Son günlerde yeniden gündeme gelen Homeros’un Odysseia destanını, kısa anlatılarımız ve yorumlarımızla ele alacağımız dört yazılık dizinin üçüncüsünü dikkatinize sunuyoruz. Önceki yazılara “https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/odysseusun-yolculugu-1-151301”
https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/odysseusun-yolculugu-2eve-giden-yol-insandan-geciyordu-152047”
bağlantı adreslerinden ulaşabilirsiniz.
______________________________________________
İzmirli Homeros’un anlattığı Troya Savaşının kahramanlarından, Anadolu’nun parlak kenti Troya’nın Akhaların/Helenlerin eline hile ile düşmesini sağlayan zeki Odysseus’un serüveni devam ediyordu.
Eve dönüş yolunda, çalkantılı denizde.
Ya deniz tanrısı Poseidon’un öfkesi ya da kendi hataları, o zamanın tanrılarının da karıştığı bu yolculuğu zora sokmuştu.
Neredeydi, yurtları İthaka adasının evlerinin bacalarından tüten dumanlar!
Dev yapılı, insan yiyen Laistrygonların (Lestrigonların) ülkesinde karşılaştıkları korkunç saldırıdan sonra Odysseus’un (Odiseus’un) on iki gemisinden yalnızca biri kalmıştı.

(Félix Boisselier (1776-1811): Homeros liriyle şiirlerini söylüyor.)
***
Odysseus, dalgaları aştı, hayatta kalan adamlarıyla birlikte bu tek gemiyle Aiaia (Ayaya) Adası'na ulaştı.
Burada Kirke yaşıyordu.
Kirke, Güneş Tanrısı Helios’un kızı, büyüler ve şifalı otlar konusunda olağanüstü güçlere sahip bir tanrıçaydı.
Adada bacası tüten bir ev görünce Odysseus adamlarını keşfe gönderdi. Kendi kıyıda kaldı.
Eve varan yolcuları Kirke karşıladı. İçeri davet etti.
Konukseverlik geleneği gereğince yemek verdi, şarap sundu.
Verdiği içki büyülüydü. Ve değneğiyle konuklarını domuza çevirdi.
Başları, sesleri, kılları ve bedenleri domuz olmuştu.
Ama çok önemli bir şey değişmemişti:
Akılları hâlâ insandı.
Denizcilerle birlikte Kirke’nin evine giden, Odysseus’un yardımcısı Eurylokhos içeri girmemiş, yoldaşlarının domuza çevrildiğini görünce korkmuştu.
Kaçıp durumu Odysseus’a anlattı.

(John William Waterhouse, Kirke ve domuzlar. 1891)
***
Odysseus arkadaşlarını kurtarmak için Kirke’nin evine doğru yürüdü.
Yolda tanrıların habercisi Hermes karşısına çıktı.
Ona büyüden koruyacak moly bitkisini verdi.
Kirke’nin verdiği içkiyi içti ama büyüsü ona tesir etmedi.
Odysseus kılıcını çekip Kirke’nin üzerine yürüdü.
Sonunda, ortada gizemli bir durumun olduğunu sezen Kirke adamlarını yeniden insan biçimine döndürdü.
Odysseus ve arkadaşları Kirke’nin adasında bir yıl kaldı.
Artık Odysseus ve adamlarını adada tutan zorbalık değildi.
Rahatlık, bolluk ve haz, insanı yolundan alıkoymaya yetmişti.
Büyücü Kirke onlara iyi bakıyor, önlerine bolca yiyecek ve içecek koyuyordu.
Peki Kirke neden böyle davranıyordu?
Neden adasına gelen adamları hayvana dönüştürüyordu?
Neden sonradan tutumunu değiştirmiş, onlara aylarca konukseverlik göstermiş, hatta Odysseus’la günlerce birlikte yaşamış, ondan çocukları olmuştu?
Homeros, destanında bunların nedenini söylemez.
Kirke’nin daha önce gelen yabancılardan kötülük gördüğü ya da erkekleri cezalandırmak, aşağılamak için onları domuza dönüştürdüğü düşünülebilir.
Davranışını değiştirmesi ise Odysseus’un yoldaşlarını korumakta gösterdiği iradenin ve kararlılığın tanrısal olduğunu sezmiş olmasıdır belki.
Ne de olsa o da olağanüstü güçleri olan bir kadındı.
Homeros onu bize önce büyücü ve tehdit, sonra ev sahibi ve yol gösterici olarak gösterir.
Odysseia’da insanın karşısına çıkan herkes, ilk göründüğü kişi olarak kalmaz.
Değişir, değişebilir!

