Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,1336
Dolar
Arrow
48,0487
İngiliz Sterlini
Arrow
65,5304
Altın
Arrow
7230,5983
BIST
Arrow
14.515

Güzellik de neymiş (kültür)

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Merhabalar,

Fikri hür, vicdanı hür, güzel insanlar.

Sanatın aynasından bakmaya devam…

Bugün bize sanatın aynasından görünen; yine güzellik ama kültür içinde güzellik…

Sevgili okur,

Hiç düşündün mü?

Güzellik mi kültürü doğurdu? Yoksa kültür mü güzelliği? 

Ama bunların üzerine yine bir kez daha düşün dün mü?

İnsanın anlam arayışı; önce eş zamanlı olarak dini inançları, kültürleri ve sonrasında da o inançların ve kültürlerin birbirlerinden farklılıklar gösteren güzellik kavramlarını yaratmış olabilir mi?

Soru nasıl? Güzel…

İnsanın anlam arayışı, 

Olmasaydı…

Kültür oluşur muydu?

Kültür oluşmasaydı…

Güzellik diye bir şey konuşulur muydu?

Var mı bir cevabınız?

Sevgili okur, kainattaki anlamı, kendindeki anlamı arıyor musun?

Yoksa arıyor da bulamıyor musun? Ya da bulsam ne olacak? Bulmasam ne olacak mı diyorsun?

Anlam kaybolursa, kültürde güzellik de kaybolur bilmiyor musun?

Veyahut anlam da neymiş Abidin Hocam, yenilebilir, içilebilir bir şey mi diye aklından geçiriyorsun?

Geçirebilirsin sevgili okur, vallahide billahi de kızmam sana…

Zamanın ruhu böyle deyip geçerim mi? Sanıyorsun?

Vallahide billahi de geçemem.

Konumuz güzellik, nasıl vazgeçeceğiz…

Mecburuz bildiklerimizi yazacağız…

Son iki yazımı okuduğunuzu düşünerek: fark ettiğiniz üzere; güzelliği, kültürel antropoloji, evrimsel biyoloji ve evrimsel psikoloji açısından ele almaya çalışmıştık. Epey de bir şeyler anlatmıştık. Şimdi izninizle: bu kez de güzellik kavramını; anlam arayışı, kültürel ve inançsal boyutları bağlamında ele almaya çalışalım.

İlk insanlardan başlayarak; insanın, doğayla ve evrenle arasında gelişen ilk temel çelişkisi; kendisinin sonlu fakat kendisine kıyasla doğa ve evrenin süreklilik içinde olduğunu fark etmesi olmuştur. Süreklilik arz eden ve mükemmellik içinde işleyen doğaya baktığında; gördüğü şey, her şeyin zamansal döngüler halinde tekrar ettiği; yani doğanın, sonbahar da havaların soğumaya başlamasıyla ölmeye ve ilkbaharda havaların ısınmaya başlamasıyla yeniden doğduğudur. Ama kendisi veya sevdikleri öldüğünde yeniden doğmamaktadırlar. Güneş her gün doğmakta ve batmakta, kendisi ise bir kez battığında (yani öldüğünde) yeniden doğmamaktadır. Dağlar, tepeler, nehirler, yıldızlar, göller ve denizler hep yerli yerinde durmaktalar, yani insanın ölümlülüğüne inat Güneş gibi ölümsüzlüklerini ilan etmektedirler. Hadi siz şimdi kendinizi bu ilk insanların yerine bir koyunda görelim, bakalım…Bu ne yaman çelişki diyor musunuz? Demiyor musunuz? 

Güneş’in doğuşuyla güne başlıyor ve batışıyla da günü sonlandırıyorsunuz. Geceleri kaybolsa da Güneş hep orada, ama anneniz, babanız, sevdikleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız ölünce artık orada olmuyor. Güneş hiç yaşlanmıyor, her gün aynı güzelliğiyle bizi karşılıyor. Peki ya biz doğduğumuz andan itibaren yaşlanmaya başlıyor ve sonunda da ölmüyor muyuz? Bal gibi de ölüyoruz.

Peki merak edip sormuyor muyuz (yani atalarımız sormuyor muydu…), yahu biz ölüyoruz da bunlar neden hiç ölmüyor, ya da ağaçlar mevsimsel olarak ölse bile mevsimi gelince çiçek açıp meyve verebiliyor. Bir de bu Güneş her gün nereye kayboluyor da sonra yeniden ortaya çıkıyor? Güneş bir gidiyor karanlık oluyor, korku dağları sarıyor. Bir geliyor her yer aydınlanıyor korkular dağılıp gidiyor. İyi de bu Güneş nereye gidiyor. Gittiği yerde bizim göremediğimiz ve onun bütün devinimlerini gerçekleştiren bir hareket ettirici mi var? Ayrıca doğadaki tüm bu değişimleri bizim göremediğimiz ve bizim bilmediğimiz bir yerde yaşayan bir güç mü gerçekleştiriyor. Peki bütün bunları niye yapıyor. Ayrıca bunları tek başına mı? Yoksa kendisi gibi güçlerle mi yapıyor?

 Anlamak ve anlam vermek için sormuşlar, sormaz olurlar mı? Hem de envai çeşit, neler, neler sormuşlar. Allah’tan sormuşlarda konuşmayı, yazmayı, matematiği, geometriyi, felsefeyi, bilimi ve bütün sanatları icat etmeyi başarmışlarda; hayatlarımıza varoluşsal bir anlam katmışlar.

Merak etmek keşfetmeyi, keşfedilen her yeni bilgi de anlamın doğuşuna ebelik yapmış.

Peki; insanlar doğayı, evreni ve kendini önce neyle anlamışlar? Tabi ki gözleriyle bakarak ve bakmakla ortaya çıkan görme deneyimi üzerine de düşünerek. Peki düşünmüşlerde ne yapmışlar. Yahu ben düşünüyorum, sende düşünüyor gibi görünüyorsun… O zaman gel düşündüklerimizi birbirimize anlatalım mı demişler. Vallahi demişler ve yaklaşık 50 bin sene önce bugünkü konuşma becerimiz ortaya çıkmış. Çıkmış da nemi olmuş diyorsunuz… İşte başımıza ne geldiyse bu dilimiz yüzünden gelmiş diyorum. Şaka yapıyorum, ciddiye almayın lütfen.

Açıklayalım efendim, şimdi bir düşünelim. Duyularınız yoluyla elde ettiğiniz deneyimler ve bu deneyimler üzerine basitte olsa bütünsel veya tek, tek düşünceleriniz var. İyi var da bu düşüncelerinizi diğerlerine nasıl anlatacaksınız? Kelimelerle değil mi? Ne kadar basit söylüyoruz değil mi? Kelimelerle… 

Birbirleriyle konuşmaya çalışan ilk insanları bir düşünün lütfen, ağzınızdan birtakım sesler çıkıyor ve ilk anda kimse bu seslere bir anlam veremiyor ve sen ne anlatıyorsun hemşerim modunda aval, aval bakıyor.

 İnsanoğlu; başta gözleri olmak üzere diğer tüm duyuları yoluyla deneyimlediği her şey de başka bir şeyin temsiliyetini görmüştür. Gördükleri şeylerin geçici olduğunu ama bu geçiciliğin, geçiciliği olmayan bir güç veya güçler tarafından meydana getirildiğini düşünmüştür. Bu düşünme biçimine de kendi yapıp etmelerinin fail nedeni yani öznesi olarak kendisini bilmiş olması zemin hazırlamıştır… ki öyledir, neden olmuştur. Dolayısıyla bu durum onu, doğada olup biten her şeyin kendi yapıp etmelerinde olduğu gibi bir yapıcı özneye bağlı olması fikrine ve böylece yaratıcı özne veya öznelerin (tanrı ve tanrılar) olması gerektiği varsayımına getirmiştir.

O zaman akıllara şu soru gelmiştir. Bu güç veya güçler bize; doğa ve doğa olayları aracılığıyla bir şey göstermek veya anlatmak mı istiyorlar? Şayet gösteriyor ve anlatıyorlarsa; bu gördüğümüz ve deneyimlediğimiz her şey aslında bize söylenmek istenilen şeylerin göstergeleri yani temsiliyetleri midir?

Yani bu olup biten her şey aslında bir hakikatin sembolik görünümleri midir?

Biz, tüm bu yeniden ve yeniden olup bitmekte olan şeylerden ne anlamalıyız ve anladığımız şeyleri birbirimize nasıl ve doğru bir şekilde anlatmalıyız diye düşünmüşler midir? Sizce düşünmüşlerdir değil mi?

Düşünmüşler tabi, nasıl ki gördükleri her şey başka bir şeyin sembolik temsil hali ise yani tasavvuf dilinde konuşacak olursak batini olanın zahiri olanda görünür hale gelmesi ise; insanda tüm bu şeyleri hem zahiri hali yani bize görünen hali ve batini hali yani duyularımız yoluyla deneyimleyemeyeceğimiz ama sezgisel olarak idrak edebileceğimiz haliyle kelimelere dökerek dile getirmiş ve bu halde bir hikmet aramıştır. 

Ve hazır ol sevgili okur; insanın ilk anlam yaratma edimi böylece gerçekleşmiştir. Kelimeler bu edimin ilk adımları olmuştur. Sonra harfler ve alfabeler keşfedilince temsiliyetin sembolik ifadesi; yazıya sonrasında edebi sanatlara ve görsel sanatlara geçmiştir. Yani her şeyde olduğu gibi anlam yaratmada da insanın ilk öğretmeni yine doğa olmuştur. 

İnsan böylece doğa dışı bir hakikat yaratmış ve bu hakikat anlamıda, kültürüde, güzelliği de birbiriyle eş zamanlı ve iç içe katmanlandırarak meydana getirmiş.

Bu yazdıklarım üzerine iyi düşünülür, diye düşünüyorum…

Görünenini görünür kılan öz nedir sorusundan meydana çıkan hakikat olgusu…

Hadi çıkarın bakalım hakikat nedir sorusunu hayatlarınızdan…

Bakalım ne oluyor?

Ne anlam kalır ne kültür ne de güzellik.

Sormuşlarda iyi halt mı etmişler diyorsunuz…

Hayatımız bu hakikat-anlam arayışında bir nevrozdan, bir depresyona sürüklenmekten helak mı oldu diyorsunuz?

Demeyin, valla çarpılırsınız, benden söylemesi… Yatın, kalkın atalarınıza dua edin yoksa ot gibi bir şey olurdunuz.

Şimdi aranızdan bazıları: ya hocam sanki bize felsefe, bilim, sanat mı öğretiyorlar, zaten bizi ota çevirdiler, anlam, manlam hak getire, sen bize masal mı anlatıyorsun diyebilirler. Diyebilirler, çünkü haklıdırlar. Niye mi haklıdırlar… Hani ben hocayım ya eğitimin durumunu da biliyorum ya o yüzden haklıdırlar. Felsefe, bilim, sanat olmayınca; anlamın ruhuna El Fatiha.

Anlamın ruhuna El Fatiha ise, bizi niye yoruyorsun hocam dediğinizi duyar gibi oldum.

Sevgili okur anlamın ruhuna El Fatiha dedik. Sizlerin ruhuna değil.

Bir öğretmenin en birincil görevi sadece öğrencilerini değil tüm toplumu aydınlatmak ve aydınlattığı insanlara rehberlik etmektir. Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk: öğretmenlere şöyle sesleniyor; "Cumhuriyet; sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister." Ben de Atatürk’ümüzün ışığında ilerlemek isteyen bir Cumhuriyet Öğretmeni olduğuma göre, sizlerin ruhlarına felsefenin, bilimin ve sanatın aydınlık ışığını yaymalıyım ki; sizlere karşı olan vazifemi yerine getirebileyim. Böylece hakikat-anlam olmadan hiçbir şeyin güzelleşemeyeceğini sizlere hatırlatabileyim.

Nasıl bakarsan öyle görürsün, nasıl görürsen öyle düşünürsün, nasıl düşünürsen öyle yaşarsın mottosu bize bir dur da bir kendine bak diyor. Hayatından hakikati, anlamı çıkarırsan ne bahçesinde yeşerebileceğin bir kültür ne de güzellik kalır…Benden söylemesi…

İşte tam da bu noktada kendimize soralım, benim gözlerim hangi hakikat-anlam, hangi kültür ve hangi güzellik penceresinden bakıyor ve ne görüyor?

Güzellik de neymiş? Yoksa bizim kendi hakikat-anlam anlayışımızdan beslenen kültürel normlarımızın sembolik temsilleri miymiş?

Hakikaten güzellik de neymiş?

Konuşmaya devam edeceğiz.

Kalın sağlıcakla.

Bir daha ki buluşmamıza kadar, şimdilik hoşça kalın, şu an ve her zaman, sanatla nefes alın, sanatla kalın.