Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Mayıs ayı ve Türkiye: Cumhuriyetçi birikimin gücü

Serdar Akinan önemli bir gazetecilik yaptı ve şaka yollu da olsa şu soruyu sormamızı kolaylaştırdı:  “Sibel Edmonds, 12punto’yu mu okuyor?” Sitemizden haberi falan olmadığı kesindir. Başka bir şey var...

Gelmek istediğimiz yer önemli, ancak önce bazı hatırlatmalar yapalım.

1 Mayıs’ın ardı 19 Mayıs. Onun da ardı 27 Mayıs...

“Bu, bir tesadüf mü?”

Olabilir, ama öyleyse de, güzel bir tesadüf. Birbirlerini tamamlayan tarihler bunlar. İlki, içerdiği talepler nedeniyle, kuşkusuz en radikali, sonrakiler o talepler çerçevesinde belki görece biraz geri, ama yine de tarihsel anlamı büyük, ileri adımlar.

19 Mayıs’a geliyoruz. “Kutsal İsyan”ın başlatıldığı tarih. Birileri bu historiyografiyi hep hatırlayacak ve hatırlatacak. Kaçınılmaz. Türkiye halkının çoğunluğu bu isyanı ve onun ilerici sonuçlarını, başta laiklik ve bağımsızlık olmak üzere, büyük ölçüde içselleştirmiş durumda.

Biz başka bir yerden girelim. “1923”, tarihsel bir haklılığa mı dayanıyordu, yoksa bir anomali miydi?

Buna her türlü dincinin, Türkçü, Kürtçü ve liberalin, eğer görüşlerinde samimiyseler “anomaliydi” yanıtı vereceği kesindir. Dürüstseler, bu cumhuriyetin doğmaması gereken bir çocuk olduğunu söylerler. Kuşkusuz söylemezler. Fakat sonuçta hepsi “Türkiye 1923”ten şikâyetçidir. Komünistler hariç tüm siyasi akımlar bu tarihsel ilerleme adımı karşısında kuşkuludur.  

Sadece sosyalistler/komünistler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun tarihsel bir haklılığın ürünü olduğunu savundular. Tarih içindeki bu ileri projeyi daha ileriye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bu nedenle de anomalistlerle ölümüne çatıştılar.

Cumhuriyeti bir parantez olarak görenlerin kuyruk acısı burada.

“Türkiye 1923”ü hak edilmemiş, kitle tabanı bulunmayan ve felsefi birikimin sonucu da olmayan bir anomali olarak damgalayanların hepsi akrabadır. Fakat solun devrimci kanatlarının, sosyalistlerin ve komünistlerin de akraba olduklarını hatırlamalarında yarar var.

Neyse, bunlar çok önemli değil. Önemli olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir boşluğa doğmamış olmasının kabul edilmesidir.

Kuruluşun nasıl bir temeli vardı ki, örneğin Almanya’da Hitler’in yaptığını, yapabildiğini, Alman halkını neredeyse bire kadar kırmasının yani nazileştirmesinin bir benzerini Türkiye’de sağ iktidarlar başaramadı? Türkiye halkı, neden dincileşmiyor, neden Amerikan ve NATO bayrakları taşıyarak gösteriler düzenlemiyor. AB bayrakları taşıyanlar neden “eser miktardaydı” ve ortadan kayboldular?

“HALK KEMALİZMİ” Mİ KORKUTUYOR  

Başaramadılar evet: Türkiye halkının ezici çoğunluğu kurucu babaların eğilimlerine yeni çeşitlemelerle katkıda bulunup cumhuriyeti sürdürüyor. Cumhuriyet, halkın içinden kurtarılıyor, yaşatılıyor. Orhan Gökdemir’in “cumhuriyeti, kurumlarını öldürdüler belki, ama cenazeyi gömemiyorlar bir türlü” mealindeki hatırlatması çok anlamlı bir saptamadır.

Peki, içinden geçtiğimiz büyük krize bir çözüm olarak sunulan “1923’e dönmek”, bir başka ifadeyle “fabrika ayarlarına dönmek” mümkün mü? Değil. Ancak AKP, halkı kendisine benzetmekte gerçekten büyük güçlükler çekiyor. Benzetemiyor daha doğrusu. Dikkat! Akraba bir siyasi tutum olarak geçen yüzyılda İtalya’da, İspanya’da, en önemlisi de Almanya’da halklar iktidardaki faşist rejimlerin militanları haline getirilebilmişti.