(John William Waterhouse, Kirke Odysseus’a içki sunuyor. 1891.)
***
Kirke macerasının en çarpıcı görüntüsü kuşkusuz insanların domuza dönüşmesidir.
Ama Homeros çok ilginç bir ayrıntı verir.
Bedenleri domuz olmuştur. Ama akılları ise insan olarak kalmıştır.
Beden hayvana dönüşüyor, insanın bilinci içeride kalıyordu.
İşte burada şu soru sorulabilir:
İnsanı insan yapan nedir?
Görünüşü mü? Bedeni mi? Yoksa aklı, hafızası ve kendisinin kim olduğunu bilmesi mi?
Üç bin yıl sonra bile aynı soru önümüzde duruyor:
İnsanı insan yapan bedeni midir, yoksa kim olduğunun bilincinde olması mı?

(Odysseus’un portresi. Johann Heinrich Wilhelm Tischbein. Galleria d’arte Paolo Antonacci. Roma)
***
Homeros, Odysseus’un Kirke serüveninde bize yine konukseverlik temasını anımsatır.
Kirke yabancıları güler yüzle sofrasına çağırır, ama yemeğine büyü katar.
Burada konukseverliğin görüntüsü bir tuzağın üzerini örter.
Demek ki bazen tehlikeyi anlamak için insanın nasıl karşılandığına değil, o sıcak karşılamanın ardında ne olduğuna bakmak gerekir.
Tehlikenin her zaman korkunç bir yüzü yoktur.
Arkadaşları Kirke’nin evine girerken, Eurylokhos’un kuşkulanıp onlara katılmaması tedbirli olmanın önemine işaret eder.
Bazen herkesin gittiği yere gitmemek korkaklık değildir.
Odysseus’a koşup olanları anlattıktan sonra Kirke’nin evinde domuza dönüşen yoldaşlarını kurtarmak için, korkup Odysseus’un yanında durmaması, onunla birlikte büyücünün evine gitmek istememesi de bir başka insanlık durumudur.
Tehlikeyi ilk gören kişi her zaman en cesur kişi değildir.
Ama en cesur görünen kişi de her zaman tehlikeyi ilk gören değildir.
İnsan topluluklarının bazen ikisine de ihtiyacı vardır:
İlerleyene de “dur” diyene de.

(Jean-Auguste-Dominique Ingres, Ulysses (Odysseus), 1827)
***
Sorunları çözmede her zaman aklını kullanan Odysseus’un kudretli büyücü Kirke karşısında tanrısal güç, Hermes’ten yardım alması Odysseus’un yolculuğuna başka bir gerçek ekler:
İnsan her şeyi tek başına başaramaz.
Bazen en akıllı insanın bile yardıma ihtiyacı vardır.
Önemli olan yardım almak değil, yardım geldiğinde onu kullanabilecek akla sahip olmaktır.
Sonunda Troya’nın yorgun savaşçılarının Kirke’nin adasındaki günleri doldu.
Bir gün adamları Odysseus’a neden hâlâ orada olduklarını hatırlattılar.
İthaka’ya, yurtlarına dönmeleri gerekiyordu. Amaçları oydu.
Kirke gitmelerine karşı çıkmadı.
Ama önce Odysseus’un gitmesi gereken korkunç bir yer vardı.
Ölüler Ülkesi.

