Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Yurdum insanı 'mutlak butlan'a pek takılmamış

Türkiye, cumhuriyet tarihinin en kritik siyasal eşiklerinden birinde.

Saray rejiminin derdi sadece muhalefeti baskı altına almak değil. Aynı zamanda toplumun reflekslerini yeniden şekillendirmek.

Asıl tehlike burada.

Geçen perşembe günü yazımızı bitirirken uyarıda bulunmuştuk.

CHP’ye yönelik operasyonların hedefinde yalnızca parti yönetimi, yani “tavan” yoktu. Asıl hedef, toplumun muhalefetle kurduğu psikolojik bağdı.

Daha açık söyleyelim; amaç CHP’yi dönüştürmenin çok ötesinde; Türkiye’de muhalefet fikrini sıradanlaştırmak, etkisizleştirmek ve zamanla anlamsız hale getirmek.

O yüzden şu cümleyi özellikle kurmuştuk:

“CHP yeniden cumhuriyetçi bir omurgaya sahip olmazsa bugün yaşananlar yalnızca bir parti içi sıkıntı olarak kalmayacak; sistemin muhalefetsizleştirilmesi sürecinin en kritik dönemeci olarak tarihe geçecek”

Şu soruyla da noktayı koymuştuk:

“Türkiye gerçekten çok tehlikeli bir yol ayrımında. Peki kim, bunun ne kadar farkında?”

Yazının mürekkebi kurumadan KONDA’nın son araştırması önüme düştü. Görünen o ki, sorduğumuz sorunun cevabı sandığımızdan daha ağır.

Araştırma, 23-26 Mayıs tarihleri arasında 67 ilde bin 514 kişiyle yapılmış. Vatandaşa, CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” tartışmalarını sormuşlar.

Seçmenin yüzde 52’si mahkemenin kararını yanlış bulmuş. Yüzde 39’u “kesinlikle yanlış”, yüzde 13’ü ise sadece “yanlış” demiş.

“Kesinlikle yanlış” ve “yanlış” cevabının oranlarına dikkat edelim!

Katılımcıların yüzde 60'ı yaşanan siyasi gerilimin ekonomiyi daha da kötüleştireceğini söylemiş.

İlk bakışta tablo, muhalefet açısından moral verici gibi görünebilir.

“Demek ki toplum haksızlığı, hukuksuzluğu, adaletsizliği görüyor”

Bu, madalyonun bir yüzü. Peki ya diğer yüzü?

Asıl mesele orada!

Çünkü araştırmanın manşetlere taşınmayan, ekranlarda çok fazla konuşulmayan başka bir sonucu var ki, Türkiye’nin içine sürüklendiği toplumsal çürümenin esas göstergesi belki de bu.

Katılımcıların yüzde 45’i…

Evet yanlış okumadınız.

Neredeyse yarısı, CHP kurultayına ilişkin davayı, “mutlak butlan” tartışmasını, yani ana muhalefet partisinin geleceğini doğrudan belirleyebilecek böylesine kritik bir süreci hiç duymamış.

Şaka gibi.

Ankara’da siyaset mühendisliği yapılıyor.

Yargı eliyle muhalefet dizayn ediliyor.

Türkiye’nin siyasi dengeleri yeniden kuruluyor.

CHP'ye operasyon çekiliyor filan...

Hasılı kelam, kırıntısı kalmış olan demokrasinin ruhuna el Fatiha okunmakta!

Ama memleketin neredeyse yarısı bunun farkında değil ya da olmak istemiyor.

Hayat devam ediyor.

Geçim derdi, kredi kartı borcu, market raflarındaki fiyat etiketleri...

Bazıları da “Bana ne siyasetten” diyerek zihnen oyunun dışına çoktan çıkmış.

Toplum-siyaset eksenindeki kırılmayı burada görebiliyoruz.

Özgür Özel’in Güvenpark’ta topladığı kalabalık elbette çok önemli, hiç küçümsenmemeli. Ancak mesele yalnızca meydanlara çıkan insan sayısı değil.

Resmin görünmeyen tarafında çok daha büyük bir gerçek var:

Bu toplumun geniş bir bölümü artık siyasi refleks üretmiyor.

Daha doğrusu üretemiyor.

KONDA, bu tabloyu diplomatik bir dille şöyle tarif etmiş:

“Tartışmanın toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadığı görülmektedir”

Teknik olarak doğru olabilir. Ama açıklayıcı değil.

Çünkü burada sıradan bir “bilgi eksikliği” yok; yıllardır adım adım inşa edilen devasa bir proje var.

Kabul etmek gerekir ki iktidar bu konuda son derece başarılı.

