Yemen bizim neyimize?
Geçen hafta, dünyanın çivisi çıktı demiş ve eklemiştik: Türkiye maalesef daha beter durumda. Hele dış politikadaki savrulma giderek büyüyor. Söylem değil eylem analizi yapan objektif gözlemciler, özellikle son birkaç yılda yaşanan başarısızlıklar üzerinden durumun ciddiyetini anlayabilirler. Ancak kötünün de kötüsü vardır misali, ülkeyi önümüzdeki günlerde çok daha zorlu bir sınav bekliyor: Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalandığı söylenen Mekke Antlaşması.
Mekke Antlaşması’nın tam olarak ne olduğu, neyi içerip içermediği hatta en başından beri somut hükümlerin yazılıp yazılmadığı bilinmediğinden, bu konu üzerinde sağlıklı fikir de yürütülemiyor. Kamuoyuna NATO benzeri bir savunma ittifakı olarak lanse edilen sözkonusu anlaşma hakkında muğlaklık şu güne kadar devam ediyor.
Bunun dışında, Anayasa’nın ilgili maddeleri (90 ve 92) gereğince, herhangi bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi ve/veya Türk askerinin yurtdışında görevlendirilebilmesi için Meclis onayının şart olduğunun altını çizmek gerekiyor. Dolayısıyla konu Meclis gündemine girdiğinde ayrıntıları öğrenme şansımız olacak. Bu hukuki prosedürün ötesinde, halihazırda yakıcı bir çatışmanın tarafı olan Suudilere Türkiye neden destek verir ve Yemen’deki bir savaşa neden sürüklenebilir gibi sorular yanıt bekliyor.
İsrail’e karşı cesurca savaşan İran destekli Husilerin Suudilerle de bir boğazlaşma içerisinde olduğu bilinirken, kamuoyuna sızan bilgi kırıntılarından Ankara’nın anlaşmanın üçüncü ortağı Pakistan ile birlikte Riyad’a güvenlik sağlama taahhüdünde bulunduğu anlaşılıyor.
İşin ironik kısmı da zaten burada başlıyor.
İktidar çevreleri bir yandan İsrail’e karşı her türlü olumsuz sözü söylerken, diğer yandan İsrail’e karşı gerçekten mücadele eden Husilere karşı konumlanmaktan çekinmiyor. Dolaylı olarak İsrail’e yarayacak bu süreçte, ABD’nin İran’a karşı şubat sonunda başlattığı savaş sırasında yaptığı açıklamalarla halkın tepkisini çeken Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın çok hevesli olduğu görülüyor.
Dahası ABD’li Kongre üyeleri açıktan Mekke Antlaşması’nı övüyor, İngiliz uzmanlar Türkiye’ye gaz vermekten hoşnut oluyor. Son olarak da ABD Başkanı Trump, Yemen’e Türkiye’nin olası müdahalesi konusunda ‘Erdoğan’ın kendisinden ne istersem yapacağını düşünüyorum’ diyor. Meseleye biraz yapısal baktığımızda ise bu gelişmelerin hiç de tesadüf olmadığı ve arkada adım adım örülen bir ağ bulunduğunu anlamak gerekiyor.
Hegemonyası biten ABD, yenilenen uluslararası sistemde daha sınırlı kuvvet ve kaynakla eşitler arasında birinci olmaya çalışıyor. Yani dünyanın her tarafında jandarmalık yerine, artık kendi bölgesinde liderlik ve küresel ölçekte başta Çin olmak üzere diğer aktörlerle muhtelif sahalarda güç rekabetine girişmek bu yeni stratejinin özünü oluşturuyor.
Bu çerçevede ABD, içinde bulunduğumuz coğrafyada eski müttefikleri için doğrudan değil dolaylı destek verme taktiğine geçiyor. Doğrudan güvenliği ise Türkiye gibi aktörlerin üstlenmesini istiyor. Bu durum, ABD’nin bölgeden tamamen değil kısmen çekileceği ve karşıt bellediği aktörleri dengelemek için küçük ama etkili saldırılara geçeceği izlenimini doğuruyor.
İran savaşında yeterince yıpranan ABD’nin, ileride İsrail’in de güvenliğine katkı sağlamak için Türkiye-İran kapışmasını harladığı bilinen bir gerçek. Hatta iki ülkeyi çatıştırmak için geçmişte çokça çabaladığı da açık! Nitekim son savaşta da bunu Türkiye ve Azerbaycan üzerinden denemişlerdi. Başarısız kalan bu teşebbüslerden sonra şimdi de Suudiler ve Husiler arasındaki çatışma üzerinden şanslarını deniyorlar. İşte Mekke Antlaşması da bu temele dayanıyor. Bu topraklar için en mantıksız ve berbat sonuçları üretecek olan Sunni-Şii çatışması Yemen’de denenmek isteniyor. Başarılı olursa kuşkusuz ki ölçek büyüyecek ve bu da Anglosakson ve İsrail çıkarları için bulunmaz bir nimet olacak.
Türkiye’nin ‘yeni’ bir formata geçirtilmesi, içeride Pkk (s)açılımının başlatılması ve kendi tarihinin bile yeniden yorumlatılası işte hep bu yenilenen sistemde Türkiye’ye verilen görevle ilişkili. Artık Türk ulus-devleti yerine bölgesel bir Sunni güç merkezi. Her plan tabi ki sahada işlemez.
Fakat ne hikmetse bu senaryodan İsrail çok hoşnut.
Bakmayın öyle karşılıklı laf salvolarına, olan bitene duru bir akılla bakmak için söylem değil eylem analizi gereklidir diye en başta bu yüzden hatırlattım. Tüm bunların ötesinde Türkiye’nin imkân ve yetenekleri göz önünde bulundurulunca da durum pek iç açıcı değil. Nihayetinde Akdeniz’de burnunun dibinde doğal gaz sondajlarından vazgeçip enerjisini Somali açıklarında arayan, Karadeniz’de gemileri vurulurken gıkını çıkarmayıp Bab-el Mendeb’i konuşan bir ülkeden bahsediyoruz.
1 Mart 2003 tarihli teskerede o vaktin tek kutuplu dünya düzeninin efendisi ABD’ye karşı hayır diyebilen bir ülkeden şimdi hiçbir ulusal menfaati olmadan Suudilere güvenlik desteği sağlamaya çalışan bir ülkeye geldik.
Nereden nereye!
Ne diyelim, eğer yakın Cumhuriyet tarihinde Suriye bir ders olmadıysa Osmanlı’nın son dönemindeki Yemen’e ve ardından Anadolu’da yakılan ‘Yemen bizim neyimize’ türküsüne baksınlar. Tanrı bir daha bu millete Yemen türküleri yaktırmasın!