Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,4085
Dolar
Arrow
47,8605
İngiliz Sterlini
Arrow
64,8046
Altın
Arrow
6827,8990
BIST
Arrow
14.172

Referandum'dan Lefke'ye: Tüm fenalıklara karşı hayır!

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

BERGAMA'DAN SİYANÜR GÜNLÜKLERİ-30

Anadolu artık bir siyanür cenneti oldu.

İzmir-Bergama Ovacık ve Dikili Çukurlan'dan Sivas Koyulhisar'a, Uşak-Kışladağ'dan Kayseri-Develi Özsüt'e, Balıkesir-İvrindi'den Ağrı-Diyadin-Mollakara'ya kaderde birleşen birçok yer bir avuç altın elde etmek için siyanür ve zehirli ağır metalli çukurlarla doldu, doluyor.

Cevherin altını alınıyor, geriye ölmüş doğa ve zehirli topraklar bırakılıyor.

Bu işlerin içinde TAMAD/Nurol Holding, Cengiz Holding gibi ünlü Türk şirketleri, TÜPRAG/El Dorado, Canterra, SSR MINING gibi yabancı şirketler var.

Artık devrede "Türkiye Altın İşletmeleri AŞ" adıyla Devlet/Kamu Şirketi de var.

Daha önce adı çokuluslu Eurogold olan, sonra Amerikan Newmont'a satılan, daha sonra FETÖ'cü olduğu iddia edilen Akın İpek'e ait KOZA'nın eline geçen bu şirket, KOZA'nın Türk Varlık Fonu (TVF) eliyle Devlet kontrolüne geçmesiyle bugünkü halini aldı.

Önce, Alman/Kanada, Fransız, Avustralya/ABD sermayeli Eurogold şirketi aracılığıyla ülkeye giren bu teknoloji, daha sonra yabancı şirketlerle ortaklık ve işbirliği yapan yerli şirketler tarafından da öğrenildi; devletin de devreye girmesiyle giderek yaygınlaştı.

Erzincan-İliç-Çöpler'deki altın faciası, 8 kişinin ölümü, Fatsa'daki atık barajı taşkınlarının yol açtığı çevre kirliliği bu yayılmaya bana mısın bile demedi.

(13 Şubat 2024. Saat: 14.28. Erzincan-İliç- Çöpler’deki Siyanürlü Altın Madeni faciası. 8 insan, milyonlarca canlı ölü: 30 yıl önce biz söylemiştik mi demeliyiz?)  

Çünkü, neden olduğu bütün olumsuzluklara karşı altının kârı tatlı!

Bütün bu gelişmeler bağlamında insanlar can kaygısıyla ülke genelinde ve yerelde büyük tepkiler gösteriyor, güçlü sesler çıkardı, çıkarıyor.

Bugün herkes biliyor ki bu süreç Bergama'da işletilmek istenen siyanürlü altın madenine karşı köylülerin ve ülke genelinde çevrecilerin verdiği mücadele ile duyuldu.

Neler yaşanmadı ki!

12 Punto'da yayımlanmakta olan bu yazı dizimizle Bergama'da yaşananları anlatmaya devam edeceğiz.

İbret olsun!

Çünkü bunlar emperyalist sömürüye ve onların işbirlikçilerinin gaddarca kâr hırsına, vahşi kapitalizme karşı çıkan yerel halkın inanılmaz mücadelesidir.

Bilgiyle, hukukla, iletişimle, kamuoyuyla, eylemlerle süren bir savaşım!

Yarattıkları bu mücadele türü, bilim insanlarının "Bergama Paradigması" dediği davranış biçimi ülkenin her yanına yayıldı, örnek oldu.

***

(Bergama kent merkezinde protesto)

Bergamalı köylüler siyanür ve arsenikle zehirlenmemek için çır çır çığırıyor, kamu yetkililerinin onları duymasını ve kaygılarını dikkate almasını istiyordu. Yetkililer duymuyor, duymak istemiyordu.