Bakın dikkat edin, Türkiye’de artık büyük kırılmalar, toplumun dikkatinin dağıtıldığı dönemlerde yaşanıyor.

Ekonomik kriz derinleşiyor.

Hukuk sistemi tartışmalı hale geliyor.

Muhalefet baskılanıyor.

Yargı siyasileştiriliyor.

Ama tam o sırada ülkenin önüne başka gündemler sürüyorlar. Nasıl olsa, besleme medya, maaşlı troller ellerinde. Gündemi istedikleri gibi manipüle edebiliyorlar.

Kimi zaman bir futbol tartışması.

Kimi zaman magazin, ünlülere uyuşturucu baskınları filan.

Kimi zaman sosyal medya linçleri.

Kimi zaman da “uzatılmış tatil” operasyonları...

Nitekim bu süreçte de aynısı oldu.

Mahkemeden çıkması beklenen kritik karar öncesinde bayram tatili idari izinlerle birlikte 9 güne çıkarıldı. Ekonomik yorgunluk altında ezilen milyonlar için bu adeta psikolojik bir kaçış koridoruna dönüştü.

İnsanlar valizlerini topladı.

Otogarlara koştu.

Sahillere gitti.

Memleket yollarına düştü.

Türkiye ise tam o sırada tarihi ölçekte önemli bir siyasi müdahalenin eşiğinden geçiyordu.

Siyaset, otobüs camlarının arkasında kaldı.

Yargı müdahaleleri, tatil bavullarının arasında görünmez oldu.

İktidar topluma çok net bir mesaj vermişti:

“Siz dinlenmenize bakın. Büyük işleri biz hallederiz.”

Stratejileri çalıştı.

Çünkü geçim derdi altında ezilen toplumlarda insanlar önce cebini düşünüyor. Maalesef acı gerçek bu. Demokrasi, hukuk, rejim, anayasa gibi kavramlar ancak karın doyduktan sonra konuşulabilir hale geliyor.

İktidar da bunu bir güzel kullanıyor.

Bugüne kadar hep tersini düşünürdük, “Boş tencere iktidar devirir” filan derdik ama tam tersi söz konuymuş. Saray rejimi, yurdum insanını sürekli ekonomik baskı altında tutarak siyasi reflekslerini zayıflatmış.

Yani, yoksullaşan toplum aynı zamanda siyasetsizleşiyormuş da.

Ez cümle, geçim derdi büyüdükçe rejim tartışmaları da flulaşıyor.

İnsanlar artık ülkenin nereye gittiğine değil, ay sonunu nasıl getireceğine odaklanıyor.

Toplumun kahir ekseriyeti, “Bu iktidarı gönderelim, daha iyisini yapacak biri elbette gelir” diye düşünmekten uzaklaşmış durumda.

Türkiye'de otoriterleşmenin çok daha sessiz ilerlediği bir zemin ortaya çıktı. Buna özellikle vurgu yapmak gerekir.

Kimsenin başını kaldıracak enerjisi kalmadığı için bu ve benzeri tartışmalar yurdum insanının gündeminde yer almıyor.

KONDA’nın o yüzde 45 olarak sözünü ettiği kitle işte bu!

Sadece “haberi olmayanlar” değil; sistematik biçimde duyarsızlaştırılmış, siyasetten uzaklaştırılmış, psikolojik olarak yorgun düşürülmüş insanlar.

Türkiye’de iktidarın en büyük avantajının sadece kendi seçmeninin gücü olmadığını biliyoruz.  Toplumun kayda değer bölümünde oluşan o derin bıkkınlık, yılgınlık ve ilgisizlik hali, fena halde işlerine yarıyor.

İnsanlar, “Nasıl olsa hiçbir şey değişmez” demeye başladıktan sonra iktidar siyasi arenada istediği gibi at koşturabiliyor.

Hasılı kelam, toplum bu cümleye teslim olduğu anda, sandık hâlâ duruyor olsa bile demokrasi ağır yaralanmış demektir.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük kriz ekonomik olmayabilir, hukuki de... Belki de en büyük kriz, toplumun yaşananlara alışmasıdır.

Bir ülkenin hukuksuzluktan çok hukuksuzluğa karşı kazanılan bağışıklıkla çürüdüğünü cümbür cemaat öğrendik.

Soru hâlâ ortada duruyor:

Türkiye gerçekten çok tehlikeli bir yol ayrımında.

Peki yurdum insanı bu derin uykudan ne zaman uyanacak?

Yoksa bir sonraki uzun tatilde, elimizde savunacak bir Cumhuriyet bile kalmadığında mı gerçeği fark edeceğiz, diye soralım ve yazımıza noktayı koyalım.