Türkiye’de uzun zamandır göz göre göre artan bir yozlaşma, çürüme var.
Bunların soyut kavramlar olduğunu düşünmeyin; okullarda arka arkaya yaşananlarla; - ister trajedi deyin, ister vahşet -artık ete kemiği bürünmüş vaziyette.
Türkiye sarsıldı.
Cümbür cemaat ne olup bittiğini anlamak için kafa yoruyoruz.
Bu, siyasal İslamcı zihniyetin 2002'den bu yana dindar ve kindar nesil yetiştirme inadının bir sonucudur.
Lami cimi yok, bugün Türkiye'deki şiddet iklimi, iktidarın siyasi tercihiyle ortaya çıkmıştır.
Bu yozlaşma ve çürümenin, yalnızca ekonomik göstergelerde ya da siyasi tartışmalarda değil; toplumun en temel hücresinde, yani ahlaki dokusunda kendini gösterdiğinin altını kalın kalemle çizelim.
Sadece, insanları şiddete özendiren, başı külahlı eli silahlı çakalların birbirine kurşun yağdırdığı, ergenlikten yeni çıkmış botokslu kız çocuklarının esas oğlanla anlamsız anlamsız saatlerce bakıştığı, ağa, aşiret düzeninin kutsandığı mafya dizilerinden söz etmiyorum.
Yurdum insanındaki ahlaki erozyonu anlayabilmek için televizyonların sabah kuşağındaki kadın programlarına bakmak kafi.
Eskiden “ayıp” denilen, “mahrem” sayılan, kapalı kapılar ardında kalması lazım olan ne varsa bugün ekranların parlak ışıkları altında sergilenmekte.
Son yıllarda insanların acıları, kırılganlıkları, aile içi dramları, sağlık sorunları ve hatta en özel sırları bile birer “içerik” haline getirildi.
Tabloyu sadece medya eleştirisiyle geçiştirmeyelim; bu, isabetli bir teşhisle sosyal patolojidir ve mutlaka tedavi edilmesi lazımdır.
Devam edelim...
Memlekette gündem değirmeninin taşı çok hızlı.
Çoğu zaman günlerce tartışmamız icap eden meseleleri ya görmüyoruz ya atlıyoruz ya da daha vahimi hiç ciddiye almıyoruz.
Geçenlerde iktidarın yetkisiz ama etkili ortağı MHP'nin Kahramanmaraş Milletvekili Zuhal Karakoç, hazırladığı ve bazı gündüz kuşağı programları ile haber bültenleri de dahil olmak üzere mahremiyeti delen yayınlara yasak ya da ağır para cezaları öngören kanun teklifini Meclis'e sundu.
Taslak uyarınca; kişilerin özel hayatı, aile yaşamı, konut mahremiyeti, sağlık bilgileri ile ekonomik ve sosyal durumlarına ilişkin içeriklerin, açık bir "kamu yararı" bulunmadığı müddetçe yayımlanması yasaklanıyor.
Düzenlemede, yalnızca gündüz kuşağı programları yok, haber bültenleri de var.
Hazırlanan metinde, mahrem bilgilerin reyting, teşhir veya eğlence aracı olarak kullanılmasının engellenmesi planlanıyor.
Eh, şöyle bir bakıldığında buraya kadar pek fena değil gibi!
Yeni kanun teklifi yurdum insanındaki yozlaşmaya, kimsenin önünü alamadığı sosyal çürümeye karşı bir refleks şeklinde düşünülebilir.
“Kamu yararı” ifadesiyle çerçevelenen düzenleme, kişisel hayatın hoyratça teşhir edilmesini engellemeyi hedefliyor.
Burada “Kamu yararı” ifadesine bir kez daha dikkat çekelim.
Kâğıt üzerinde bakıldığında, kulağa makul, mantıklı gibi geliyor. Zira Türkiye’de mahremiyet neredeyse kalmadı. Gündüz kuşağı programları, adeta insanların hayatlarını didik didik eden birer mahkeme salonuna dönüştü; kendisine “muhalif” sıfatını layık görenleri bir kenara koyarsak besleme kanallardaki haber bültenleri ya tetikçilik ya da iktidar propagandası peşinde.