Laf uzadı. Söyleyeceğimiz şuydu: 1923te, yani kuruluşta var olan neydi ki, sonraki yıllarda iktidar olan gericilerin işini bir biçimde bozdu? “İşi bozan” derken, şu: AKP iktidarının Türkiye halkını bire kadar kıramamasının, yani  cumhuriyeti boğazlamasına rağmen bir türlü gömemesinin nedeni nerede aranmalı? Tarihsel birikimizde, hatta aydın birikimimizde olmasın sakın bu neden?

Halkın, cumhuriyet rejimine sahip çıkması, güncellik kadar tarihsel birikimden de güç alıyor. Ortada sosyalizan bir “halk kemalizmi” var. AKP rejimi bunu yarattı ve çok da korkuyor. Dinci rejime tepki, bu sosyalizan kemalizm yorumunu halklaştırıyor çünkü. Kitleselleşen düşüncenin, o aşamada artık maddi bir güce dönüştüğünü biliyoruz. Bu güç, hareketlenme sinyalleri veriyor.

Kuruluştaki aksaklıklara az çok değiniyoruz. Pürüzler çoktur. Ancak “Türkiye 1923”, tarihsel bir ilerlemedir ve felsefi/siyasi bir birikimin de ürünüdür.

Liberaller ve onların hık deyicileri, milliyetçiler, şeriatçılar ne derse desin, cumhuriyet bir aydın boşluğuna ve yanlışlığına doğmadı. Ama siyasi feraseti çok yüksek bir aydın birikiminin üzerinde yükseldi. Bu birikim, bir siyasi feraset olarak müdahaleye hazırdı ve dünyanın yerleşikliğini altüst eden komşudaki büyük devrimi bu özelliği sayesinde değerlendirebildi. Düşünsel derinlikten, düşünsel zenginlikten çok daha önemli olan bu eylemsel zenginlikti. Yalçın Küçük’ün “Aydın Üzerine Tezler”i de bu temelden hareketle tarihimize bir müdahaledir. Başkaları da var tabii...

Osmanlı’nın son asrına sığdırılmış aydınlanma tarihimizin ve düşünsel birikimimizin bir cumhuriyet doğurduğunu söyleyebiliriz. Prof. Dr. Zafer Toprak bütün bunları anlatarak, art arda büyük kitaplar yayımlayarak bu dünyadan çekildi. Bu isimler çoktur. Büyüktürler. Aralarına, cumhuriyetin üniversite sisteminden alınmış ilk felsefe doktorasının sahibi (1946), yapıtları günyüzüne çıkmamış Dr. Ziya Somar’ın bir ömürlük çabasını da eklemek isterim. (Ama o da başka bir hikâye.) Yani, özetin özeti, ortada üç-beş Osmanlı paşasının aklına gelip öylece “fırsat bu fırsattır” diye “ceffelkalem” kurulmuş bir devlet yok.

1923, gökten başımıza düşmüş bir elma değildir.

Cumhuriyet, çözülen ve çürüyen bir imparatorluk ölüm döşeğinde can çeker, hanedan ve emperyalist efendileri halkın ensesinde kanlı bozalar pişirirken, bir hazırlıktan, bir birikimden doğmuştu. On yıllarca yontulan bir heykel, diyelim. O nedenle dinci iktidar cumhuriyeti bir türlü gömemiyor. Çünkü karşısında maddesiyle buluşmuş bir fikir, yani maddi bir güç var. “Halk kemalizmi” denilen şey herhalde böyle bir şey.

Bu dönüşüm bürokrasi ya da devlet içinde buharlaşmaz, ortadan kaybolmaz. Muhakkak kendisini hatırlatır. Düşünce maddeyi, madde de düşünceyi mutlaka hatırlar. Enerjiye dönüşür. Hele sosyalist bir katalizatör sahneye çıkarsa...

Bundan korkuyorlar.

Tekrar başa dönelim: Sibel Edmonds’un kendi kaynaklarıyla yaptığı görüşmelerden çıkardığı sonuçlar tartışmaya açık. Ama geçen ay bu köşede yayımlanan yazıda (“Yanıtlanmayan üç soru ve çürümeyen ne?”) sorulan soruların çok geniş çevrelerde, düzen içi muhalefet hariç her yerde sorulduğu anlaşılıyor.

Peki, neden bu kadar çok korkuyorlar ve bu korkuyu, halktaki eğilimleri hukuk falan tanımayan bir baskı rejimiyle neden sürekli test ediyorlar?

Çünkü “Türkiye 1923”ün, cumhuriyet rejiminin yani, bir tarihsel haklılığın ve bu coğrafyadaki cumhuriyetçi aydın birikiminin bir sonucu olduğunu, bütün hasarlara rağmen halkta maddesine kavuştuğunu, bunun da tarih içinde sürprizler, sıçramalar halinde kendisini hatırlatabileceğini düşünüyorlar.

Önlem almamış olamazlar. Zor zamanlara giriyoruz.