Oysa bu itiraz değil yalnız yurt içinde, yurt dışında bile duyulmuş, dayanışma sesleri yükselmişti.

Midilli Belediye Başkanı Notis Panaiotou Bergama’ya gelip çevrecilere destek vermiş, İrlanda, Almanya, Fransa’dan 300 kuruluş dayanışma bildirmişti.

Hatta Birleşmiş Milletler, UNESCO “İnsan ve Biyosfer” bölümü yöneticisi Prof. Michael Succow Bergama’da siyanür altın madeni işletilmek istenmesini “cinayet” olarak nitelemişti.

Zülfü Livaneli’nin ünlü şarkısında söylediği gibi, “Kardeşim duymuyor, el oğlu duyuyordu”.

(Dünya çapında 300 kuruluş Bergama’ya sahip çıkıyor.)

Bu tepkilere rağmen İzmir'deki ilk mahkeme köylülerin aleyhine karar vermişti. Siyanürcü şirket zehirli madeni işletmeye can atıyordu. Kamu kesiminin karar vericileri arasında onlara yardım eden çoktu.

Siyanür kamyonları telle çevrilmiş maden sahasının kapısına dayanmış, köylerin dibindeki zeytin, çam ağaçları kesilmişti.

Ama Batı Anadolu'nun zeybekleri, kadın efeleri susmuyordu.

Alev alev yanıyordu yürekler Bergama'da.

Canlarını ve çevreyi korumak için direniş yükseliyordu.

Her şirketin işini kolaylaştıran karar yeni bir eylem biçimini doğuruyordu.

Köylüler artık yalnızca itiraz etmiyordu; alternatif bir demokrasi pratiği inşa ediyor, edecekti.

Yıl 1996.

Bu ortamda çokuluslu siyanürcü şirket, Eurogold hem kamuoyu hem Ankara düzeyinde yaptığı propagandayla zehirli altının yararlarını anlatmayı sürdürüyordu.

Ancak Bergama'nın direnci ve eylemleri onları korkutmuştu.

Köylülerin ağaç kesimi karşısında yol kesmesi hem ülkede hem çevre kentlerde ve köylerde hızla duyulmuştu.

Basında çıkan siyanürlü altın propagandaları, köylülerin istemlerinin karşılanmak istenmemesi çevrecileri daha da kızdırıyordu.

Ancak bir "yol kesme eylemi" yetmezdi.

Bir şeyler yapmalı, kararlılık bir kez daha kalabalıkla vurgulanmalıydı.

(25.11.1996’da Bergama kent merkezinde yapılan yürüyüş ve mitingde bando cenaze marşı çalıyor. Renklendirilmiş.)

Belediyeciler, muhtarlar, köylerde yavaş yavaş kendiliğinden oluşmaya başlayan, kiminin komite dediği grupçuklar kendi aralarında ivedilikle görüşerek 25.11.1996'da Bergama kent merkezinde bir miting yapılması kararını aldı.

Yasal olarak siyanürün zehirlemesine karşı kenti korumakla görevli Bergama Belediye Meclisi'nde oluşturulan kriz merkezinde hazırlıklar yapıldı. Meclis üyeleri avukat Fuat Ateşoğlu ve esnaf Mehmet Özöner, 17 köy muhtarıyla birlikte bu hazırlıkta sorumluluk almış ve miting için yasal gereklilikleri yerine getirmişti.

Bergama'da Kaymakamlıktan miting izni alındı.

Bergama Belediyesi'nin düzenlediği, yağmurlu ve soğuk bir güne denk gelen ortamda yapılan mitingde göstericiler ilginç kıyafetlerle, tabutlar taşıyarak, Belediye bandosunun çaldığı Chopin'in cenaze marşıyla Bergama kentinin Cumhuriyet Meydanı'na girdiler.

Yapılan coşkulu konuşmalarla siyanürlü altına karşı olduklarını bir kez daha haykırdılar.

Yağmurdan sırılsıklam olmuşlardı ama dirençleri gözlerinden okunuyordu.

