Kerbela katliamını başka bir yerden tartışmak mümkün mü?
Mesela katliamın faillerini yalnızca birkaç isimde değil, daha geniş, daha kolektif bir zeminde aramak?
Fiile odaklanırken, o fiili mümkün kılan uzun süreci; suskunlukları, biatları, korkuları ve çıkar ilişkilerini yeniden düşünmek?
Tarihin açığa çıkardığı hakikatin izini sürmek; Yezid’i konuşurken, onu iktidara taşıyan toplumsal ve siyasal zemini unutmamak…
Çünkü Kerbela, yalnızca bir günün, bir çölün ve birkaç kılıcın hikâyesi değildir.
Merceği o günlere çevirelim.
Muaviye, oğlunu tahta hazırlarken yalnızca bir iktidar devri yapmadı; bir zihniyet inşa etti. Şehirlere elçiler gönderildi, propaganda örgütlendi, itiraz edebilecek isimler ya satın alındı ya susturuldu.
Yedi yıl sürdü bu hazırlık.
Yedi yıl boyunca bir toplum adım adım dönüştürüldü.
Kimileri rüşvetle sustu.
Kimileri korkudan.
Kimileri “düzen bozulmasın” diyerek.
Kimileri de hiçbir şey olmuyormuş gibi davranarak.
İşte o suskunluk, o görmezlik, o “bana dokunmayan yılan” hali…
Asıl failin kendisiydi.
Bir toplumun konuşmayan dili, görmeyen gözü, işitmeyen kulağı Yezid’i var etti.
Saltanat bir gecede kurulmadı.
Zulüm bir anda inşa edilmedi.
Oligarşi sabaha karşı doğmadı.
Hepsi, yıllar süren küçük kabullerin, küçük susuşların, küçük ihanetlerin toplamıydı.
Kerbela daha yaşanmadan başlamıştı aslında.
Çünkü utanç, kılıç çekildiğinde değil; kılıç çekileceği bilindiği halde susulduğunda başlar.
On binlerce insanın açık ya da örtük kabulüyle Yezid halife oldu.
Herkes neyin geldiğini biliyordu.
Kim Ali’ye lanet okutulduğunu bilmiyordu!
Kim dinin nasıl araçsallaştırıldığını görmüyordu!
Kim devletin nasıl bir hanedan mülküne dönüştüğünden habersizdi!
Diyelim ki bazıları bilmiyordu.
O zaman cehalet değil, ilgisizlik, duyarsızlık, kayıtsızlıktır suç.
Bilmemek değil, bilmemeyi tercih etmektir.
Ve bu da en az bilip susmak kadar ağırdır.
Bu yüzden Kerbela’yı yalnızca bir “katliam” olarak okumak eksiktir.
O, uzun bir siyasal sürecin kaçınılmaz sonucudur.
Bir zihniyetin, bir iktidar biçiminin ve bir toplum halinin aynasıdır.
Bugüne gelelim.
Eğer mesele yalnızca Yezid olsaydı, tarih çoktan kapanmış bir dosyadan ibaret olurdu.
Ama mesele Yezid değil—Yezid’i mümkün kılan düzendir.
Görüyoruz ki bu düzen bir şekilde kendini yeniden ve yeniden var ediyor.
Yüzler değişiyor
İktidarlar değişiyor.
Coğrafyalar değişiyor.
Ama aynı zihniyet, farklı kılıklar altında yaşamaya devam ediyor.
Ve daha acısı:
Devrin Yezidlerini iktidara taşıyan kitleler de benzer biçimde karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Tarih bu haliyle hiç ilerlemiyor sanki.
Ne ders alınıyor, ne yaşananlardan bir sonuç çıkarılıyor ne de geçmişe dönük eleştirel bir yaklaşım benimseniyor.
Böyle olunca suçun kolektif yüzü hiç eskimiyor, o yüz hiç çekilmiyor sahneden.
Peki, tüm bu siyasal gelişmeler aynı şekilde devam ederse ne olacak?
Bitmeyecek Kerbelalar,
Dahası,
Yarın bir Kerbela daha yaşanırsa,
o çöl çok uzak bir yerde olmayacak.
Tam ortasında duruyor olacağız.
Çok Okunanlar
Hulusi Akar’ı 'ürküten' albay kimler için 'FETÖ’cü ve sahtekâr' dedi?
Özgür Özel'in Burcu Köksal sözleri ortaya çıktı
İkinci tur senaryolarının hepsinde geride
İktidar kulislerinde 'çözüm' süreci kulisi
Sefalet Endeksi'nde zirveye yakın Türkiye: Sorun geçici mi yapısal mı?
Teşekkürler Melih Gökçek teşekkürler Mansur Yavaş
Akın Gürlek, Erdoğan'ın telefon görüşmelerini dinliyormuş ona yalan atmış
Genç kadın durakta tacizciyi saniye saniye kaydetti
'Tecahül' yazısı: 'Aslan sosyal demokratlar' ve Oskar Lafontaine
Butlan kararı için tarih verdi