Ancak bu kadar basit değil.
Çünkü burada iki mesele birbiriyle çarpışıyor:
Birincisi, toplumun ahlaki çözülüşü ve mahremiyetin yok oluşu; ikincisi ise bu çözülüşe karşı getirilen düzenlemelerin, başka riskleriberaberinde taşıma ihtimali.
Önce, “Türkiye gerçekten neden bu noktaya geldi?” sorusunun cevabını vermek lazım.
Ancak bu cevap televizyon programlarında aranmamalı.
Ekranlar toplumdaki yozlaşmanın vitrini; gördüklerimiz, memleketin içinde olanların yansıması; Kimse “Anadolu irfanı” filan diye kendini kandırmasın.
Yıllardır süregelen kültürel erozyon, sosyal medyanın sunduğu sınırsız teşhir imkânı, bireyselliğin yanlış yorumlanması ve en önemlisi de “görünür olma” arzusunun kontrolsüz biçimde büyümesi, insanları kendi hayatlarını ifşa etmeye teşvik eden bir iklim yarattı.
Bugün yurdum insanı mahremiyetini korumak yerine onu pazarlıyor. Bir tür dijital teşhir ekonomisi oluştu.
Acı da satılıyor, gözyaşı da, utanç da...
Ne yazık ki bu satışın en büyük alıcısı yine yurdum insanının kendisi.
Yani sıkıntıyı sadece medyada aramayın, bu aynı zamanda bir talep meselesi!
Ama medyanın sorumluluğu ortadan kalkmıyor.
Tam tersine artıyor.
Bugün gündüz kuşağı programlarında yaşananlar, reyting yarışının çok ötesinde; bu bir “değerlerin aşındırılması” süreci.
İnsanların en kırılgan anlarını, en özel meselelerini bir eğlence unsuruna dönüştürmek, ahlak dışı olmasının yanı sıra bu meselelere mesafeli duranların ruhunu zedeleyen bir eylem.
Söz konusu kanun teklifinin niyeti önemli. Mahremiyetin korunmasını nicap ettiği açık.
Ancak... “Kamu yararı” gibi son derece muğlak bir kavramın bu düzenlemenin merkezine yerleştirilmesine büyük bir soru işareti koyalım.
Kamu yararı nedir?
Kim belirleyecek?
Hangi kriterlere göre ölçülecek?
Soruların net bir cevabı yoksa, ortaya çıkan sadece kontrol mekanizması olacaktır.
İşte zurnanın zırt dediği yer tam olarak burası.
Kontrol mekanizmasının, yalnızca mahremiyeti korumakla kalmayıp, aynı zamanda bilgi akışını sınırlayacağını tahmin etmek için ne kristal küreye ihtiyaç var ne müneccim bardağından su içmeye.
İktidarın 2002 yılından beri yaptıklarına ettiklerine bakmak kafi!
Buradaki ince çizgiye dikkat edelim.
Bir yanda insanların özel hayatlarının korunması mecburiyeti; diğer yanda ise kamuoyunun doğru ve eksiksiz bilgiye ulaşma hakkı.
Bu dengenin doğru kurulması lazım.
Örneğin, bir yolsuzluk iddiası ya da kamu görevlilerinin özel hayatlarıyla bağlantılı bir mesele, “mahremiyet” bahanesiyle yayınlanamaz hale gelirse ne olacak?
Ya da kamuoyunu ilgilendiren bir olay, “kamu yararı yok” denilerek sansürlenirse?
Bu ihtimaller, düzenlemenin sadece ahlaki müdahale olmadığını; aynı zamanda siyasi ve hukuki sonuçlar doğurabilecek bir araç olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de mahremiyet gerçekten çöktü.
Eskiden aile içinde konuşulan meseleler, bugün milyonların önünde tartışılıyor. İnsanlar, kendi hayatlarının öznesi olmaktan çıkıp birer ‘hikâye’ye dönüşüyor. Bu hikâyeler, çoğu zaman gerçeklikten kopuk, dramatize edilmiş, abartılmış ve manipüle edilmiş bir şekilde sunuluyor.
Bu da toplumda iki tehlikeli sonuç doğuruyor.