(Theodoor van Thulden'in Francesco Primaticcio'nun kompozisyonundan hareketle yaptığı 1632–33 tarihli “Odysseus Yeraltı Dünyasında” gravürün Yapay Zekâ ile renklendirilmiş hali)
***
Kirke’ye göre Odysseus İthaka’ya dönmeden önce Ölüler Ülkesi’ne uğramalıydı.
Ölüler Ülkesi'nin hükümdarı Hades'ti; baş tanrı Zeus'un ve denizlerin tanrısı Poseidon’un kardeşi.
Hades ölümün değil, ölülerin dünyasının tanrısıydı. Homeros bu diyarı doğrudan “Hades'in ülkesi” olarak anıyordu.
Homeros’un dünyanın uzak sınırlarında, soğuk ve kasvetli bir yer olarak tasvir ettiği Ölüler Ülkesi'nde Odysseus, kör kâhin Teiresias’ın (Tiresias) ruhuyla konuşacak, dönüş yolunda kendisini bekleyen tehlikeleri öğrenecekti.
Teiresias, o zamanın en ünlü bilicilerinden biriydi.
Ölmüştü ama geleceği görme gücünü yitirmemişti.
Odysseus ve adamları yola çıktılar.
Ölüler Ülkesi’nin girişine vardıklarında Odysseus, Kirke’nin öğrettiği gibi toprağa bir çukur açtı.
Çukurun içine önce bal ve süt, ardından şarap ve su döktü. Üzerine arpa unu serpti.
Sonra kurbanları kesti ve kanlarını çukura akıttı.
Usul buydu.
Ölülerin ruhları kanın çevresinde toplanmaya başladı.
Odysseus sonunda Teiresias’ın ruhuyla konuştu.
Teiresias ona dönüş yolunda karşılaşacağı tehlikeleri anlattı.
Önlerine çıkacak Thrinakia (Trinakya) Adası’nda bulunan Güneş Tanrısı Helios’un kutsal sığırlarına kesinlikle dokunmamalarını söyledi.
Dokunurlarsa büyük bir felaket yaşayacaklardı.
Ama Teiresias’ın söyledikleri bununla bitmedi.
Odysseus İthaka’ya dönüp taliplerle hesaplaştıktan sonra gemi küreğini omzuna alıp yeniden yola çıkacaktı.
Denizi hiç tanımayan, yemeklerine tuz katmayan ve küreğin ne olduğunu bilmeyen insanların yaşadığı bir yere kadar yürüyecekti.
Bir gün karşısına çıkan biri, omzundaki küreği bir yaba sanacaktı.
İşte orada Odysseus küreğini toprağa dikecek ve Poseidon’a kurban sunacaktı.
Sonra evine dönecekti.
Teiresias, ölümünün de denizden uzakta, huzurlu bir yaşlılık içinde geleceğini söyledi.
Böylece affedecekti onu Poseidon!
Ama Homeros bunun gerçekleşmesini anlatmayacaktı.
Ya da gerçekleşebilecek miydi ki?

(Odysseus Ölüler Ülkesinde Teiresias’la konuşuyor. Görsel. Yapay Zekâ)
***
Odysseus, Ölüler Ülkesi’nde Troya Savaşı’ndan tanıdığı ölülerle de karşılaştı.
Kral Agamemnon ve Troya kahramanı Akhilleus’la konuştu.
Yaşarken büyük bir savaşçı olan Akhilleus için artık şanın ve büyüklüğün pek anlamı kalmamıştı.
“Ölüler Ülkesi’nde hüküm sürmektense, yaşayanlar arasında yoksul bir adamın yanında ırgat olmayı yeğleyeceğini” söyledi.
Homeros’un aktardığı bu deyiş, yüzyıllarca değişik dillerde benzer anlamda dramatik bir olguyu anlatmak için kullanılacaktı.
Odysseus artık dönüş yolunda kendisini nelerin beklediğini biliyordu.
Ölüler Ülkesi’nden ayrıldı ve adamlarıyla birlikte yeniden Kirke’nin adasına döndü.
Kirke onları son kez uyardı.
Önlerinde insanı kendine bağlayan güzel sesli Sirenler, altı başlı canavar Skylla (Skilla) ve yok edici girdap Kharybdis (Haribdis) vardı.
Ve daha ötede, Helios’un kutsal sığırlarının otladığı Thrinakia Adası onları bekliyordu.