Tabutları gösterip, "Bizi siyanürle öldürüp mezarımızı kazmayın" diyorlardı.

Bu mitingle direniş yalnız köylerde değil Bergama kent merkezinde de boy gösteriyordu. Köyler ve kent birleşmişti.

(25.11.1996.Bergama kent meydanı-tabutlu miting-Renklendirilmiş.)

***

Aynı etkinlik kısa bir zaman sonra zehirli madenin çitleri önünde tekrarlandı.

Yapılan mitingde toplanan büyük topluluk, jandarmanın koruduğu işletmeye karşı haykırışlarıyla, bu madeni topraklarında istemediklerini güçlü sesleriyle tüm âleme duyurdular.

Köylüsü kentlisi, çevreye duyarlı birçok vatandaş oradaydı.

Bu toplantılar Türkiye tarihinde çevre sorunlarıyla ilgili ilk yığınsal mitinglerdi. Köylülerin çoluk çocuk katıldığı toplantılar.

"Cahil" denen, "bidon göbekli", "göbeğini kaşıyan adam" denen bu ülkenin kırsalda yaşayan yurttaşları, birçok bilmişin görüşü aksine hakkını aramasını, gerektiğinde ayağa kalkmasını biliyordu.

"Kurtuluş Savaşı'nda" da çarpışanlar, yurtlarını koruyanlar onlar değil miydi?

Ancak bu kez düşman çok güçlü, işbirlikçileri çok nüfuzluydu!

Almanya'dan, Fransa'dan, Avustralya'dan gelmişlerdi.

Bankalarıyla, sigorta şirketleriyle, siyanür fabrikalarıyla…

Koca makinalarıyla, torba torba zehirleriyle…

Dünya sermayesi Türkiye’yi teslim almakta kararlıydı.

Bergama’da oluşan direniş; barışçıl eylemler ve mitingler daha sonraki yıllarda ülkenin dört bir yanına yayılacak, bir tür gelenek haline gelecekti.

Kadınlar her zaman en öndeydi.

Çocuklar ellerinde kartondan pankartlarıyla yollardaydı.

Kitlesel yürüyüşlerinde çok dikkatliydiler.

Son zamanlara kadar aralarına bozguncuların karışmasına uzun süre izin vermediler.

Şiddete hiçbir zaman başvurmadılar. Eylemlerinde yanlarında bir jilet bulunmasını bile kendi kendilerine yasakladılar.

(Bergama-Çamköy-Maden sahası çitleri önünde yapılan miting. S.Taşkın konuşuyor. Sağında O.Konyar. Foto renklendirilmiş.)

***

Bergamalı çevreciler, her türlü olumsuzluğa rağmen inançla yollarına devam ediyorlardı.

Her şeye rağmen direniş ateşi hiç sönmemişti, hayatları için siyanürcülerle mücadele eden köylülerin yüreğinde.

Eylemci çevreciler kamuoyunun dikkatini çekmek için kimi zaman belden yukarı soyundular, uzun yollar yürüdüler, hatta İstanbul'da Boğaz Köprüsü'ne çıkıp gösteri yaptılar.

Trenlerle, otobüslerle Ankara'nın yollarına düştüler. Mahkeme kapısında beklediler.

Yaptıkları yığınsal toplantılarda bir ritüel geliştirmişti Bergamalı çevreciler.

İnsanlığın toplu davranışlarındaki en eski geleneklerinden biridir ritüel.

Konuşmalar bittikten sonra toplantıyı yöneten kişi kitleye yüksek sesle "siyanürlü altın istiyor musunuz", diye soruyor, topluluk büyük bir coşkuyla "hayır" diye haykırarak yanıtlıyordu.

Slogan haline gelen bu haykırış en az üç kez tekrarlanıyordu.

"Hayır, hayır, hayır."

Tüm fenalıklara karşı.

