Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
54,0171
Dolar
Arrow
47,3826
İngiliz Sterlini
Arrow
62,7668
Altın
Arrow
6163,1174
BIST
Arrow
10.729

Kahve-kruvasan meselesi!

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Geçen hafta Edremit'in terminal kavşağında, yeni açılmış, modern görünümlü bir kahveci nazarı dikkatimi celp etti.

Üzerinde cafcaflı harflerle "Kruvasan ve Kahve" yazıyordu.

Merak bu ya içeri girip fiyatını sordum.

Sormaz olaydım; aldığım cevapla dehşete düştüm.

Memleketteki ekonomik cinnetin açık bir vesikası ile burun buruna geldim.

Şimdi sıkı durun, sade bir kruvasanın fiyatı tam 170 TL imiş!

Eğer canınız biraz daha lüks bir şey çeker de içinde iki çay kaşığı reçel ya da bir tutam çikolata isterseniz, fiyat 350 TL’den başlıyormuş.

İnanılır gibi değil.

Altını çizelim, burada Bodrum gibi Marmaris gibi tatilcileri ayaküstü kazıklamalarıyla nam salmış turizm beldelerindeki kahvecilerden falan söz etmiyoruz.

Sayalım ki bu, akıl sınırlarını zorlayan, iktisat teorilerini aşan, açıkça vatandaşı söğüşleme üzerine kurulmuş bir sistemin Edremit ölçeğindeki temsilcisi!

Muhabirlik yıllarımda haber müdürüm derdi ki gazeteci her şeyi bilen değil, kimin neyi iyi bildiğini bilen insandır!

Ben de yolumun üstündeki fırına uğradım, sordum.

Bir kruvasanın dükkan sahibine toplam üretim maliyeti; kira, elektrik, işçilik tüm işletme giderleri dahil edildiğinde bile taş çatlasa 50-55 TL civarındaymış.

Bu rakam tabi, Edremit için...

Aradaki vurgunu artık siz tahmin edin.

Şimdi gelin, bu trajikomik hesabı uluslararası gözlem hafızamızı devreye sokarak küresel ölçekte masaya yatıralım.

Bu hamur işinin, yani kruvasanın ana vatanı Fransa’dır.

Bugün Fransa’da, Paris’in sıradan bir mahalle pastanesine gitseniz, tereyağlı mis gibi bir kruvasanı taş çatlasa 0.90 – 2.00 Euro aralığında alırsınız.

Hadi diyelim ki sıradan bir yer değil; Paris’in en lüks, en turistik bulvarında, hani o filmlere konu olan Eyfel Kulesi manzaralı mekanlardan birine oturdunuz. Orada bile önünüze gelecek en fahiş kruvasan fiyatı 5-6 Euro’yu geçmez.

Bugünün yüksek Euro kuruyla bile çarpsanız, Paris’in o dünyaca ünlü lüksü, bizim Edremit’teki dükkandan daha ucuz kalıyor!

Bahsettiğim bu fahiş fiyatlı kahveci, şık bir Paris bulvarında veya İstanbul’un Boğaz hattında değil. Çarşamba günleri köylünün mahsulünü sattığı pazar yerine sadece 200 metre mesafede, Edremit Sanayi Sitesi’nin hemen dibinde!

Çekiç sesleri, kaynak dumanı ve egzoz kokusu arasında, Paris’in elit kafelerinden daha pahalıya hamur işi satılıyor.

İşte iktidarın kibirle savunduğu o “yeni Türkiye” illüzyonunun tabandaki karşılığı tam olarak budur.

Fiyat algısı, lokasyon mantığı, üretim maliyeti tamamen lağvedilmiş; geriye kalan denetimsiz, fütursuz ve kontrolsüz bir kar hırsı...

Sadece Avrupa'ya bakmayalım. Geçtiğimiz bahar aylarında Uzak Doğu’daydım. Finansın, paranın ve yüksek teknolojinin küresel merkezleri olan Singapur, Hong Kong, Güney Kore ve Japonya’yı adım adım gezdim.

Bu saydıklarımın tamamı, kişi başına düşen milli gelirde bizi katbekat geçen, dünyanın en gelişmiş ve en yüksek refah seviyesine sahip ülkeleri.

Açık ve net söylüyorum, bu ülkelerin hiçbiri Türkiye’den daha pahalı değil!

Singapur’un gökdelenleri arasında ya da Tokyo’nun göbeğinde yediğiniz bir akşam yemeğinin fiyatı, bugün İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Bursa'da önünüze konan o insafsız hesaptakilerden daha makul seviyelerde kalıyor.

