Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4208
Dolar
Arrow
44,5107
İngiliz Sterlini
Arrow
59,3128
Altın
Arrow
7096,1004
BIST
Arrow
10.729

Dağ deyip geçmemek lazımmış...

Merhabalar,

Fikri hür, vicdanı hür, güzel insanlar.

Sanatın aynasından bakmaya devam…

Bugün sanatın aynasından bize görünen bir dağ….

Dağda nereden çıktı mı? Diyorsunuz…

Hemen ortaya çıkmamışlar zaten, dört buçuk milyar yaşında olan gezegenimiz onları yedi yüz milyon önce doğurmaya başlamış.

Ya da Yeryüzünün yüzde yirmi dördü dağlardan oluşuyor hangisi mi? Diyorsunuz…

Hangisi olduğuna sonra geleceğiz efendim…

Birde bizim ölümsüz bir dağımız var, 

Ama siz biliyor musunuz? Hadi bildiğinizi varsayalım.

Bizim binlerce yıl önce yaşamış olan atalarımız, tarih öncesi çağlardan itibaren dağlara tapınma, onları manevi ya da inançsal açıdan kutsal görme ritüelleri gerçekleştirmişlerdir.

Atalarımız, dağları niye mi böyle kutsamış derseniz. Merak etmeyin, aslında merak edin tabi… Onun da cevabı var sevgili dostlar…

Primitif inançlar olarak kabul edilen bu tapınma biçimleri; atalarımızın animistik inanç aşamasındayken doğada duyumsadıkları her şeyin bir ruhu olduğuna dair geliştirdikleri inanç kabulüne dayanmaktadır. Dolayısıyla dağların da bir ruhu vardır ve bu ruh dağların sahip oldukları büyüklükten doğan bir güce sahiptir. Animistik inanç aşamasından çok tanrılı inanç aşamasına gelindiğindeyse artık dağlar Antik Yunan Mitolojisinde olduğu gibi tanrıların ve tanrıçaların yaşadığı kutsal evler haline gelmişlerdir. Tek tanrılı dinlerde ise dağlar göğe en yakın, yani dünyevi olandan uzaklaşılan, ilahi olana yaklaşılan, Tanrısal olana en yakın yerler olarak kabul edilmiş ve dağların zirvelerine manastırlar gibi inanç merkezleri inşa edilmiştir. 

Böylece ruhun, maddi dünyanın haz ve arzularından arınarak günahsız bir hayat inşa edebileceği, bu sayede ise ruhun derin bir tefekkür içine girerek Tanrısal olana daha çok yönelebileceği ve huzur bulacağı düşünülmüştür.

Şimdi bazı sevgili okurlar haklı olarak şu soruyu soracaklar; günahsız bir hayat için illa ki dağ başında mı yaşamak gerekir… Bir de bunun sanatla ne ilgisi var sayın Hocam diye düşündüğünüzü duyumsar gibiyim…Neyse belki de yanılıyorumdur…

Sorunun ilk bölümünün cevabını siz sevgili okurlarıma bırakıp, kendimi kurtarıyorum efendim. 

Ama sanatla ilgili kısmına cevap vermeyi bir borç olarak üstleniyorum.

Yukarıda, tefekkür derken, anlamaya, kavramaya, içsel bir sorgulamaya ve tüm bunlardan yeni bir anlam yaratmayı kastetmiştim. Böylece sanatsal yaratıcılığın ortaya çıkabilmesi için bu derinlemesine düşünme eylemini gerçekleştirmemize olanak sağlayacak odaklanma nesneleri ve onlardan duyumsadığımız ve deneyimlediğimiz her şey üzerine imgesel bir işlem yapmayı kastetmiştim.

