Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,6907
Dolar
Arrow
44,8383
İngiliz Sterlini
Arrow
59,4287
Altın
Arrow
6325,3249
BIST
Arrow
10.729

Barış planı mı, psikolojik operasyon mu?

Ortadoğu’da “barış” kelimesi telaffuz edildiği zaman, hayatı dış politikayla harman olan kim varsa, ilk önce metnin kendisinden çok o metnin nasıl ortaya çıktığına dikkat eder.

Bu coğrafyada yürütülen diplomaside çoğunlukla usul öne çıkarılır, muhteviyat bir miktar arka plana atılır. 

Siz buna, ahaliye satma, pazarlama stratejisi de diyebilirsiniz.

Aslında iki gündür tartıştığımız, ABD’nin İran’a sunduğu söylenen 15 maddelik plan da tam olarak böyle bir dosya.

Muhteviyatı yani maddeleri kadar, basına sızdırılma şekli de anlamlı.

Zira bu plan, resmi bir diplomatik metin olarak açıklanmadı. Önce ABD basınına servis edildi. Ardından bölgede yankı buldu.

Çatışmaların en sıcak anında, bütün dünya nefesini tuttu, çıkan bu haberleri anlamaya, anlamlandırmaya çalıştı.

Planın ana çerçevesini kamuoyuna taşıyan ilk kaynakların The Wall Street Journal ve The New York Times olmasına kuvvetle vurgu yapalım.

Sonrasında İsrail basını ve Körfez merkezli medya bu bilgileri hızla dolaşıma soktu. Mesele sosyal medyada iyice köpürtüldü, neredeyse fikir beyan etmeyen kimse kalmadı.

Böylesine kritik haber hele ki The New York Times'ta çıkıyorsa burada durup düşünmek sonra da şu soruyu sormak lazım. Bu gerçekten bir sızıntı mı, yoksa belli bir amaca yönelik kontrollü servis mi?

Ya da ortada gerçekten bir bilgi sızıntısı mı var, yoksa ayrıntısıyla düşünülüp planlanmış bir psikolojik operasyon mu yapılıyor.

Eğri oturup doğru konuşalım, uluslararası ilişkilerde “sızıntı” çoğu zaman saf bir bilgi verme değildir. Aksine bu, kelimenin tam anlamıyla planlı bir iletişim stratejisidir.  Washington'daki oyun kurucular da bu stratejiyi çok iyi uygular.

Özellikle ABD gibi küresel güçler söz konusu olduğunda, basına düşen her kritik metnin bir zamanlaması, hedef kitlesi ve amacı vardır.

Bu planın da benzer bir mekanizma ile dolaşıma sokulduğu çok açık.

Yani, resmi açıklama yok ama detaylı maddeler var, tam anlamıyla bir doğrulama yok ama güçlü kaynaklara dayandırılıyor.

Klasik bir nabız yoklama...

Aslında Washington, bu yöntemle birkaç şeyi aynı anda test etmiş oldu.

İran’ın ilk refleksi ne olacak?

Uluslararası kamuoyu nasıl tepki verecek?

Müttefikler bu çerçeveyi kabul edecek mi?

Yani ortada sadece bir plan yok; planın kendisi kadar önemli olan bir iletişim mühendisliği var.

Donald Trump'a dönelim.

Siyaset tarzı çoğu zaman “doğaçlama” gibi sunulsa da aslında bir çizgisi var. Belirsizlik üretiyor, baskıyı arttırıyor ardından kendi zihnindeki çözümü ortaya atıyor.

Yani abuk subuk açıklamalarına bakarak, hemen delidir, ne yapsa yeridir filan demeyelim.

Devam edersek; bu planın sızdırılma biçiminin bu stratejiyle örtüştüğünü söyleyebiliriz. 

Önce kriz derinleştirildi. Sonra askeri seçenekler gündemde tutuldu. Ardından “barış planı” basına servis edildi.

Diplomasiden çok algı yönetimi sürecinin içinde olduğumuz çok belli.

Sızdırılan maddelere baktığımızda, İran’ın üç temel gücünün hedef alındığını görüyoruz:

Nükleer kapasitesi, füze programı ve bölgesel etkisi.

