mesele meşruiyet"

Bu ne demek?

Yani, Türkiye açısından demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü filan hikaye...

Mesele, Amerika'nın kiminle daha rahat çalışılabilecek olduğu!

Eğri oturup doğru konuşalım, yıllardır Türkiye’de süren bir tartışma var. Batı, gerçekten demokrasi mi istiyor, yoksa kendisine uyumlu yönetimler mi? Bu soru çoğu zaman ideolojik kamplaşmaların arasında kayboldu. Kimileri Batı’yı mutlak bir değerler sistemi olarak gördü, kimileri ise tamamen çıkarcı bir yapı olarak tanımladı.

Barrack’ın sözleri bu tartışmaya farklı bir boyut kazandırdı. Çünkü bu kez yorum yapan bir akademisyen ya da muhalif bir siyasetçi değildi. Sistemin içinden gelen, o sistemle iş yapan, o sistemin mantığını bilen bir isim konuştu.

Üstelik, bu isim Trump'ın da yakın arkadaşıydı.

Özetle dedi ki, “Eğer bir lider, bulunduğu coğrafyada istikrar sağlıyorsa, Batı için bu yeterli olabilir. İçeride ne yaparsa yapsın, umurumuzda olmaz, görmezden geliriz”

Bu yaklaşım, aslında yeni değil. On yıllar boyunca benzer örnekleri gördük. Latin Amerika’da desteklenen askeri rejimler, Orta Doğu’daki monarşiler, Afrika’daki otoriter liderler…

Hepsi aynı mantığın ürünü; “Bizimle çalışıyorsa, sorun yok”

Ama bu kez fark şu:

O dönemlerde bu gerçek, daha ustaca gizlenirdi. Retorik ile gerçeklik arasındaki mesafe daha dikkatli korunurdu.

Artık kimse koruma ihtiyacı hissetmiyor. Cümleler fütursuzca ortaya dökülüveriyor.

Elbette böylesi daha iyi.

Barrack’ın monarşilere yönelik olumlu değerlendirmelerini de bu çerçevede okuyalım. Körfez ülkeleri, uzun süredir Batı ile yakın ilişkiler içinde. Enerji güvenliği, finansal akışlar, jeopolitik dengeler filan...

Bu ülkelerin yönetim biçimleri hiçbir zaman ciddi bir demokrasi eleştirisinin merkezine oturtulmadı.

Neden?

Çünkü sistem çalışıyor.

Çünkü çıkarlar örtüşüyor.

Çünkü risk düşük.

Barrack’ın sözleri, bu durumu romantize etmiyor, normalleştiriyor. 

Öneminin altını çizelim.

Çünkü bu durum normalleşirse, artık sorgulanmaz hale gelecek.

Türkiye açısından bakıldığında mesele daha da farklı.

Çünkü Türkiye, Batı ile ilişkisini hiçbir zaman tamamen koparmamış, ama hiçbir zaman da tam anlamıyla teslim olmamış bir ülke.

Bu “ara pozisyon” hem fırsatlar hem de krizler üretiyor.

Barrack’ın “Erdoğan’a meşruiyet verelim” yaklaşımının arka planında bu var; bir destek beyanı değil, bir strateji önerisi.

Yani mesele şu: 

“Onu değiştiremiyorsak, onunla çalışalım.”

Belki de soru yanlış.

Doğrusu şu olabilir; Batı, kimi zaman ne istediğini çok net söylüyor ama biz gerçekten duymak istiyor muyuz?

Elbette burada bir yanılgıya düşmemek gerekir. Barrack’ın sözleri, Batı’nın tümünü temsil etmez. içinde farklı görüşler vardır, Amerika'nın içinde de farklı güç merkezleri bulunur.

Ancak mesele hangi görüşün, hangi durumda belirleyici olduğunda. Belki daha önemlisi,hangi değer, hangi çıkar karşısında geri çekiliyor?

Barrack’ın açıklamaları, bu sorulara dürüst bir pencere açtı.

Bugün gelinen noktada, uluslararası sistemin temel meselesi, değerler ile çıkarlar arasındaki gerilimin artık yönetilemez hale gelmesidir.

Bu gerilim, sadece Türkiye gibi ülkelerde değil, Batı’nın kendi içinde de var.

Demokrasi söylemi içeride güçlü bir referans olmaya devam ederken, dış siyasette aynı tutarlılık gösterilemiyor.

Bu da güven krizi demek.

Barrack’ın sözleri, bu güven krizinin bir semptomu, aynı zamanda itirafı.

O halde tekrar soralım; neden teşekkür etmeliyiz?

Çünkü bize uluslararası ilişkilerde belirleyici olanın ahlak olmadığını gösterdi. Yani, demokrasi lafta savunulur ama her zaman uygulanmaz. En önemlisi; güç, çoğu zaman değerlerin önüne geçer.

Altını kalın kalemle çizelim, bu gerçekleri görmek rahatsız edici olabilir ama görmemek daha tehlikelidir.

Hasılı kelam Barrack’ın açıklamaları yurdum insanı için bir aydınlanma anı olmalı. Maskelerin düştüğü, ezberlerin bozulduğu, gerçeklerin daha net görüldüğü bir an...

O yüzden, teşekkürler Barrack.

Çünkü bundan sonra kimsenin “bilmiyorduk” ya da “anlayamamıştık” deme lüksü kalmadı, diyerek yazımıza noktaya koyalım!