2002 yılından beri ülke olarak küme düştükçe düşüyoruz.
AKP iktidarıyla başlayan süreçte, demokraside, insan haklarında, hukukun üstünlüğünde sürekli aşağılara indik.
Demokratik standartlarda küme düştükçe düştük.
Hukuk devletinin temel taşları birer birer aşındı. “Vasatın altına demir attık” derken, şimdi her alanda vasatın çok daha altına doğru hızla ilerliyoruz.
Bunu yalnızca içeriden yapılan siyasi bir değerlendirme olarak görüyorsanız şimdi dışarıdan gelen birkaç veriye bakalım.
İspanya merkezli Banco Bilbao Vizcaya Argentaria’nın araştırma kuruluşu BBVA Research, 15 Haziran 2026’da yayımladığı “Assessing Structural Geopolitical Risk” başlıklı çalışmada ülkelerin uzun dönemli jeopolitik kırılganlıklarını ölçmüş.
2021-2025 ortalamasına göre hazırladığı “İç Siyasi Risk” sıralamasında Türkiye 164 ülke arasında dokuzuncu sırada.
Önümüzde Nikaragua, Myanmar, Venezuela, Yemen, Eritre, Çad, Belarus ve Afganistan var.
Türkiye bu ülkelerle aynı kefede değil. Araştırma, Türkiye’nin bu ülkelerle aynı rejime sahip olduğunu da söylemiyor.
Söylediği çok daha farklı, çok daha rahatsız edici:
Türkiye’nin kendi içindeki siyasi ve kurumsal kırılganlık, dünyanın en yüksek risk taşıyan ülkeleri arasına girecek kadar büyümüş durumda.
Yani açık açık açık, Türkiye'de iç çatışma, iç savaş riski giderek artıyor, insanlar birbirinin ümüğünü sıkmak, karşısındakinin gözünü oymak için fırsat kolluyor, demiyor da demeye getiriyor.
Peki neden?
İşte asıl soru bu.
Cevabı ise araştırmanın rakamlarında saklı. BBVA, İç Siyasi Risk göstergesini dört temel unsur üzerinden oluşturmuş.
Siyasi kutuplaşma, seçime bağlı demokrasi, hukukun üstünlüğü ve gelir eşitsizliği.
Bu dört başlıkta aldığı değerler, tablonun neden bu kadar rahatsız edici olduğunu anlatmaya yetiyor.
Türkiye’nin siyasi kutuplaşma göstergesi 3,36.
Seçimsel demokrasi göstergesi 0,29.
Hukukun üstünlüğü göstergesi 0,15.
Gelir eşitsizliğini gösteren Gini değeri ise 44,48.
Yani dokuzunculuk, havadan gelmiş bir sıralama değil. Birden fazla göstergenin birlikte ortaya çıkan sonucu.
Araştırmanın metodolojisinde siyasi ve kurumsal göstergeler, iç riskin ağırlıklı bölümünü oluşturuyor. Seçim ve demokrasi, hukukun üstünlüğü, siyasi kutuplaşma ve gelir eşitsizliği birlikte iç siyasi riskin yaklaşık yüzde 65’ini belirliyor.
Şimdi dönüp Türkiye’ye bakalım.
Kutuplaşma nasıl bu kadar büyüdü?
Türkiye’de kutuplaşma dün başlamadı ki. 2002’den sonra siyasetin temel araçlarından biri haline geldi, getirildi. AKP iktidarının 23 yıllık siyasi pratiğine baktığımızda, seçimlerin yalnızca iktidarı belirleyen demokratik yarışlar olarak kalmadığını görüyoruz.
Her seçimde toplumun önüne yeni bir karşıtlık konuldu. Bir tarafı “biz”, diğer tarafı “onlar” şeklinde tanımladılar. Kendi seçmenini ortak bir hedef etrafında toplamak için sosyal yapının altına dinamit koymaktan çekinmediler.
Karşı tarafı kendi siyasi anlayışına göre tercih yapan bir rakip olarak değil, ülkenin geleceği açısından tehdit olarak gösterdiler.
Bu yöntem bütün seçimleri kazanmalarına yetti. Fakat seçim kazanmak için kullanılan siyasal gerilim, sandık kapandığında ortadan kalkmadı, tam tersine, toplumun içine yerleşti.
Sonuç?
Güven azaldı.
Tahammül azaldı.
Uzlaşma zemini daraldı.
Kutuplaşma büyüdü.
Siyasi risk yapısal hale geldi.
İşte bu, bir ülke için ciddi bir kırılma noktasıdır. Çünkü burada tartıştığımız şey artık “Türkiye’de siyaset biraz sertleşti” meselesi olmanın çok ötesindedir, siyasi kutuplaşmanın ölçülebilir bir yapısal risk haline gelmesidir.
Hasılı kelam, Türkiye zaten dünyanın en kritik jeopolitik bölgelerinden birinde bulunuyor. Suriye, Irak, İran, Rusya-Ukrayna savaşı, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu’daki güç mücadelesi Türkiye’nin dış risklerini zaten artırıyor.
Siz şimdi buna içerideki riskleri de ekleyin.
Yeniden 2002, şimdi dönüp başa gelelim. O tarihten bu yana Türkiye’de ne oldu? Demokrasi standardı geriledi. Hukuk devleti aşındı. Kurumlara güven zayıfladı. Seçimler giderek daha fazla varoluşsal mücadeleye dönüştü. Toplumun farklı kesimleri birbirinden uzaklaştı.
Siyasi kutuplaşma, seçim kazanmanın geçici aracı olmaktan çıkıp kalıcı bir toplumsal gerçekliğe dönüştü.
Her geçen gün daha fazla can yakan hayat pahalılığı, enflasyon, acımasız bir sermaye transferine dönüştürülen ekonomik kriz ve dehşet boyutlara gelen gelir dağılımındaki adaletsizlik...
Bugün BBVA’nın rakamlarında bunların karşılığını görüyoruz.
164 ülke arasında dokuzuncu sıradayız.
Bu bir felaket ilanı değil amma velakin Türkiye'nin önündeki büyük tehlikeye dikkat çekmesi açısından da çok önemli diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
Batan gemideki 10 mürettebatın kimliği açıklandı
Son ankette AKP ile YENİ Parti arasındaki fark ortaya çıktı
Dilan Polat ikinci kez bebeğini kaybettiğini duyurdu
Tuğberk İmamoğlu gemisi kime ait?
Trabzonspor taraftarlarını taşıyan otobüse düzenlenen saldırıda gözaltı kararı
Rasim Ozan Kütahyalı tahliye sonrası ilk kez ekranda
CHP kurultay davasında sıcak gelişme
Özgür Çelik, YENİ Parti'nin Cumhurbaşkanı adayını duyurdu
Nepal’de sel felaketinde can kaybı 1050’ye çıktı
Bir belediye başkanı daha 15 meclis üyesiyle birlikte AKP'ye geçecek!