Euro
Arrow
55,2201
Dolar
Arrow
49,2600
İngiliz Sterlini
Arrow
65,2273
Altın
Arrow
6677,5473
BIST
Arrow
12.266
Anasayfa > Yazarlar > Dr. Volkan Özdemir > Dünyanın çivisi mi çıktı?

Dünyanın çivisi mi çıktı?

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 11.10.2026 06:00

Dünya giderek kaotik bir hal almaya başladı. Kimi zaman sokak gösterileri, kimi zaman sıcak çatışmalar şeklinde ortaya çıkan gerilimler aslında büyük bir değişimin göstergesi. Soğuk Savaş sonrası oluşan tek kutuplu sistemin miadını doldurması ve eskisini ikame edecek yeni düzenin doğum sancılarının ayyuka çıkması mevcut karışıklıkların ana nedeni. Nitekim kurulu düzen, yapı bozuma uğrarken, geçiş dönemlerinde sıkça görüldüğü üzere çiviler ortalığa saçılıyor.

Ukrayna’da ya da Batı Asya’da devam eden savaşların dışında, Avrupa’da yaşanan son gelişmeler ise özellikle dikkat çekiyor. Fransa’da lise öğrencilerinin itirazıyla başlayan gösteriler topyekûn toplumsal bir itiraza dönüşmüş durumda. Siyaset mekanizması, yönetici seçkinler ile halklar arasındaki uçurumu kapatamıyor. Devlet otoritesi sarsılırken, şehirlerde güvenlik sağlanamıyor. Üstelik olaylar Belçika başta olmak üzere adım adım Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılıyor. Bu tür kitlesel eylemlere en son 2019’da ‘Sarı Ceketliler’ hadisesiyle tanıklık etmiştik. Sürekli olarak imtiyazlı dar bir grubu kayıran ve artık iflasın eşiğine gelmiş olan sisteme itirazlar iktidarları devirme boyutuna ulaşmıştı. Araya Kovid-19 salgını girmeseydi belki sonuç öyle de olacaktı. Ancak bu kez, ne neoliberal sistemin yıllarca beslediği etkili çevreler ne de küresel finans oligarşisinin Macron gibi seçilmiş adamları gidişatı tersine çevirecek kudrette değil.

Tek kutuplu uluslararası sistemde ‘Birlik’ statüsüne dönüşen ve yakın döneme kadar refah içinde yüzen Avrupa’yı zor günlerin beklediği açık. Fransa işin görünen yüzü. Meselenin arka planında tanıdık bir kavram bulunuyor: Borç Krizi! Hatırlarsanız 2010’da Akdeniz devletleri başta, Avrupa’nın müflis ekonomileri batma riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Avrupa ekonomisinin motor gücü ve sanayi devi olan Almanya kurtarıcı rolüne soyunmuştu. Bugün ise durum daha beter. Ülkelerin borçluluk oranları arşı aşmış durumda. Örneğin Fransa’nın borcu milli gelirine oranla %125 civarında. İşin daha vahim tarafı artık onları kurtaracak üretken sanayi devi Almanya yok çünkü yüksek enerji maliyetleri nedeniyle o sağlam Alman ekonomisinin yerinde yeller esiyor.

AB’nin temel çelişkisi, euro ile ortak para politikası bulunmasına karşın ortak maliye politikasının olmaması. Yani para bir merkezde basılıyor ama vergi toplama ve harcamalar devletlerin kendi uhdesinde. Bu sistem sürdürülebilir mi? Refah döneminde evet ama zorluk zamanlarında hayır! Bu sene atlatılsa bile 2027 Avrupa’da seçim yılı ve yapısal bir dönüşüm kaçınılmaz gözüküyor. Boşuna AfD’ler, Le Pen’ler yükselmiyor. Kısacası AB finale yaklaşıyor!

Öte yandan, dünyada güç dengesinin Avrupa-Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı yadsınamaz bir gerçek. Öyle ki, Batı’nın yüzyıllardır devam eden teknoloji üretim tekeli bile Asya ülkelerince artık kırıldı. Aynı zamanda bir Pasifik kıyıdaşı olan ABD, kendisine karşı en büyük meydan okumanın Çin’den gelebileceğini görüyor ve küresel rakip olarak bu ülkeyi hedefliyor. Kendi açısından bunda haksız da sayılmaz. Zira askeri, iktisadi ve jeopolitik parametrelerin tümü sözkonusu olduğunda bir zamanların hegemonu ABD ile sadece Çin her alanda baş edebilir. Hala toplamda kaydadeğer iktisadi büyüklüğe sahip olsa da Avrupa askeri bir cüceyken, önemli askeri gücünün yanı sıra devasa bir coğrafyanın avantajına sahip olan Rusya ise iktisaden zayıf. 

Hareketli zamanlardan geçiyoruz. ABD hegemonyasına dayalı tek kutuplu sistem sona ererken kural bazlı uluslararası düzen bitti söylemi bu yüzden boşuna çıkmadı. Yeni dönem çoktandır başladı. Biri cari dolar fiyatıyla, diğeri Satın Alma Gücü Paritesi hesabıyla dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD ile Çin arasında giderek kızışan rekabetin odak noktasında şimdilik ticaret ve teknoloji yer alıyor. Elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji ve telekomünikasyon alanlarında liderliği ele geçiren Çinli firmalar, yapay zekadan uzay araştırmalarına kadar içinden geçtiğimiz dijital devrin her alanında Amerikalı muadilleriyle yarışabiliyor. Halihazırda petro-dolar sisteminin sarsılması ve yuanın uluslararasılaşması gibi olgular rekabetin emtia ve mali boyutunu oluşturuyor. Ayrıca ABD merkezli Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası örgütlere karşılık, Çin’in başını çektiği Asya Altyapı Yatırım Bankası ile BRICS Yeni Kalkınma Bankası gibi kuruluşlar kapitalist sistemin farklı modelleriyle çift merkezli olduğunu teyit ediyor.