Bu üç başlık, İran’ın caydırıcılık sisteminin omurgası. Dolayısıyla bunun, teknik bir anlaşmadan çok daha fazlası olduğunu söylememiz mümkün.

Lafı dolandırmayalım, Trump, İran gibi bir devletin stratejik karakterini yeniden yazmanın derdine düşmüş vaziyette. Çin'e giden petrolün vanasını böyle kontrol edeceğini düşünüyor olmalı.

Ama burada kritik bir ayrıntı var:

Bu maddeler ilk kez konuşulmuyor. Daha önce de benzer talepler gündeme geldi. Ancak bu kez fark, söz konusu taleplerin bir “barış planı” etiketiyle ortaya atılması.

Trump döneminde ABD dış politikasının dili değişti ama hedefi değişmedi. Eskiden, ülkeler işgal edilir, rejim değiştirilir, ABD'nin çıkarlarına hizmet edecek yeni düzen kurulurdu.

Bugün ise önce baskı geliyor, hedef ülke halkının siyasi davranışı değiştiriliyor ve sistem içine çekiliyor.

İran planı, bunun somut örneği.

ABD, İran’ı yıkmak istemiyor, bütün derdi onu dönüştürmek! Ama mesele bu dönüşümün, eşitler arası bir müzakere ile değil kuvvetli olanın kuralları belirlediği bir süreç içinde yürütülmek istenmesi.

Planın basına düşme zamanlaması da dikkat çekici.

Sahada gerilim yükselmişken, İran füzeleri İsrail'in can damarlarını vuruyorken, bölgede tansiyon zirveye çıkmışken; tam bu noktada “barış planı” gündeme geliyor. Bunun, krizi kullanarak pozisyon alma gayreti olduğu aşikar.

Gelin yakın gözlüğümüzü takalım ve muhtemel ihtimaliyat planlamalarına bir bakalım.

Bu planın uygulanması halinde ortaya çıkacak tabloyu doğru okumak gerekiyor.

Iran zayıflarsa, İsrail kendisini daha güvenli hissedecek, Ortadoğu'da tabiri caiz ise köpeksiz köyde çomaksız gezer gibi rahat hareket edebilecek, nüfuz alanını genişletecek.

Körfez ülkeleri rahatlayacak, Irak ve Suriye'de kuvvet dengeleri farklılaşacak.

Peki bu tablo, bölgeye barış mı getirir?

Yoksa sadece güç dağılımını mı değiştirir?

Ortadoğu’da dengeler değiştiğinde, çoğu zaman istikrar değil; yeni gerilim hatları ortaya çıkıyor. Yakın tarih bunun örnekleri ile dolu. Bu sebeple aklı başında olan hiç kimse İran'ın jeopolitik bir karadelik haline gelmesini istemez.

Bu süreçte Türkiye’nin pozisyonu da son derece kritik. Ankara, bu planın dışında kalamaz. Ama içinde nasıl yer alacağına dair bir tahmin yürütmek bugün için pek mümkün değil.

İktidarın ABD ile olan ilişkisi, İran ile komşuluk bağları, enerji bağımlılıkları, bölgesel güvenlik filan, hepsi aynı anda bu çok bilinmeyenli denkleme giriyor.

Ama ana hatlarıyla bir cümle içinde ifade edecek olursak, Türkiye'deki iktidarın, başkasının yazdığı bir senaryoda, kendine biçilen rolü oynamak zorunda kalacak olması kuvvetle muhtemel diyebiliriz.

Diğer yandan, İran’ın plana verdiği sert tepki...Bu hiç şaşırtıcı değil.

Çünkü, nükleer kapasitesini ortadan kaldırıyor, füze gücünü sınırlıyor, bölgesel etkisini zayıflatıyor.  Bunlardan vazgeçmek, İran için sadece bir politika değişikliği olmaz. Bu, Tahran açısından aynı zamanda rejimin güvenliği meselesi.

Yazıyı bağlamadan önce planın aynı zamanda bölgeye verilmiş bir mesaj olduğunun da altını çizelim.

Hasılı kelam ABD, emperyalist zihniyetini daim kılacak kuralları değiştirmiyor sadece yöntemini güncelliyor. Bu gerçekten barış vadetmiyor, sadece daha sofistike bir tahakküm biçimini ortaya koyuyor, diyerek yazımızı noktalayalım.