2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna gidilirken Menzil cemaatine bağlı Semerkand Vakfı, “Türkiye’nin hedeflerini gerçekleştirmesi için istikrara ihtiyacı vardır” diyerek Recep Tayyip Erdoğan’a destek açıklaması yaptı. Bu açıklama, seçim dönemlerinde farklı tarikat ve cemaatlerden gelen benzer desteklerin yalnızca bir yenisi oldu. İsmailağa ve çeşitli Risale-i Nur çevreleri başta olmak üzere farklı dini yapıların siyasal tercihleri, Türkiye’de cemaatler ile iktidar arasındaki ilişkinin seçimden seçime kurulan geçici bir ittifaktan ibaret olmadığını gösteriyordu.
Meseleyi yalnızca “cemaatler AKP’yi destekliyor” cümlesine indirgemek ise yetersiz. Ortada daha kapsamlı bir siyasal ilişki var. Dini yapılar iktidarın sağladığı meşruiyet, hareket alanı ve siyasal imkânlardan yararlanırken, iktidar da bu yapıların toplumsal tabanından, örgütlenme gücünden ve siyasal desteğinden besleniyor. Dolayısıyla aralarında karşılıklı bir bağımlılık oluşuyor. Bir taraf diğerinin gücünü tahkim ediyor, diğer taraf da buna karşılık siyasal alan açıyor. Bu nedenle AKP ile bazı tarikat ve cemaatler arasındaki ilişkiyi basit bir destek ilişkisi olarak değil, karşılıklı çıkarların şekillendirdiği siyasal ortaklık olarak değerlendirmek gerekiyor.
Üstelik bu yapılar artık yalnızca dini aidiyet üzerinden tanımlanabilecek yapılar da değil. Zaman içerisinde vakıflar, dernekler, şirketler, taşınmazlar, medya organları ve çeşitli ekonomik kaynaklar üzerinden ciddi bir güç biriktirdiler. Böylece cemaatlerin iç siyaseti de değişti. Mülk, servet, şirketler ve ekonomik kaynakların kontrolü, dini otoritenin kimde olacağı kadar önemli hâle geldi.
Menzil bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri.
Son dönemde cemaat içerisinde yaşanan bölünmeler kamuoyuna daha çok itikadi bir ayrışmadan ziyade yönetim, mülk, şirketler ve ekonomik varlıklar üzerinden yansıdı. Ayrışma zaman zaman sertleşti. İstanbul Sancaktepe’de dört kişinin vurulduğu kavga gibi olaylar gündeme geldi. Bunun yanında cemaatin mal varlığına, şirketlerine ve ekonomik ilişkilerine dair çeşitli iddialar da kamuoyunda tartışıldı. İngiltere’deki hukuki süreçlerden vakıf-şirket-para ilişkilerine kadar pek çok başlık gündeme geldi.
Burada iddia ile kanıtlanmış olguyu birbirinden ayırmak elbette zorunlu. Ancak tartışmaların kendisi bile önemli bir dönüşüme işaret ediyor: Cemaat içerisindeki mücadele artık yalnızca dini otoritenin kimde olacağı meselesi değildir. Aynı zamanda büyük bir ekonomik gücün kimin kontrolünde olacağı meselesidir.
Tam burada devletin tutumu önem kazanıyor.
Adalet Bakanı’nın Furkan Vakfı soruşturmasıyla ilgili açıklamasında vurguladığı gibi, soruşturmanın hedefi dini kimlik veya inanç değil; somut suç eylemleri, mağdur ve tanık beyanları, örgütsel baskı iddiaları ve mali delillerdi. Bu yaklaşım ilke olarak anlaşılabilir. Fakat o zaman şu sorunun sorulması gerekiyor: Aynı ölçüt bütün dini yapılar için eşit biçimde uygulanıyor mu?
Çünkü mesele devletin cemaatleri soruşturup soruşturmaması değil, hangi cemaatin, hangi koşullarda ve ne zaman soruşturmanın konusu hâline geldiğidir.
Bu soru bizi İsmailağa ve Süleymancılar arasındaki tartışmalara da götürüyor. İsmailağa’dan ayrılarak kendi yapılanmasını oluşturan Cübbeli Ahmet, Süleymancılara yönelik operasyonun ardından Alihan Kuriş liderliğindeki yapıyı ağır biçimde suçladı; holdingleşmeden kara para iddialarına, FETÖ bağlantısından örgütsel yapılanmaya kadar çeşitli suçlamalar yöneltti. Dahası, benzer bir akıbetin İsmailağa’nın da başına gelebileceğini söyledi.