(Odysseus Ölüler Ülkesinde Akhileus’la karşılaşır. Görsel. Yapay Zekâ)
***
Ölüler Ülkesi'nden çıkan Odysseus yeniden Kirke’nin adasına döndü.
Çünkü orada, ölmüş arkadaşları Elpenor'un ruhuna bir söz vermişti.
Elpenor, Ölüler Ülkesi'ne doğru yola çıkacakları sabah Kirke’nin evinin damından düşerek ölmüş; arkadaşları onun öldüğünü fark etmeden adadan ayrılmışlardı.
Odysseus sözünü tuttu.
Kirke’nin adasına varınca yoldaşları Elpenor'un bedenini yaktılar, küllerini gömdüler. Ruhu huzura kavuştu.
O çağlarda ölünün bedeninin gömülmeden ya da yakılmadan ortada bırakılması, ölüye yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan biriydi.
Küreğini de mezarının üzerine diktiler talihsiz Elpenor’un.
Sonra Kirke, önlerinde onları bekleyen tehlikeleri tek tek anlattı.

(Theodoor van Thulden'in Francesco Primaticcio'nun kompozisyonundan hareketle yaptığı 1632–33 tarihli “Elpenor’un cenazesinin yakılması” gravürün Yapay Zekâ ile renklendirilmiş hali)
***
İlki Sirenlerdi.
Homeros onların görünüşlerini anlatmaz.
Daha sonraki Antik Yunan sanatında Sirenler, çoğunlukla kadın başlı, kuş gövdeli ve kanatlı varlıklar olarak tasvir edildiler.
Bugün akla gelen güzel kadın ya da denizkızı görünümü çok daha sonraki dönemlerin yarattığı bir imgedir.
Onların asıl silahı güzellikleri değil...
Sesleriydi.
Seslerini duymak ölümcüldü.
Gemileri, Sirenlerin bulunduğu kıyının önünden geçiyordu.
Odysseus meraklıydı.
Bilinmeyeni görmek...
Duymak...
Öğrenmek istiyordu.
Tek gözlü Polyphemos’un mağarasına girmesine neden olan merak hâlâ içindeydi.
Sirenleri de dinlemek istedi.
Madem öyle Kirke ona ne yapması gerektiğini söylemişti.
Adamları kulaklarını balmumuyla tıkayacak, kendisi de geminin direğine sıkıca bağlatacaktı.
Böylece Sirenlerin sesini duyacak ama onların peşinden gidemeyecekti.

(John William Waterhouse'un (1849–1917). Odysseus ve Sirenler. (1891). National Gallery of Victoria (NGV), Melbourne, Avustralya )
***
Sirenler Odysseus’a aşk ya da ölümsüzlük vaat etmiyorlardı.
Bilgi vaat ediyorlardı.
Troya'da yaşananları bildiklerini, yeryüzünde olup biten her şeyden haberdar olduklarını söylüyorlardı.
“Gel Odysseus, dur ve bizi dinle,” diye sesleniyor, onu bulundukları kıyıdaki çayırlığa çağırıyorlardı.
Odysseus’un en zayıf yanlarından birine sesleniyorlardı:
Merakına.
Ama tek gözlü dev Polyphemos'un mağarasındaki Odysseus ile buradaki Odysseus arasında artık bir fark vardı.
Merakından vazgeçmeyerek onu denetlemeyi öğrenmişti.