***

(23.12.1996-Bergama sokakları)

Artık barışçıl eylemciliğe, görüşlerini yasalar çerçevesinde dile getirmeye alışmıştı köylüler.

O suskun, durgun denilen kitle inanılmaz bir hareketlilik ve yaratıcılık içindeydiler.

Paneller, mitingler, bildiri dağıtmalar gibi bütün bu eylemlere rağmen zehirci Eurogold, aynı propaganda dilini kullanıyor, hala şunu söylüyordu:

"Aslında köylüler madeni istiyorlar. Belediye çevresinde dolaşan bir avuç kişi halkın madeni istemediği yönünde söylentiler çıkarıyor, halkı kışkırtıyor. Eylemlere katılanlar da aldatılmış kişiler."

Canlarını mallarını siyanürden korumak için canla başla mücadele edenlerin onuruna dokunuyordu bu iftiralar.

Başka daha etkili ne yapılabilirdi ki!

 (Çamköy Muhtarının gözetiminde referandum. 12.01.1997)

Yapılan toplantılarda, Narlıca ve Pınarköy muhtarları, "bizim madeni istediğimizi söylüyorlarmış, onlara istemediğimizi gösterelim, referandum/halk oylaması yapalım" dediler.

"Görülsün bakalım köylüler siyanüre yandaş mıymış, karşı mıymış?

Muhtarların bu önerisini İzmir Barosu'yla birlikte mahkemelerde köylülerin çevre davalarını takip eden avukatlar da destekledi. Yardımcı oldu.

Hemen hummalı bir faaliyetle, sanki yasal bir seçim ya da referandum yapılacakmış gibi yörede büyük bir ciddiyetle hazırlıklara girişildi.

17 köyün muhtarı seçmen kütüklerini çıkardı, imza listeleri hazırlandı, gözlemciler belirlendi, başta merkez olarak seçilen Çamköy olmak üzere 8 köyde sandık kurulması ve oy kullanılması kararlaştırıldı.

(Gayrı resmi halk oylamasında Narlıca köyü sonuç tutanağı)

Bazı güvenlik görevlileri muhtarların kulağına bu işe karışmamalarını fısıldıyordu:

"Devlet geleneğinde, kanunlarda referandum yapmak yoktur".

"Halkın böyle ince işlere aklı ermez!"

Aslında her biri devletin en küçük birimi olan muhtarlar bu sözlere aldırmadı.

Önünde sonunda Muhtarlar da yasaya göre devlet görevlisiydi.

Ne vardı halkın görüşünü oy kullanarak belirlemesinde!

Yarım yamalak da uygulansa ülkede seçimli demokrasi, halk iktidarı oy kullanılarak tecelli ettirilmeye çalışılmıyor muydu?

Belki de Türkiye'de ilk kez, hem de "çevre" konusunda, birer devlet memuru olan muhtarların gözetiminde köylülerin referandum dediği halk oylaması yapılacaktı. Tabii ki gayrı resmi!

Çevreciler Türkiye'nin de katıldığı, 1990 yılında Norveç'in Bergen şehrinde yapılan bir uluslararası konferansta, çevre için tehlikeli yatırımlarda halkın görüşünün sorulmasının tavsiye edildiğini biliyorlardı.

Türkiye'nin de kararlarına katıldığı "Bergen Bildirgesi" konusunda Çamköy'den, kadın eylemcilerin önderi Sabahat Gökçeoğlu neredeyse uzmandı.

12.01.1997 pazar günü referandum başarıyla yapıldı ve tamamlandı. 2886 oy kullanıldı.

Tam bir demokrasi şöleniydi. Heyecanlı bir bekleyiş.

Oy kullananların tamamı (%100) "siyanürlü altına hayır" oyu verdi.

(https://www.polenekoloji.org/ekoloji-mucadelelerine-devletin-udahalesi-bergama-ornegi/?utm)

Bu referandum Türkiye'de çevre mücadelesi kapsamında yapılan ilk, belki tek yerel halk oylamasıydı. Belki de sonuncusu! İşlem hukuken bağlayıcı değildi.