Birincisi, duyarsızlaşma.
Sürekli olarak başkalarının acılarını izleyen bir toplum, zamanla bu acılara karşı hissizleşiyor. Gözyaşı artık bir etki yaratmıyor; dram sıradanlaşıyor. Bu da empati yeteneğinin zayıflamasına yol açıyor.
İkincisi ise normalleşme.
Eğer insanlar sürekli olarak mahremiyet ihlallerine maruz kalırsa, bir süre sonra bunu normal kabul etmeye başlıyor.
Açıkça söylemek lazım, bu en tehlikeli nokta. Çünkü sonrasında artık neyin doğru neyin yanlış olduğu belirsizleşiyor.
Dolayısıyla mesele 'medya düzenlemesi' gayretinin ötesinde. Yani toplumsal rehabilitasyon meselesi.
Kanunlar elbette lazım. Ama tek başına kafidir, demek safdillik olur.
Eğer yurdum insanı mahremiyetin değerini yeniden hatırlamazsa, en katı yasaklar bile bu çürümeyi durduramaz.
Çünkü mesele sadece arzda değil; aynı zamanda talepte de.
İnsanlar izlemekten vazgeçmediği sürece, benzer içerikler üretilmeye devam edilecektir.
Bu yüzden çözüm çok katmanlı olmalı.
Medya ahlakı yeniden tanımlanmalı, kontrol mekanizmaları şeffaf hale getirilmeli ve en önemlisi toplumsal bilinç artırılmalı.
Eğitimden kültürel politikalara kadar geniş bir alanda, mahremiyetin önemi yeniden vurgulanmalı.
Yoksa gerisi lafı güzaf olur.
Aksi halde bugün eleştirdiğimiz gündüz kuşağı programları gider, yerini başka formatlar alır. Ama özünde hiçbir şey değişmez.
Hasılı kelam, şöyle karşıdan bakıldığında söz konusu kanun teklifi bir ihtiyacın ürünü gibi değerlendirilebilir. Ancak bu ihtiyacın nasıl karşılanacağı, en az ihtiyacın kendisi kadar önemli. Eğer bu düzenleme, gerçekten mahremiyeti korumak amacıyla, şeffaf ve objektif kriterlerle uygulanırsa, toplumsal yozlaşmaya karşı bir set oluşturabilir.
Ama eğer “kamu yararı” gibi ucu açık kavramlar üzerinden keyfi uygulamalara kapı aralanırsa, o zaman bu düzenleme başka tartışmalarıberaberinde getirir.
Ne yazık ki, iktidarın bu meselelere dair karnesi hiç iyi değil. Yurdum insanının sesini kısmak için eline geçen hiçbir fırsatı kaçırmadığını çok iyi biliyoruz.
Türkiye, uzun zamandır bir denge arayışı içinde. Özgürlük ile kontrol, bireysel haklar ile toplumsal değerler arasında sıkışmış bir denge.
Mahremiyet meselesi bu dengenin tam merkezinde.
Belki de asıl soru şu: Biz gerçekten neyi korumak istiyoruz?
İnsanların onurunu mu, yoksa siyasal İslamcı rejimin, sistemin konforunu mu?
Bu soruya verilecek cevap,teklif kanunlaşırsa uygulama şeklinin değil; Türkiye’nin gelecekte nasıl bir topluma dönüşeceğinin de belirleyicisi olacak, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
Çam kese tırtılı İstanbul'un parklarında tehdit oluşturuyor
Mevduat faizlerinde son yedi ayın en yüksek oranları görüldü
Romanya Milli Takımı'nın yeni teknik direktörü belli oldu
Lübnan’da İsrail askerinin İsa heykeline saldırısı büyük tepki topladı
CHP'li Eşme Belediyesi'ne operasyonda yeni gelişme
İtalyan Lisesi grevinde yeni gelişme!
Evinde ölü bulunan şahıs eski eşi ve çocuklarına not bırakmış
AKP'li milletvekili Hatipoğlu'ndan Eskişehirspor'a 5 milyon TL'lik destek
Avrupa ve Türkiye: Bir 'has parti' tartışması
17 bıçak darbesi aldı, ölü numarasıyla kurtuldu