(Siren Ressamı'na (Siren Painter) atfedilen, İ. Ö. yaklaşık 480–470 tarihli Attika kırmızı figürlü bir kap. Vulci-İtalya)
***
Sirenlerin bulunduğu kıyıya yaklaşınca kendisini geminin direğine bağlatmasından sonra adamlarına emretti:
Ne kadar yalvarırsam yalvarayım...
Beni çözmeyin.
Ardından denizciler kulakların balmumuyla kapattılar.
Sirenlerin sesi geldiğinde Odysseus gerçekten iplerinden çözülmek istedi.
Yalvardı.
Emretti.
Adamları çırpınışını gördüler ama onu çözmediler.
İpleri daha da sıktılar.
Odysseus burada farklı bir şey yapmıştı.
Sirenlerden kaçmamış...
Onları susturmamış...
Dinlemişti.
Ama seslerini duymadan önce, o sesi duyduğunda iradesinin değişebileceğini hesaplamıştı.
O sesler…
Bir anlamda bugünkü aklıyla gelecekteki iradesini bağlamıştı.
Belki insanın kendisini korumasının yollarından biri de budur:
Ne kadar güçlü olduğunu bilmek kadar...
Nerede güçsüz kalabileceğini de bilmek.

(Herbert James Draper (1863-1920). Odysseus ve Sirenler (1909). Ferens Art Gallery, Kingston upon Hull)
***
Kürekler gemiyi sürükledi, Sirenler geride kaldı.
Kirke’nin uyardığı gibi şimdi önlerinde iki tehlike vardı:
Skylla ve Kharybdis.
Bir tarafta altı başlı Skylla...
Dar kayalıkların arasında yaşayan korkunç bir deniz canavarıydı.
Altı uzun boynunun ucunda altı başı vardı.
Gemiler yanından geçerken her başıyla bir denizciyi yakalayıp yiyordu.
Diğer tarafta Kharybdis...
Denizin sularını büyük bir güçle içine çekip sonra yeniden püskürten korkunç bir girdaptı. Günde üç kez yapıyordu bunu.
Aralarından geçmek gerekiyordu.
Birinden uzaklaşmaya çalışırken ötekine yaklaşmak kaçınılmazdı.
Kirke’nin öğüdü ürkütücüydü:
Kharybdis'e yaklaşırsan, girdaba düşersin, herkes ölebilir.
Korkunç su döngüsü gemiyi içine çekebilir ve hepinizi yutabilir.
Skylla'nın yanından geç.
Canavar altı adamını kapabilir, sadece onları kaybedebilirsin.
Odysseus’un önünde iyi bir seçenek yoktu.
Yalnızca daha az kötü olanı seçebilirdi.
Girdaptan kaçtı, boğaza girdi.
Altı başlı canavar Skylla altı adamını aldı.
Odysseus onları kurtaramadı.
Bazen insanın karşısında doğru ile yanlış arasında bir seçim olmaz.
Kötü ile daha kötü arasında seçim yapmak zorunda kalır.
Belki yöneticilerin, komutanların ve insanların hayatındaki en ağır kararlar da bunlardır: Sophie’nin Seçimi...