Ancak referandumun sonucu Bergama hareketine; "mahkeme kararına, halkın oyuna rağmen madeni işletmek istiyorlar" vurgusunu yapma olanağı verdi.

Herkesin gözleri önünde!

Eğrisi doğrusuyla bilgilendirilmiş halkın kararından daha yücesi olamaz!

Bu nedenle referandum, Bergama direnişinin hem demokrasi hem de çevre hakkı söyleminin temel simgelerinden biri haline geldi.

(Siyanür köylerinde referandum. 12.01.1997)

***

Bu ateşli günlerde Devleti temsil eden İzmir Valisi Kutlu Aktaş ve Bergama Kaymakamı Temel Koçaklar, çelebi kişilikleri, hoşgörülü tutumları, demokratik tavırları ve yasaları uygulamadaki titizlikleriyle bu kaotik süreci başarıyla yönetmiş, eylemlerin doruğa çıktığı ortamlarda dahi, köylülerin duyarlılığı sayesinde bir kişinin bile burnu kanamamıştı.

İleriki yıllarda, çok değerli bir bürokrat olan Temel Koçaklar, Muğla ve Mardin Valiliği, Danıştay üyeliği gibi yüksek devlet görevlerinde bulunacaktı.

O yıllarda İzmir Valisi olan Kutlu Aktaş da köylülerin derdini anlayan olgun bir yöneticiydi. Yol kesme, Boğaz Köprüsü eylemi gibi birçok barışçıl köylü girişiminin suhuletle sonuçlanmasını sağlamıştı.

Ancak bir süre sonra o da yukarıdan gelen emirlerin uygulayıcısı olacaktı.

***

Tabii ki siyanüre karşı direniş sadece eylemle, hukuki mücadeleyle, konuyu bilimsel platformlara taşımakla yürümüyordu.

Hem onca baskı altındaki direnişçilerin moralini diri tutmak, mücadele inancını pekiştirmek, hem daha geniş çapta kamuoyu yaratmak ve bilgi yaymak gerekiyordu.

Gösteriler art arda geliyordu.

Köylerde referandum hazırlıkları yapılırken aynı günlerde, 1997 yılı Ocak ayında, Kuzey Kıbrıs'tan, Lefke'den gelen bir telefon durumu farklı bir boyuta yükseltti.

(Çevre Mücadelesi sınırları aşıyor)

Lefke Belediye Başkanı Mehmet Zafer, Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın'ı arayarak Lefke'de de Bergama'nın olası geleceğine benzer bir çevre felaketinin izlerini görmelerini önerdi.

Davet düşündürücüydü: Bergamalılar henüz yaşanmamış bir geleceği, başka bir coğrafyada, başka bir halkın üzerinde görebileceklerdi.

Durum hemen muhtarlar aracılığıyla köylere duyuruldu. Yapılan toplantılarda kalabalık bir grupla Kıbrıs'a gidip durumun yerinde görülmesi kararlaştırıldı. Böyleyse var olan bazı tereddütler de giderilebilirdi.

Masraflar imece usulü karşılanacaktı. Paylaşılacaktı. Ulaşım organizasyonunu Bergama Belediyesi yapacaktı. Gidişe basın mensupları da davet edilecekti.

Karar hızlı alınmıştı; çünkü köylüler artık karar almayı öğrenmişti.

Bergama çevrecileri bu kez havadan yollara düştü!

29 Ocak 1997 günü İzmir'den uçakla Lefkoşa'ya, oradan otobüsle Lefke'ye gidildi. Belediye Başkanı Mehmet Zafer konukları karşıladı ve gayet içten davranışlarla ağırladı.

İki Belediyenin, iki halkın buluşmasıydı bu yavru vatanda. Birinin yaşadığı, diğerinin yaşamamak için direnmekte olduğu ortak bir kader üzerindeydi bu yakınlık.

Sömürücü emperyalist şirketler sınır tanır mı?