Bakma eylemini akılsal olarak görme eylemine çevirebilmek için baktığımızda gördüğümüz şey üzerine geçmişten zihnimizde kodladığımız ona dair bir farkındalığın gerçekleşmiş olması gerekir. Bu farkındalık yani o şeye dair önceden bir anlam tayin etmemiz, o şeye dair kendi bağlamı içinde bir düşünce eylemi gerçekleştirmemizi gerektirir ki böylece o şeye ve onun bağlamına ve bütünselliğine dair zihnimizde bir imge meydana gelebilsin. Zihnimizde bu imge meydana gelebilsin ki imgemizi kurmamıza zemin olan o şeyi soyutlayabilelim ve onu aklımıza dayalı kurgusal yeni bir gerçeklikten yola çıkarak yeni bir görme ve duyumsama biçiminin olanağı haline getirebilelim.

Hatırlatmakta fayda var, Görme Biçimleri’nin yazarı John Berger ne diyordu; “İmgemiz görme biçimimizdir”.

Yani siz bir dağa bakıyor olabilirsiniz ama baktığınız şey üzerine; düşünme pratiğinden beslenen çok katmanlı görme sürecinde ortaya çıkan görme çıktısında, artık gördüğünüz şey bir dağ olmayabilir, imgeniz olabilir diyor.

Bir de ruhumuzun penceresinden bakalım, ne dersiniz? 

Dağ ve inzivaya çekilme, kendine dönerek kendini bilme, kollektif bilinç dışının binlerce yıl öncesinden gelen genetik mirasımızın inançsal ve düşünsel mirasının oluşturduğu manyetik çekim gücüyle dağın kendine çektiği ve dağa çekilen insanlar. Bir de bu insanlar sanatçıysa varın siz düşünün onların yaratıcı imgesinden taşacakları…

A sevgili dostlar, dağlar bizi de çekmez mi kendine, biz de çekilmez miyiz onlara, ruhunuzun derinliklerinde bir yerlerde hissettiniz mi… O mistik enerjiyi… On binlerce, belki de yüzbinlerce yıllık bir oluş ve akışın içindeyiz. Köklerimiz bizi hep kendine çekiyor, resim yapmak için dağlara gidiyoruz ama belki de içimizde derinlerde hala yaşamaya devam eden ilkel inançlarımız bizi kendine çekiyor ve kendini sanat olarak dışavuruyor.

Neyse, artık sadede gelsek iyi olur gibi…

Sanatın aynasında dağ var demiştik. Şimdi o dağın eteklerine geldik. Bir sanatçının, derin odaklanması ve düşünmesi sonucunda onun yaratıcı imgesinde o dağın nelere dönüşebileceğinin olanaklarını gösterebiliriz.

Yeter Hocam artık göster bize şu dağı mı diyorsunuz. Buyurun Efendim. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz dağ, resim sanatında devrimsel değişimlere ve gelişmelere ebelik yapacak olan dağdır.  Adı Mont Sainte-Victorie’dir ve Fransa'nın güneyindeki Provence-Alpes-Côte d'Azur bölgesinde bulunmaktadır.

“Mont Sainte-Victoire Dağı”

Peki Hocam, bu dağda resim sanatını derinden etkileyecek olanağı gören ve onu kendinden başka bir şeyin konusu haline getiren ve imgesinde görme biçimini kuran kimdir diye sormayacak mısınız?

Soracaksınız tabi.

Ama ben bu yazımda cevap vermeyeceğim.

Merak iyidir demiştik di mi? Doğru hatırlıyorum.

Bir dahaki yazımıza tüm sırları açıklayacağım…

Ve siz sırları öğrendikçe, vay be…. Gerçekten “dağ deyip geçmemek lazımmış” ondaki olanağı görmek için görme biçimimizi değiştirmemiz lazımmış diyeceksiniz.

Sonra kendinizdeki olanağı görmek için kendinizi dağlara vuracaksınız. Benden söylemesi, sonra demedi demeyin.

Bir daha ki buluşmamıza kadar, şimdilik hoşça kalın, şu an ve her zaman, sanatla nefes alın, sanatla kalın.