(Skylla, Kharybdis ve Odysseus’un gemisini temsil eden,Adobe Stock, Getty Images veya Shutterstock gibi stok görsel platformlarında "darko" kullanıcı adını veya takma adını kullanan bağımsız bir dijital grafik tasarımcısına ait, antik Yunan Atina Kırmızı Figür seramik üslubunu dijital ortamda taklit ederek tasarlamış bir kabın üstündeki görseli)
***
Sonra Güneş Tanrısı Helios’un sığırlarının bulunduğu Thrinakia Adası'na geldiler.
Thrinakia, uzaktan bakıldığında cennet gibi görünen bir adaydı.
Ölüler Ülkesi'nde Teiresias onları uyarmıştı.
Kirke de aynı uyarıyı tekrarlamıştı.
Helios’un adada sere serpe gezinen, beslenen sığırlarına ne olursa olsun dokunmayacaklardı.
Bunun bedelinin ağır olacağını biliyorlardı.
Odysseus ve adamları bu yasağa uyacaklarına söz verdiler.
Ama rüzgârlar günlerce esmedi.
Yolcuların yiyecekleri tükendi.
Açlık başladı.
Bir yanda açlık, bir yanda bereketli adanın sığırları...
Odysseus bir gün uzaklaşınca önde gelen adamlarından, zaman zaman ona yardımcılık eden Eurylokhos diğerlerini ikna etti.
Sığırları kestiler.
Yediler.
Işınlarıyla doğaya can veren, her şeyi gören tanrısal güneş, Helios öfkelendi.
Sığırlarını öldürenlerin cezalandırılmasını baş tanrı Zeus'tan istedi.
Gemiciler günahlarından kaçmak için uygun rüzgâr yakalayıp Ada'dan ayrıldılar, yeniden denize açıldılar.
Ancak Zeus, Helios’u dinlemişti.
Gökten ceza yağdı.
Zeus’un yıldırımları gemileri parçaladı.
Odysseus dışındaki herkes öldü.
Neden böyle olmuştu?
Burada kesin bir sonuca varmak kolay değildir.
Adamlar sözlerini tutmamışlardı.
Sözünde durmak, insanlığın yazılı olmayan evrensel kurallarından biridir.
Ama açtılar.
Önlerinde bir tarafta tanrının yasağı...
Öte tarafta açlık vardı.
Yine de bir gerçek değişmiyordu:
Bir sözü koşullar iyiyken tutmak kolaydır.
Asıl sınav, o sözü tutmanın bedeli ağırlaştığında başlar.
Odysseus artık yalnızdı.

(Helios’un sığırlarını tasvir eden görsel. Yapay Zekâ)
***
Tahta parçalarına tutunan, gemisi batmış Odysseus denizde sürüklendi.
Dokuz gün boyunca denizde kaldı.
Onuncu gün Kalypso’nun (Kalipso) yaşadığı Ogygia (Ogigia) Adası'na ulaştı.
Kalypso, ölümsüz bir nymphe (nimfe), bir doğa perisiydi.
Yedi yıl orada kaldı.
Kalypso’nun adası güzeldi.
Su pınarları... Ağaçlar... Çiçekler... Kuşlar... Asmalar...
Neredeyse bir cennet.

(Angelica Kauffman (1741–1807. Kalypso’nun Odysseus’a Olan İçten Sevgisine Göğü ve Yeri Şahit Tutması. 1770. The Cobbe Collection. Highlands Park Museum. Surrey)
Ama insanın yaşamak istediği yer her zaman dünyanın en güzel yeri değildir.
Bazen yalnızca:
Evidir.
Onu yıllardır bolluk ve rahatlık içinde yaşatan Kalypso, Odysseus’a olağanüstü bir şey önerdi.
Yanında kalırsa ölümsüz olacaktı.
Yaşlanmayacaktı.
Ölmeyecekti.
Karşılığında tek bir şeyden vazgeçecekti:
İthaka'dan.
Odysseus kabul etmedi.
Çünkü İthaka'da eşi Penelope vardı.
Oğlu Telemakhos...
Babası Laertes...
Köpeği Argos…
Evi...
Toprağı...
Geçmişi...
Kendisini Odysseus yapan her şey…
Kimliği!
Kalypso ona ölümsüzlük verebilirdi.
Ama Odysseus olarak yaşadığı hayatı veremezdi.

(Ditlev Blunck. Odysseus, Kalypso’nun adasında… 1830)
***
Odysseus’a öfkeli Poseidon’un uzakta olduğu bir sırada tanrılar, sonunda Kalypso’ya Odysseus’u bırakmasını buyurdular.
Kalypso tanrılara uydu.
Odysseus’un o kadar çok yanında kalmasını istediği halde sorun çıkarmadı, zaten çıkaramaz, tanrılara karşı gelemezdi.
Garip Odysseus bir sal yaptı.
Denize açıldı.
Diğer tanrıların aldığı karardan habersiz olan Poseidon, Odysseus’u denizde gördü.
Kızgınlığı hâlâ dinmemişti.
Denizi kabarttı.
Büyük bir fırtına çıkardı.
Dalgalar şahlandı!
Sal parçalandı.
Odysseus iki gece iki gün hayatta kalmak için denizle boğuştu.
Denizin tanrısı Poseidon onu sulara gömmeye çalışırken, bir diğer deniz tanrıçası İno-Leukothea (İno-Lefkotea) Odysseus’a acıdı, yardımına koştu.
Koruyucu tanrıçası Athena ise öteki rüzgârları durdurup yalnızca kuzey rüzgârı Boreas'ın (Poyraz’ın) esmesini sağlayarak dalgaların yatışmasına ve Odysseus’un kıyıya ulaşmasına yardım etti.
Anlaşılan, Homeros’un dünyasında tanrılar bile her zaman aynı iradeyi paylaşmıyordu.