Lefke yakınındaki madende ağır metaller de içeren cevherden 1916 yılından beri bakır elde eden Amerikalı CMC (Kıbrıs Maden Şirketi), Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra yöreyi terk etmiş; geriye çevreye pis kokuların ve rengarenk zehirli atıkların yayıldığı yüzlerce dönüm alan kalmıştı.

Hemen yanına da Gemikonağı–Madendere’de, 1995’de tamamlanan bir sulama barajı yapmıştı. Sanki etrafı zehirli topraklarla çevrili değişmiş gibi!

(Kıbrıs-Lefke’de zehirli madende çevre felaketi ve ziyaretçiler)

Terk edilmiş maden çevresinde çeşitli renklerdeki tortularla kaplı geniş araziyle karşılaşan ziyaretçiler, manzarayı görünce dondu kaldı.

Söze gerek yoktu.

Gözleri önünde duran çevre, yıllardır dile getirdikleri her şeyin somutlaşmış haliydi sanki.

Bergama'nın toprağına, suyuna, zeytinliğine ne olabileceğini artık hayal etmelerine gerek kalmamıştı. İşte örnek karşılarındaydı.

Siyanürlü altına karşı mücadele kararlılıkları, o renkli zehirli toprak üzerinde bir kez daha sessizce, pekişti.

Köylülerin Bergama'ya dönüşünden sonra Lefke'ye giden siyanürcü Eurogold şirketi yetkilileri, buradaki madenin Bergama madeniyle ilgisi olmadığını iddia edip kamuoyunun yanıltıldığını söylediler.

Oysa sorun bu tür madenlerde altın, gümüş, bakır gibi maddelerle birlikte bulunan ağır metallerin çevreye ve insana verdiği zarardı.

Lefke'de toprağın çeşitli renklerle kaplanmış görünmesi, cevherden bakır alındıktan sonra geri kalan arsenik gibi çeşitli ağır metallerin toprağa verdiği renklerdi.

Emperyalizm, canını aldıktan sonra böyle terk edip gidiyordu kirlettikleri toprağı.

Bergama'daki siyanürcü şirket "ilgisi yok" diyordu ama toprak başka türlü konuşuyordu.

Kıbrıs gezisine köylülerle birlikte katılan Cumhuriyet gazetesinden Asuman Abacıoğlu, Lefke'deki durumu görünce şunu söylemişti:

"Önceleri bu tür madenlerin zararlı olabileceğine pek inanmıyordum ama burasını görünce korktum."

Bir gazetecinin korktuğunu itiraf etmesi küçük bir şey değildi.

Bergamalılar ise çoktan biliyordu zaten. Korku onları durdurmamıştı, tam tersine buraya kadar getirmişti.

***

(Bergama kent sokaklarında “Siyanürlü Altına Hayır” tabelaları. Renklendirilmiş.)

Bergamalılar 1997'nin başında Lefke'den döndüklerinde ellerinde somut bir şey vardı artık: Gördükleri.

Bir maden terk edildiğinde geride ne bıraktığını artık hayal etmelerine gerek yoktu.

Bergama’da maden işletilirse belki böyle bir manzarayla karşılaşmayacaklardı ama o renkli, zehirli toprak her şeyi anlatmıştı.

Köylerin meydanlarında yükselen "hayır" sesleri, sandıklara atılan oylar, sokaklarda dağıtılan bildirilerin her biri tek bir gerçeği yineliyordu:

Bergama halkı kendi kaderini kendisi belirlemeye kararlıydı. Bunu ne mahkeme kararları ne şirket propagandası ne de Ankara'nın sessizliği değiştirebilmişti.

Kim kalkışabilirdi böyle bir demokrasi fidanını yok etmeye?

Kalkıştılar!


Not: “Işık İnsanlarının Uzun Yürüyüşü” adlı belgeselinden bazı fotoğraflar aldığımız Ethem Özgüven’e teşekkürler.

Sefa Taşkın

 16.08.2026 

Bergama/Dikili-İzmir