Amerika ve İsrail'in İran'a saldırmasının üzerinden 12 gün geçti.
Sadece Ortadoğu'nun değil, tabiri caiz ise bütün dünyanın iliği kemiği yerinden oynadı. Ortada sadece savaşın getirdiği kan, gözyaşı, yıkım yok; petrol fiyatlarından dolayı piyasalar da alev alev.
Yani, bölgesel bir savaş, yarattığı etkiyle bütün dünyayı sallamaya başladı.
Savaşın maliyeti arttıkça işler Trump için de sarpa sarıyor. Artık, İran'ın Irak'a, Libya'ya ya da Suriye'ye hiç benzemediğini anlamış olması gerekir.
İran, iki üç haftalık hava saldırısıyla diz çöktürülecek bir ülke değil.
Bu nedenle, Washington'dakilerin kara harekatı için kafa yorduğu, hatta Pentagon’da planlamaların büyük ölçüde tamamlandığı yönünde haberler var.
Kim ne derse desin İran'a doğrudan bir kara harekâtı başlatmak son derece riskli bir seçenek.
Gerek coğrafyası, gerek nüfusu, gerek ordusunun büyüklüğü ve paramiliter güçleriyle kolay lokma olmadığını söyleyebiliriz.
Washington’dakiler bunun farkında.
Amerikan kamuoyu da...
Afganistan ve Irak’ta yaşananların ardından Amerikan kamuoyu yeni ve büyük bir kara savaşına sıcak bakmıyor, yapılan anketlerin gösterdiği bu. Çoluklarının, çocuklarının – kendilerini aslında hiç ilgilendirmeyen bir savaşta - ölüp, plastik bir ceset torbası içinde ülkesine dönmesini istemiyor.
Bu nedenle Trump ve avenesinin kara harekatı için başka seçenek arayışında olduğunu tahmin etmek zor değil.
Lafı uzatmadan soralım, bu seçeneklerden biri Türkiye olabilir mi?
Son günlerde yaşanan bazı gelişmelere dikkatle baktığımızda, Türkiye'nin yavaş yavaş NATO üzerinden yeni bir askeri gerilimin parçası haline getirilmeye çalışıldığını görüyoruz.
Mesela, İran'dan ateşlenen iki füzenin havada vurulduktan sonra, o füzeleri vuran mühimmatın parçalarının Türkiye'ye düşmesi... Sonrasında hem NATO'dan hem de Milli Savunma Bakanlığı'ndan yapılan açıklamalar!
Bunların pek alışılagelmiş türden olmadığını söyleyelim, Sanki, minareye kılıf uydurma gayreti içindeler.
On yıllardır Türkiye'nin terörle mücadelesine gözünü kapayan NATO, mesele Amerika'nın Ortadoğu'daki stratejik çıkarları olunca Türkiye'ye karşı fena halde aşka gelmiş gibi...
İttifakın sözcüleri çıktı, “Türkiye’ye yönelen bir füze daha önlendi. NATO, tüm müttefiklerini her türlü tehdide karşı savunmaya hazırdır” diye açıklama yaptı.
Cemaziyel evvelini bilmiyor olsak, gözlerimiz yaşaracak.
Gelin, bu cümlelerin satır aralarını iyi okuyalım.
Diplomasi diliyle NATO, olayın ardından kendi savunma kapasitesini ve ittifakın Türkiye’yi koruma iradesini vurgulamış oldu filan...
Ama aslında demek istiyor ki, İran'dan atılan füzelerin hedefi Kıbrıs'taki İngiliz üsleri mi, yoksa Girit'teki Amerika’da üssü mü; hiç önemli değil, ben o füzeleri Irak ya da Suriye üzerinde vururum, Hatay'a, Gaziantep'e düşen parçaları da Türkiye'yi koruma bahanesiyle savaş sebebi yaparım...
Hesap, İran Türkiye'ye saldırdı, diyerek bütün NATO ülkelerini İran'a karşı seferber etmek olabilir mi?
“NATO topraklarının her karışını savunuruz” mesajı boşuna değil!
Burada kısa bir parantez açalım, madem, Türkiye'yi savunmaya meraklıydınız, PKK terörü 50 bin insanımızı katlederken aklınız neredeydi, diye soralım ve devam edelim.
Genel Sekreter Mark Rutte, olayın ciddi olduğunu söylemeyi ihmal etmemiş, “NATO hava ve füze savunması tehdidi etkisiz hale getirdi. Bu, NATO’nun topraklarının her karışını savunacağının kanıtıdır” filan diye afili cümleler kurmuş.
İlk bakışta bu ifadeler klasik caydırıcılık mesajı olarak görülebilir.
Ama öyle değil, olayın ciddi olduğunu söylemesine rağmen ittifakın kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini gündeme getirmedi.
Sonrasında, NATO Malatya Kürecik’e Patriot hava savunma sistemleri konuşlandırma kararı aldı.