Buradaki çelişki dikkat çekici: Dün aynı yapının içerisinde bulunan bir aktör, bugün o yapıyı devlet müdahalesini gerektirecek bir tehdit olarak gösterebiliyor. Cemaatler arasındaki rekabet böylece dini yorum farklılıklarının ötesine geçiyor; ekonomik kaynak, örgütsel güç ve siyasal nüfuz mücadelesine dönüşüyor. Bir diğer ifadeyle cemaatler savaşıyor.
İsmailağa çevresindeki ayrışmalarda da benzer bir tablo ortaya çıktı. Fatih Medreseleri grubu ile Cübbeli Ahmet çevresi arasındaki tartışmalarda mülk, yönetim, servet ve ekonomik kaynaklara ilişkin suçlamalar önemli yer tuttu. Böylece cemaatlerin tabandaki dini hayatı ile tepede yürütülen güç mücadelesi arasındaki mesafe daha görünür hâle geldi.
Buradan önemli bir sonuca ulaşabiliriz.
Cemaatler büyüdükçe yalnızca müritlerinin sayısı artmıyor; ekonomik ve siyasal güçleri de büyüyor. Dini hizmet iddiası, zamanla şirketlerin, vakıfların, taşınmazların ve mali kaynakların yönetimiyle iç içe geçiyor. Böyle bir noktada “İslam’a hizmet” söylemi ile ekonomik ve siyasal çıkarların nerede ayrıldığını sormak zorunlu hâle geliyor.
Daha önemlisi, bu dönüşüm yalnızca cemaatlerin dönüşümü değildir. İktidar da bu ilişkinin içerisinde dönüşüyor.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde iktidarla çatışmayan dini yapıların geniş bir hareket alanına sahip olduğu, buna karşılık siyasal iktidarla sert biçimde karşı karşıya gelen yapıların devletin farklı araçlarıyla mücadele etmek zorunda kaldığı çok sayıda örnek üzerinden tartışılabilir.
Fakat genel örüntü bize daha önemli bir şey söylüyor: Cemaatlerin iktidarla kurduğu ilişki, yalnızca cemaatlerin siyasal tercihini değil, devletin bu yapılara bakışını da etkiliyor.
İlişki karşılıklı çıkar temelinde sürdüğü sürece ekonomik büyüme, örgütsel güç ve servet çoğu zaman ikincil meseleler hâline geliyor. Çıkar çatışması başladığında ise dün sorun edilmeyen faaliyetler bugün soruşturmanın konusu olabiliyor.
Bu nedenle asıl soru, “Hangi cemaat iktidarı destekliyor?” değildir. Asıl soru, dini yapıların ne zaman iktidarı destekleyen toplumsal aktörler olmaktan çıkıp iktidarın siyasal düzeninin bir parçasına dönüştüğüdür.
Çünkü ortada tek taraflı bir destek ilişkisi yoktur. Bir yanda iktidarın sağladığı siyasal alan, meşruiyet ve güçle büyüyen cemaatler; diğer yanda cemaatlerin toplumsal tabanından, örgütlenme gücünden ve siyasal desteğinden beslenen bir iktidar vardır.
Bu ilişkinin adı yalnızca destek değil, karşılıklı bağımlılıktır. Daha açık söyleyelim: Kader ortaklığıdır.
Ne var ki bu ortaklık bozulduğunda yalnızca cemaatlerin siyasal yönü değişmez; iktidarın onlara bakışı da değişir. Dün meşruiyet alanı açılan, büyümesine göz yumulan yapılar, bugün aynı iktidarın gözünde soruşturulması gereken güç odaklarına dönüşebilir.
Dolayısıyla değişen yalnızca cemaatler değildir. Cemaatlerin geçirdiği dönüşüm de iktidardan bağımsız değildir. Aksine, bu yapıların siyasal ve ekonomik güç kazanma biçimleri, iktidarla kurdukları ilişkinin niteliğinden doğrudan etkilenir. İktidar da bu ilişki içerisinde dönüşür; cemaatlerle kurduğu ilişki, kendi siyasal düzeninin ve güç sınırlarının bir parçası hâline gelir.
Çok Okunanlar
Haaland’ın yeni imajı gündem oldu
Mekke Anlaşması için İran iddiası
Yoksulluk nafakasında yeni dönem: Asgari 5 yıl süresi masada
İki il birbirine bağlanıyor
Hulusi Akar’ın 'azınlık' sözlerine gazilerden tepki
Güzellik de neymiş (kültür)
Fenerbahçe ile Acun Ilıcalı arasında loca krizi büyüyor
Cemaat operasyonları: Kime dokunuluyor, kime dokunulmuyor?
Mansur Yavaş'ın CHP-YENİ Parti gerilimindeki kararı belli oldu!
Medyamız olmayan otomobil devini Türkiye’ye getirdi