Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Sabahattin Ali'yi kim öldürdü?

“Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lânet olsun...”

Sabahattin Ali/Markopaşa 10 Mart 1947.

Sabahattin Ali yukarıdaki satırları kaleme aldıktan bir yıl sonra ciddi biçimde yurt dışına çıkma planları yapar. Kimilerine göre ülkenin Gorki’si olarak nitelendirilen yazara reva görülen hapisler, baskılar olmuştur çünkü. Zekeriya Sertel’in anlattıklarına göre özellikle son yıllarda uğradığı polis takibinden ve maruz kaldığı baskılardan bıkıp usanmış ve hatta bir şey yazamaz hale gelmiştir.

Tam da bu sebepten Üsküdar Paşakapısı Cezaevinden tanıştığı Berber Hasan’ın yönlendirmesi ile eski bir asker olan Ali Ertekin’le Bulgaristan sınırına doğru yol almaya başlar. Sınırı geçtikten sonra Avrupa’ya gidecektir. Takvim yaprakları 1948 yılının Mart ayının son günlerini göstermektedir. Fakat işler yolunda gitmez, dahası yazar son günlerini yaşamaktadır. Bugün bile ölüm tarihi net olarak bilinmemekle birlikte, aynı yılın nisanının ikisinde aramızdan ayrılır. Henüz 41 yaşındadır. Cesedi (olduğu da tartışmalı) yaklaşık iki buçuk ay sonra bir çoban tarafından Kırklareli sınırları içerisindeki Istıranca ormanlarında bulunur. Fakat akabinde yazarın cansız bedeni adeta bulunmamak üzere tekrar gömülür. Onun için bugün bile bir mezarı yoktur.

Peki, Sabahattin Ali’yi kim öldürmüştür? 

Bazı soruların cevabı, yanıtlar ortada gözüktüğü halde o kadar kolay değildir. Daha doğrusu birilerinin yanıt diye karşımıza çıkardıkları cevaplar, hakikati değil karanlığın gerçek yüzünü ortaya koyuyor olabilir.

Sabahattin Ali’nin katili de işte o karanlık yüzlerden biridir.

Gazeteci yazar Gökçer Tahincioğlu’nun araştırmalarına göre katil, cinayetten altı ay sonra kendiliğinden gelip cinayeti anlatmaya başlar. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ile ilgili haberler ise ancak 1949 yılının Ocak ayından basına düşer. 

Cinayeti işlediğini öne süren Ali Ertekin “milli hislerle” bunu yaptığını belirtir. Anlattıklarına göre Sabahattin Ali sınırı geçtikten sonra Rusya’ya gidecek akabinde tekrar Türkiye’ye dönüp komünist bir devrim gerçekleştirecekmiş. İşte bütün bunları kendisini sınırdan geçirmek üzere yola çıkan Ali Ertekin’e anlatmış yazar. O da bundan tahrik olmuş. İnanması güç olan bir hikayeye dönemin yargıçları inanmış olacak ki katil Ali Ertekin yalnızca dört yıl hapis cezası alır. Zira ortada bir “tahrik” vardır...! Türkiye’nin en değerli yazar ve aydınlarından birinin canına kıyıyorsunuz ve aldığınız ceza yalnızca dört yıl. Dahası var: Çıkarılan bir afla sadece birkaç ay ceza yatıp hapisten çıkar Ali Ertekin.

Yukarıda ifade ettiğimiz soruyu yinelemek şimdi daha anlamlı sanırım: Sahi Sabahattin Ali’yi kim öldürdü?

Katil Ali Ertekin’in geçmişte silah çaldığı gerekçesiyle ordudan atıldığını biliyoruz. Yine aynı kişinin o günkü adıyla Milli Emniyetten para alıp muhbirlik yaptığı da tarihi bilgiler arasında. Kendisinin deyimiyle “milli his” duygularının arkasında işte bu gerçeklik var. Dedik ya fail diye sunulan büyük bir karanlıktır bazen. Ali Ertekin yarattığı bu karanlıkla cinayetten sonra yaklaşık 40 yıl daha yaşadı.  

Asgari bir vicdanın duyacağı derin bir sızıdır bu.

Sivas’ta katledilen Asım Bezirci, o sızıya dair ilk baskısı 1972 yılında yayımlanan “Sabahattin Ali” kitabında şöyle der: “Ali Ertekin şimdi Kadıköy’de Anadoluhisarı Yenimahalle’de Göksu Deresi’nin yanında çevresi güllerle kaplı, pembe boyalı, iki katlı, telefonlu, şirin bir evde oturmaktadır. 

1947’den 1965’e kadar hiçbir eseri yayımlanmayan Sabahattin Ali’nin ise hala bir mezarı bile yoktur…”

O zaman cinayetin karanlığı ile bir kez daha yüzleşme vaktidir. 

Katile reva görülen hapis değil adeta bir ödüldür.

Cinayete “tahrik” diyerek yapılan indirim, yazara düşmanca bir tavır, katile ise “dostça” bir mesajdır. 

Onun için fail burada yalnız değildir; dahası fail, fail olmayabilir. 

Nasıl mı?