(İtalyan Pellegrino Tibaldi (1527–1596). Odysseus ve İno Leukothea. 1550–1551. Palazzo Poggi'nin tavanındaki Stanza di Ulisse (Odysseus Odası). Bologna-İtalya)
***
Sonunda dalgalar onu Phaiakların (Fayakların) ülkesinin kıyılarına attı.
Kıyıda, dalları birbirine geçmiş biri aşılı, diğeri yabani iki zeytin ağacının altına sığındı.
Sanki iki dünyanın arasındaydı: Biri yabani doğayı, diğeri insan eliyle kurulmuş yaşamı temsil ediyordu.
Odysseus da o gece, vahşi doğadan yeniden uygarlığa geçeceği eşiğin üzerinde, üstünü kuru yapraklarla örttü ve uyudu.
Ertesi gün adanın kralının kızı Nausikaa (Nafsikaa) ve yanındaki genç kızların sesleriyle uyandı.
Nausikaa ona yardım etti.
Giysiler verdi.
Sonra babası Kral Alkinoos'un sarayına giden yolu gösterdi.
Odysseus bir süre sonra saraya vardı.
Burada uzun zamandır görmediği bir şeyle karşılaştı:
Konukseverlikle.
Sımsıcak insanlık!

(Peter Paul Rubens. Odysseus ve Nausikaa. 1619, Münih, Almanya)
***
Phaiaklar onun kim olduğunu ve başından geçenleri öğrendiklerinde İthaka’ya götürmeye karar verdiler.
Odysseus gemide uyudu.
Phaiak denizcileri gece boyunca kürek çektiler.
Sabah İthaka kıyısına vardılar.
Uyuyan Odysseus’u kıyıya bıraktılar.
Yanına armağanlarını koydular.
Ve gittiler.
Yirmi yıl önce İthaka'dan ayrılan adam...
Sonunda yeniden kendi toprağındaydı.
Homeros, “insan için yurdundan ve ailesinden daha tatlı hiçbir şey yoktur”, “(os udèn glikion ês patrídos udè tok?on”,der!
Ancak Odysseus uyandığında önce nerede olduğunu bile anlayamadı.
Deniz kıyısındaydı.
Çevresine baktı ama ülkesini tanıyamadı.
Koruyucu tanrıçası Athena karşısına çıktı.
Ve onu yaşlı bir dilenciye dönüştürdü.
Çünkü eve dönmek yetmiyordu.
Şimdi evini yeniden kazanması gerekiyordu.
(Önümüzdeki hafta devam edeceğiz)
Sefa Taşkın
20.09.2026
Dikili/İzmir
Çok Okunanlar
Altunç Kumova’nın savcılık ifadesi ortaya çıktı
Havalimanını su bastı, felaket havadan görüntülendi
Katılımevim ve Birevim sürecinde yeni dönem
Şanlıurfa’da borç anlaşmazlığı silahlı kavgaya dönüştü
AKP oylarını artırdı, Yeni Parti'deki düşüş dikkat çekti
Beşiktaş'tan Trossard’ın sakatlığıyla ilgili açıklama
Ahlaki çöküntü ve iktidar
Aziz Yıldırım’dan Ali Koç’a sürpriz davet
Fenerbahçe'ye bir kötü haber daha!
İran: Savaşın sonlandırılmasına yönelik şartlarımız arabuluculara iletildi