Patriotların gönderilmesi, teknik olarak “savunma önlemi” gibi sunuldu ama bunun çok ötesinde daha büyük askeri denklem içinde atılmış stratejik bir adım.
Çünkü Patriotlar yalnızca savunma sistemi değil. Aynı zamanda bölgenin fiilen askeri operasyon alanına dönüştürmesinin ilk adımlarından biri.
Malatya Kürecik’in ayrıca NATO’nun füze savunma sisteminde kritik bir radar üssü olduğunu da hatırlatalım.
Bu üs zaten yıllardır İran’ın balistik kapasitesini izlemek amacıyla faaliyet gösteriyordu.Şimdi çevresinde yeni savunma sistemlerinin konuşlandırılması, bölgedeki askeri hazırlığın ciddi olduğunu düşündürüyor.
Tam da bu noktada akıllara gelen soru şu:
Türkiye bu denkleme nasıl dahil edilecek?
İşin bir de siyasi boyutu var.
Bu sorunun cevabı Washington ile Ankara arasında kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlıklarda gizli.
Hatırlayalım…
Uzun süredir Amerika’da görülen Halkbank davası Türkiye açısından son derece kritik bir meseleydi. Bu dava doğrudan siyasi sonuçlar doğurma potansiyeline sahipti.
Tabiri caiz ise Tayyip Erdoğan ve familyasının başının üstünde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyordu.
Yani, yalnızca Türkiye’yi değil, Tayyip Erdoğan’ı da kişisel olarak ilgilendiren bir davaydı. İşte tam da böyle bir dönemde, davayı sürdürmek yerine uzlaşma yoluna giden bir karar çıktı. Adalet Bakanlığı ile Halkbank arasında “ertelenmiş kovuşturma anlaşması” yapıldı.
Dava şimdilik durduruldu.
2019’dan beri süren ceza davası 90 günlüğüne askıya alındı Şimdi, Halkbank'ın anlaşmanın şartlarının yerine getirmesi bekleniyor.
Bu, benzer yaptırım davalarında milyarlarca dolar ceza ödeyen Avrupa bankalarıyla kıyaslandığında oldukça dikkat çekici!
Anlaşma kapsamında Halkbank’ın, İran’la yaptırımları ihlal edecek işlemler yapmaması, bankanın faaliyetlerini denetleyecek bağımsız bir uyum denetçisi atanması gerekiyor.
Şartlar yerine getirilirse dava düşecek.
Meselenin teknik açıdan ayrıntılarına girmeyelim ama bu karar, yıllardır Amerika-Türkiye ilişkilerinde kriz yaratan bir dosyanın kapanması demek.
Lafı dolandırmayalım, Washington’dan gelen bu jestin diplomatik dildeki karşılığı açık:
“Bu savaşta benim tarafımda olursan, ben de sana istediğin kolaylığı sağlarım.”
Az buçuk bu meselelere vakıf olanlar çok iyi bilir ki uluslararası siyasette bu tür mesajlar açık açık verilmez. Ama herkes anlar.
Bir tarafta İran’a yönelik artan askeri baskı…
Diğer tarafta NATO’nun Türkiye’deki askeri varlığını güçlendirmesi…
Ve arka planda, Halkbank dosyasının kapatılması...
Bunlar, Türkiye açısından pek hayra alamet gelişmeler değil.
Amerika, İran’la doğrudan ve geniş çaplı bir kara savaşına girmek istemiyor olabilir.
Türkiye'yi cepheye sürer mi?
Altını kalın kalemle çizelim:
Türkiye’nin İran’la doğrudan bir askeri gerilimin parçası haline gelmesi, bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracak bir gelişme olur.
Ekonomik sonuçları ağır olur.
Güvenlik sonuçları ağır olur.
Diplomatik sonuçları ağır olur.
Türkiye’nin kendi karar alma mekanizmasını zayıflatır.
Başkalarının stratejilerinin parçası haline gelir.
Bugün yaşanan gelişmelerin belki de en tehlikeli tarafı bu. Türkiye sanki yavaş yavaş, adım adım, fark ettirmeden çok daha büyük bir çatışmanın içine çekiliyor!
Kısacası
Emareler hayra alamet değil, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
Fatih Altaylı'dan İlber Ortaylı hakkında üzücü açıklama
Trump'tan İran savaşına dair kritik açıklama
'Cezaevinde 16 kilo verdim, koğuşta hükümlünün boğazını kestiler'
İran'dan Dünya Kupası kararı
Türkiye'ye düşen füzenin sırrı çözüldü
İmamoğlu'nun 'Aday Ofisi' hesabına soruşturma başlatıldı
Bir meslek grubuna daha yeşil pasaport geliyor
En yüksek mevduat faizi veren banka belli oldu
Türkiye her zaman savaşın değil barışın yanındadır
HKP Avukatı Kerim Bütün 12punto’ya anlattı