Güvenlik alanındaysa farklı aktörlerin değişik ölçekte yetenek geliştirdiği görülüyor. Konvansiyonel kuvvetler ve nükleer başlık sayısı ile orantılı birinci/ikinci vuruş yeteneği gibi kavramların yanında, şimdilerde yeni nesil hava/uzay sistemlerinin kabiliyeti ön plana çıkıyor. Yapılan savunma harcamalarının büyüklüğünden ziyade, bazı yakıcı silah türlerinde üretimin sürdürülebilirliği ve yeni nesil teknolojilerin sahada uygulanabilirliği giderek daha önemli hale geliyor. Bu kapsamda, son yıllardaki belki de en dikkat çekici gelişme hipersonik füzelerde görülüyor. Hatta bu füzelerin yaygınlaşmasıyla birlikte denizaşırı güç intikalinde uçak gemilerinin eski önemini yitirdiği de görülüyor. Bu alanda ‘Dongfeng’ sistemleriyle Çin başı çekip bazı temel füze teknolojilerini çeşitli aktörlere aktarırken, Rusya kendi hipersonik füzeleriyle önemli bir iddia ortaya koyuyor. ABD ise aradaki farkı kapatmaya çalışıyor. Hava savunma ve SİHA sistemleri de ülkelerin kıyasıya yarıştığı başka bir alan olarak beliriyor. Aşırı maliyetli taarruz uçakları yerine maliyeti çok daha düşük ama etkin SİHA unsurlarının, günümüz çatışmalarında daha işlevsel olduğu kabul ediliyor.

ABD ile Çin doğrudan çatışmamakla birlikte, taraflar farklı bölgelerdeki ihtilaflarda dolaylı olarak karşı karşıya geliyor. Sözgelimi ABD’nin İsrail’e açık desteğinin karşısında, Çin’in İran ve Husileri kolladığı biliniyor. Bu savaşlar bölgesel jeopolitiğin ötesinde uluslararası ticaret yollarını bile etkileyecek ölçekte sonuç doğurabiliyor. Nitekim İsrail’in Gazze katliamına karşılık Kızıl Deniz’in ilk defa İran destekli Husilerce kapatılması ve şimdi de dikkatlerin Bab el Mendep’e kayması, yukarıda bahsedilen iki süpergücün çıkarlarından bağımsız gözükmüyor. Bu savaşlar birer öncül olarak değerlendirilirse, dünyanın ABD ile Çin arasında Pasifik’teki nihai kapışmaya doğru adım adım ilerlediğini ifade etmek gerçekçi gözüküyor. Kapışma ikili arasında illa doğrudan askeri bir çatışma demek değildir. Ayrıca altı çizilmesi gereken başka bir husus da her gelişmenin sadece iki devin çıkarlarına göre şekillenmediği, başka devletlerin de Soğuk Savaş çift kutupluluğundan farklı olarak gidişata yön verebilecek kapasitede oyuncular haline geldiğidir. Zaten bu da yenilenen dünya sisteminin özgün karakteridir.

Toparlayacak olursak, dünyada ABD hegemonyasına dayalı tek kutuplu düzen bitti ve geçiş sürecinde bölgesel çatışmalar ile toplumsal huzursuzlukların yaygınlaşmasıyla uluslararası düzen giderek kaotik bir hal aldı. Yani işin Türkçesi şu ki, bildiğimiz dünyanın çivisi çıktı! Tek kutuplu sistem yerine ABD ile Çin’in başat kuvvetler olduğu, bazı bölgesel ya da bölge-üstü güçlerin bunların ardından sıralandığı ve kalanların da ona göre konum aldığı çok denklemli yeni bir uluslararası düzen belirdi. Bu düzeni, çift merkezli kapitalist sistem içinde jeopolitik çok kutupluluk olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Burada büyük güç rekabeti yeni norm olmuştur. Ancak eski deneyimlerden farklı olarak bu düzende, bir kamp içerisindeki en büyük gücün diğerlerini tamamen kontrol etmesini sağlayan kalıcı ittifaklar yerine dönemsel işbirliklerinin ön plana çıkması muhtemeldir. 

Türkiye’nin jeopolitik konumunu bu değişen şartlara göre yeniden ele alması zorunludur. Şu anda gerçekleşen ise bunun tam tersi, eskiye yani Soğuk Savaş paradigmalarına geri dönüştür. İktidarın yanlış politikaları ve bağımlılık ilişkileri nedeniyle ülke rotasını kaybetmiş gözükmektedir. Bloklar arasında, Atatürk dönemi dış politikasında olduğu gibi, etkin tarafsızlık doktrini ile milli bir yol izleme seçeneği varken; ülkenin kaderini kaybetmekte olan Batı’ya endekslemek Ankara’nın büyük çelişkisidir. Dünyanın çivisi çıkmışken maalesef Türkiye’ninki kaybolmuştur! Mevcut tercihin, önümüzdeki yıllarda ülkeye ağır bir fatura çıkarması kaçınılmaz gözükmektedir.

Not: Buradaki tartışmanın devamını ve nereden gelip nereye gittiğimizi merak edenler, geçen yıl Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan ‘Yenilenen Dünyada Türkiye’ kitabıma göz atabilirler. 

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları