Dostlarınızla sohbet ederken, akademik bir yazı kaleme alırken ya da size yakın bir siyasi geleneğin sorunlarını masaya yatırırken hakikati açık yüreklilikle dile getirebilirsiniz. Nerede hata yapıldığını, hangi sınırların aşıldığını, sorunların hangi köklerden beslendiğini söylersiniz.
Fakat kişisel hikâyenizin akışı değiştiğinde, zaman geçtiğinde ya da konumunuz başka bir aşamaya evrildiğinde, geçmişteki “siz”i orada bırakabilirsiniz. Sanki hiç konuşmamış, hiç yazmamış, kaleminizin mürekkebi kâğıda hiç bulaşmamış gibi…
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in okullarda uygulanan Ramazan Etkinlikleri Genelgesi’ne yönelik eleştirilere verdiği yanıtları okudunuz mu? Bakan, yapılan eleştirileri “anlamadığını” söylüyor. “Nasıl olabilir bu tür yaklaşımlar, anlaşılır gibi değil” kabilinden ifadeler kullanıyor.
Oysa ortada sisli bir hava yok. Eleştiriler iki temel eksende yükseliyor:
Birincisi, laiklik ekseni.
Yaşanan durumdan rahatsız olan kesimler, devlet ile din arasındaki mesafeyi hatırlatıyor. Devlet bu mesafeyi ihlal ettikçe toplumun bütününün zarar göreceğini söylüyor. Nitekim tarih bunun örnekleriyle dolu. Afganistan’da yaşananlar da bu gerçeğin güncel bir tezahürü.
İkincisi, dinin araçsallaştırılması meselesi.
Din neye araç ediliyor? Paraya, ticarete, siyasete, makama… Dini metinler kürsülere çıkarılıyor, ayetler politik söylemin parçası hâline getiriliyor, kutsallar siyasi çıkarların savaş alanına sürülüyor.
Sıffîn’da mızrakların ucuna takılan Kur’an sayfaları da tam olarak bunu anlatıyordu. Duymak isteyen için tarihsel bir çığlıktı o sayfalar.
Ne diyorduk?
Bakan Yusuf Tekin, genelgeye getirilen eleştirileri anlamadığını söylüyor. Oysa bir zamanlar kendisi, din–siyaset ilişkisini akademik bir çerçevede kaleme almış; bu topraklarda dinin siyasetin aracı hâline getirildiğini çarpıcı örneklerle anlatmıştı.
Yusuf Tekin’in o makalesinin adı şuydu: “Türk Demokrasisi Tarihinin Vazgeçilmez Unsuru: Din (İslam) Siyaset İlişkisi.”
Makalesine şu cümleyle başlıyor Tekin
“Din sadece ülkemizde değil tüm dünyada, tarih boyunca siyaseti etkileyen hatta belirleyen ana dinamiklerden birisi olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.”
Devam eden satırlarda “Bu süreç” diyordu Tekin, “içinde bazen siyasal tezleri meşrulaştıran bir araç, bazen Türkiye' de olduğu gibi demokratik siyasal yaşamın kesintiye uğratılması için bir gerekçe, bazen demokrasiyi önceleyen ve içinde barındıran bir unsur, bazen de demokrasi ile karşı karşıya bir cephe”.
Tekin’e göre iktidarlar, tarihsel süreç içerisinde dine farklı biçimlerde yaklaşmış; onu siyasal bir enstrüman olarak kullanmış ve meşruiyet devşirmiştir. Bir başka deyişle, dini siyasi araç olarak görmek ve kullanmak belirli dönemlerde olağanlaştırılmıştır.
Peki, bu araçsallaştırmanın motivasyonu nedir?
Tekin bu soruya da makalesinde cevap veriyor:
Birlikte okuyalım: “Kimi siyasi gruplar dini hassasiyetlerini temsil ettiği insanlar adına dile getirirken, bir kısmı salt oy kaygısı ile dini unsurlara vurgu yapmakta, bir kısmı da benzer gerekçelerle dine karşı muhalif bir tutum sergilemekte, sonuçta dini siyasetin bir aracı olarak kullanmaktadır.”
Ve bir yerde şu çarpıcı tespiti yapıyor Bakan Tekin:
“…Tüm siyasal partilerin gerektiğinde, ihtiyaç duyulduğunda dini argümanları ve söylemleri kullandığı bilinen bir gerçektir.”
Şu tarihi ifadeler yine kendisine ait:
“İslam dininin bir siyaset malzemesi hâline gelmesi kuşkusuz salt bugüne ait bir durum değildir. Türk demokrasi tarihinde siyasi partilerin var olmaya başladığı zamandan itibaren İslam ve Müslümanlar politik arenanın önemli araçlarından biri olagelmiştir.”
Şimdi Ramazan Etkinlikleri Genelgesi’ne geri dönelim.
Eleştiriler, okullar üzerinden dinin araçsallaştırıldığını ve laiklik ilkesinin zedelendiğini söylüyor. Fakat sanki tarih boyunca böyle örnekler yaşanmamış, kalemler din istismarını hiç yazmamış gibi bir tavırla bu kaygılar görmezden geliniyor. Üstelik bu konuda kalemi kağıtla buluşturan isimlerden biri de Bakan Tekin değilmiş gibi.
Başka tarihi bir hatırlatma yapalım.
2004 yılında Recep Tayyip Erdoğan, İskele Sancak programında şu ifadeleri kullanmıştı:
“ Ülkemizde de maalesef dinin istismarına açık yöntemlerle siyaset yapıldı. Ve bunlara maalesef göz yumuldu. Hatta biz de zaman zaman belki bunun hatasına düştük. Bu hatayı belki bizde yapmış olduk.”
Yoruma gerek yok sanırım.
Şimdi gelelim bugüne.
Kürsülerde havaya kaldırılan Kur’an’dan, faiz-nass söylemine, Kılıçdaroğlu’nun inancını sorgulayan ifadelerden, mezheplerin altını çizen açıklamalara kadar AKP siyasetinin din ile kurduğu ilişki, tıpkı Tekin’in makalesinde yer verdiği örnekler kadar çarpıcıdır.
Profesör Tekin, bugün yürütülen siyasetin bir parçası olduğu için bu itirazları “anlaşılmaz” buluyor olabilir. Ancak tarih, konjonktüre göre eğilip bükülmez; akademik metinler iktidar değişince yok sayılmaz. Dinin siyasallaştırılmasına dair uyarılar dün doğruysa bugün de doğrudur. Kendi söylemleriyle yazdıklarını inkâr etmek, hakikati ortadan kaldırmaz. O hakikat hâlâ oradadır. Ve bazen insanın yüzleşmesi gereken en sert gerçek, aynada gördüğüdür.
Çok Okunanlar
BOP’un değil İran’ın yanında duralım!..
Savaşın gölgesinde İran ve kültürel miras
Yusuf Tekin yazdığı makaleyi hatırlıyor mu?
Asena Keskinci Jasmine dizisindeki sahnelerle ilgili ilk kez konuştu
İncirlik’ten yayın şimdi mi suç oldu?
ABD, İran uçakları ve İHA'ların vurulduğu görüntüleri paylaştı
İran’dan ABD uçak gemisine füze saldırısı
ABD destekli İsrail-İran savaşında üçüncü gün
İran destekli akademik kariyer planı olanlara tavsiye
Ece Ronay’ın Türk Silahlı Kuvvetleri paylaşımına soruşturma açıldı