Rasih Nuri İleri, 12 Mart 1971 döneminde Selimiye Askeri Cezaevinde yatan Kurmay Yarbay Talat Turhan’dan Sabahattin Ali’nin Emniyette öldürüldüğünü duyar. Bunun üzerine iki yazı yazar. Vardığı sonuçlar şöyledir:

“1-Sabahattin Ali Bulgar sınırında Ali Ertekin tarafından öldürülmedi.

2-Elimizdeki belirtilere göre, sınırı geçtiği sandığı bir anda Milli Emniyet tarafından yakalandı.

3-Kırkaleri Emniyet Müdürlüğünde, sorgu sırasında işkence edilirken öldürüldü.

4-Mart 1948’in son günleri ile Nisan 1948’in ilk haftası arasında vuku bulan bu cinayet kendisi ile birlikte kaçmak isteyen iki kişiyi yakalayabilmek için gizlendi, ceset sınır civarında bırakıldı ve orada köylüler tarafında bulundu. Milli Emniyet ajanı Ali Ertekin bu kez katil rolünü üstlendi, bu sıfatla kendisini yakalattı.”

1990 yılında Uğur Mumcu da şu açıklamayı yapar: “Ben de olayın bu yorumunu hem Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan’dan hem de onun arkadaşı Adnan Çakmak’tan (Fevzi Çakmak’ın yeğeni) dinlemiştim. 1973 yılında Ankara’da bir akşam Adnan Çakmak bu öyküyü uzun uzun anlatmıştı.”

Yine 1978 yılında Avukat Mehmet Ali Cimcoz, Sabahattin Ali cinayetiyle ilgili Kemal Bayram’a çok çarpıcı açıklamalarda bulunur. Sabahattin Ali’nin öldürülmesini soruşturan Komünist Masası Şefi Parmaksız Hamdi adıyla bilinen Hamdi  Özdemir,  Avukat Cimcoz’a ölüm emrini veren kişinin adını söylemiştir. Aralarındaki konuşma şöyle geçer:

-Parmaksız Hamdi’ye sordum. Peki, kimler onu öldüren?

-O hepimizin tanıdığı bir adam. İsmini söyleyemeyeceğim, mazur görün. ‘Hamdi Bey, Allah ona çektirecek’ dedi.

Hıfzı Topuz da “Eski Dostlar” isimli kitabında bu olaya yer verir ama isim vermekten kaçınır. Yaptığı bir konuşmada ise Nihat Erim’in de adını kullanarak şunları söyler: “Nihat Erim öldükten sonra Mehmet Ali ile Parmaksız ahbap olur.  Parmaksız, Mehmet Ali’ye cinayeti polisin değil Milli Emniyetin işlediğini söyler. Cinayet emrini veren kişinin de gazeteci yazar kimliğiyle de bilinen, partinin üst düzey isimlerinden biri olduğunu söyler. Bu kişinin feci bir şekilde öldüğünü de sözlerine ekler.” 

Yüreği ezilenlerden, yoksullardan atan bir kalbi kim niye durdurmak ister? Kim niye Istıranca Dağlarını yazara mezar eder peki? Ali Ertekin ismini bir yana bırakırsak, bu cinayete dair sormamız gereken asıl sorular bunlar bence.

Unutmamak gerekir ki Sabahattin Ali politik kimliği olan ve yıllarca bundan dolayı baskı gören, zindanlara hapsedilen bir isimdi. Yaşadığı acılara Aydın, Konya, Sinop, İstanbul mahpusları tanıktır. Yakın arkadaşları, dostları, yoldaşları tanıktır.

Yazar kendini bir anda sınır kapılarında bulmadı. Ülkeye dair umudunu, inancını bir anda yitirmedi. Vatan hainliği ile itham edildi, hakkında linç kampanyaları düzenlendi, çalıştığı dergiler susturuldu, kapatıldı hatta ve hatta Bakanlar Kurulu kararıyla kitapları toplatıldı. 

Daha yaşarken yazara adeta yaşam hakkı tanınmadı; “yaşayacaksan fikirlerini, düşüncelerini, mücadeleni öldüreceksin” denildi. Aksi halde olacaklar belliydi. Tarihin kara kaplı defteri söylüyordu yaşanacakları.

Bu yanıyla Sabahattin Ali cinayeti bir failler topluluğu olarak işlenmiştir. Yazara yönelik her düşmanca tavır, her haksız-hukuksuz yargı kararı, kayda geçen her linç girişimi, politik baskılar bu cinayetin hazırlayıcısı olarak rol üstlenmiştir. Çünkü siyasi cinayetler bir anda işlenmez, yere düşen cansız bedenlerin arkasında onları gün gün ölüme götüren katiller topluluğu yatar. 

Sabahattin Ali’yi öldüren karanlık, bir sınır boyunda anlık bir öfke değil masa başında çizilmiş, soğukkanlılıkla uygulanmış bir plandı. Bu planın mürekkebi istihbarat odalarında kuruldu, imzası siyasetin gölgesinde atıldı.

Dosyalar kapatıldı, ifadeler eğilip büküldü, bir katil yaratıldı ve gerçek, devletin derin çekmecelerine kilitlendi. Çünkü bazı cinayetler çözülmek için değil, örtülmek için vardır.

O yüzden mesele tek başına bir fail meselesi değildir. Mesele, faili üreten, koruyan ve ödüllendiren aklın ta kendisidir.