Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Kuyulardan yükselen sessizlik: Dargeçit’in kayıp çocukları

O yıl ülkemin farklı farklı yerlerinden acı haberler peş peşe geliyor, gazete manşetleri akan kanı yazıyordu.

 1995 yılından bahsediyorum. 

Gelin şimdi o yıla ve Mardin’e doğru bir yolculuğa çıkalım. 

O sene Mardin Dargeçit’te iki öğretmenin ve korucubaşının oğlunun PKK tarafından öldürüldüğü haberi üzerine 29 Ekim 1995'te yapılan operasyonda yedi kişi gözaltına alınır.

Gözaltına alınan isimlerden Davut Altınkaynak 12, Seyhan Doğan 13 ve kardeşi Hazni Doğan 11 yaşındaydı.  Hazni Doğan sonrasında o günü şöyle anlatacaktır: "Bizi gözaltına aldıklarında, askerler beni döverek panzere bindirdi; ağabeyim 'o daha küçük bir çocuk, vurmayın' dedi. Beni döven asker, postalını ayağından çıkardı ve 13 yaşında bir çocuk olan abimin yanaklarına postalıyla vurmaya başladı. Gözlerinden kuru kuru yaş geliyordu ama ağlamadı. Bize yaşattıkları o vahşetten sonra bir daha hiç ağlayamadım…"

Hazni Doğan gözaltına alındıktan bir hafta sonra serbest kalır ama vücudunda darp izleri vardır. Bunun üzerine anne Asya Doğan, soluğu savcılıkta alır. Oğluna işkence yapıldığını söyleyerek şikayetçi olur. Ayrıca diğer oğlu Seyhan’dan da haber yoktur, akıbetini öğrenmek ister. Anne dilekçesine yanıt alamayınca, oğlunun gözaltında kaybolduğunu söyler. Bunun üzerine anne de ifade etmiş olduğu sözler nedeniyle gözaltına alınır.  

Hazni, annesinin sonunu şu sözlerle özetliyordu: "Annemi o soğuk nezarette 30 gün tuttular. Ciğerleri orada hasar gördü, 58 yaşında ölmesine de bu sebep oldu."

Seyhan Doğan nerededir peki? 

Bu sorunun cevabı, yıllar süren bir karanlığın ardından sızacaktı. Süleyman Seyhan’ın cesedi, dört ay sonra bir telefon ihbarıyla; elleri arkadan bağlı, başı gövdesinden ayrılmış halde bir kuyunun dibinde bulundu. İddiaya göre ihbarı yapan kişi, vicdanına yenik düşen Uzman Çavuş Bilal Batırır’dı. Ancak Batırır da bu "bilgi"nin bedelini ağır ödedi, iddialara göre bir kalorifer kazanında yakılarak yok edildi.

Saatler sanki suç, vahşet, utanç ve acıyı gösteriyordu.

2009 yılında dosyalar yeniden açıldı. Çünkü toprağın altından artık taş değil, insan kemikleri çıkıyordu. 2012-2015 yılları arasındaki kazılarda vahşet, tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıktı. Seyhan Doğan ve kuzeni Mehmet Emin Aslan’ın kemikleri bir bağ evinde, Abdurrahman Olcay ve Abdurrahman Coşkun’un kemikleri ise bir kuyunun dibinde bulundu. 12 yaşındaki Davut Altınkaynak’ın kalıntıları Dicle Nehri kenarındaki harabelerde, 16 yaşındaki Nedim Akyön’ün kemikleriyle yan yana duruyordu.

Hazni Doğan, "Seyhan’ın bir yanına annemi, diğer yanına babamı gömdük” diyordu. "Bu olay sadece kardeşimi değil, çocukluğumu ve tüm hayatımı elimden aldı."

Şimdi söz yargının. 

Şimdi, hesap zamanıydı.

Adalet şimdi değilse ne zaman konuşacaktı?

Buna ilişkin iddianame 24 Aralık 2014'te Midyat Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlandı. Dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı başta olmak üzere pek çok isim hakkında "Taammüden öldürme”den dava açıldı. Güvenlik önlemleri gerekçe gösterilerek dava önce Adıyaman’a ardından da Ankara 5'inci Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi.  Lakin Ankara’daki mahkeme yargılamayı kabul etmiyordu. Bunun üzerine Yargıtay davanın yeniden Adıyaman’da görülmesine karar verdi. 

Beklenen adalet ise bir türlü gelmiyordu.

Ailelerin avukatı Erdal Kuzu, mahkeme kürsüsünden haykırıyordu: 

"Cenazeleri kendi imkânlarımızla bulduk. Mağdurlar arasında ayrım yapıyorsunuz. Dünyanın hiçbir yerinde 12 yaşındaki bir çocuğu katledenler cezasız bırakılamaz!"

Sonuç mu?

Dava yıllarca sürer ama katilleri bulmak adına bir arpa boyu yol alınamaz. Mağdur ailelerin avukatlarına göre ortada pek çok kanıt vardır ama iddia makamı aynı görüşte değildir. Nihai olarak takvim yaprakları 2022 yılını gösterdiğinde tüm sanıklar “kasten öldürme” suçlamasına rağmen beraat eder. Akabinde yapılan istinaf başvurusu da sonuçsuz kalır. 2025 yılında zamanaşımı da dolar. Zaman da hükmünü yitirmiştir artık.

Peki, şimdi Dargeçit dosyası kapatılmış mı oldu?

Hayır!

Bugün; o kuyuların ağzı betonla kapatılmış, mahkeme salonlarının ışıkları sönmüş, dosyalar tozlu raflarda yerini almış olabilir. Ancak zamanın unutturma gücü, hakikatin ışığı karşısında daima mağlup olur.

Hukuk; "zamanaşımı" diyerek aradan çekildiğinde, geriye sadece o devasa ve soğuk boşluk kalır. O boşlukta ne beraat kararlarının mührü ne de resmi evrakların soğuk dili yankılanır. 

Belki de en büyük yanılgımız buydu: Adaleti sadece kürsülerden beklemek. Oysa adalet, Dicle’nin kenarında bir harabede, bir bağ evinin avlusunda ya da karanlık bir kuyunun dibinde, o kemiklerin bulunduğu an tecelli etmişti. Toprak; saklamayı reddettiği her kemikle kendi hükmünü verdi, gerçeği kusarak sessizliği bozdu.

Şimdi Dargeçit’te rüzgâr estiğinde, sadece toz kalkmıyor; anlatılmamış hikâyeler, yarım kalmış çocukluklar ve bir türlü gelmeyen o sabahın uğultusu duyuluyor. Katiller aramızda yürüyor, hayat akıyor olabilir. Ama o sessiz çığlık, vicdanın en kuytu köşesinde yankılanmaya devam edecek.Toprak altına gömülen suçlar ölmez sadece doğru zamanı bekler.

Çünkü tarih, suçluların beraatını değil, çocukların ahını kaydeder. O kuyu ne kadar derin olursa olsun, gerçeğin ışığı karanlığa bir gün mutlaka son verecektir. 

Çünkü o ışık şunu soracaktır bize, hepimize: Bir çocuk, neden sadece bir avuç kemik olarak döner evine?