Mesela, Tokyo'da Haneda Uluslararası Havaalanı'nda yanında kolası ve patatesi ile beraber satılan bir hamburger set menünün fiyatı, bin 140 Yen, yani bugünkü kurla 330.06 TL.

Hadi, bakalım, İstanbul Havaalanı'nda bu hamburgeri kaç TL'ye yiyebileceksiniz?

Söyleyeyim, McDonald's Big Mac Menü 890 TL, Burger King Whopper Menü 946 TL, Double Quarter Pounder Menü 900 TL, Nusr-Et, Saltbae Burger Menü 2 bin TL.

Yani el insaf...

Peki, sormak gerekmiyor mu, dünya devleri kendi halkına bu insani yaşam standartlarını sunabilirken, biz neden dünyanın en pahalı ülkesi olma yolunda zirveye oynuyoruz?

Neden kendi sanayi sitemizin kenarındaki nev zuhur bir dükkanda, bir kahve ve bir kruvasana servet ödemek zorunda bırakılıyoruz?

Resmi biraz büyütelim.

Pandemi sonrası tüm dünyayı esir alan küresel enflasyon dalgası, tedarik zincirlerinin kırılması, kontrolsüz basılan paralar ve lojistik krizleriyle küresel bir tehdit olarak hayatımıza girdi.

Gelişmiş ekonomiler likidite bolluğunun yarattığı bu hasarı, üretimi artırarak ve sıkı para politikalarıyla dizginlemeyi bir şekilde başardı.

Ancak Türkiye’de durum tamamen kontrolden çıktı.

Bizler artık küresel bir ekonomik dalgalanma veya bir beceriksizlik falan yaşamıyoruz. Karşımızda, her adımı ince ince hesaplanmış, küresel krizlerin arkasına sığınılarak yürütülen organize bir soygun düzeni var.

Yaşadığımız bu fahiş pahalılık, enflasyon kırbacı kullanılarak yapılan bilinçli ve sistemli bir sermaye transferidir.

Halkın cebindeki son kuruş, bir avuç azınlığın kasasına aktarılıyor.

Sosyal adaleti tamamen ortadan kaldıran bu mekanizma, geniş kitleleri yardıma muhtaç bırakarak planlı bir sadaka toplumu yaratıyor. Toplumda ahlak ve adalet duygusu ortadan kalktıkça, bu sömürü düzeni daha da kemikleşiyor ve kalıcı hale geliyor.

Türkiye, sefilleşen milli geliriyle taban tabana zıt bir biçimde, dünyanın en pahalı, en acımasız ülkesi olma yolunda pervasızca ilerliyor.

İktidar, yapısal reformları yapmak, üretimi desteklemek ve karaborsacı zihniyeti cezalandırmak yerine toplumsal algıyı milimetrik yalanlarla ve sahte rakamlarla yönetmeyi tercih ediyor.

Enflasyon eliyle zengini daha zengin yapıyorlar, fakiri ise biat etmeye mecbur köleler haline getiriyorlar.

Denetimin ve hukukun bilinçli olarak yok edildiği bu iklimde, fırsatçılık bir hayatta kalma stratejisi gibi sunuluyor ve ahlaki çürüme aşağıdan yukarıya tüm toplumu sarıyor.

Sonuç ortada; Türkiye’de artık enflasyon sadece rakamlardan ibaret teknik bir başarısızlık değildir. Bu durum, toplumsal dokuyu taammüden bozan, insanları kendi vatanında mülteci gibi hissettiren derin bir soygun düzenidir.

Paris’ten de Uzak Doğu’dan da daha pahalı bir sistem yaratan bu çürümüş düzen, sürdürülebilir değildir.

Sözün bittiği, mızrağın çuvala sığmadığı yerdeyiz.

Karşımızdaki bu tablo ne bir "ekonomik model" hatasıdır ne de çarşı pazarın kendi kendine kapıldığı bir rüzgar; bu, faturası halka, sefası ise bir avuç azınlığa kesilen taammüden mülksüzleştirme operasyonudur.

Anadolu’nun sanayi köşelerinden mega kentlerin caddelerine, ülkenin vitrini olan havalimanlarından köylü pazarının burnunun ucuna kadar yayılan bu fütursuz yağma, toplumsal barışımızı ve geleceğimizi tehdit eden en büyük beka krizidir.

Unutmayalım; adaletin lağvedildiği, ahlaksızlığın kural haline geldiği ve kitlelerin sadakaya mahkum edildiği hiçbir düzen ebedi olmamıştır, diyerek yazımıza noktayı koyalım.