ABD emperyalizmi, yanına iki stratejik müttefikinden biri olan İsrail’i de alarak (diğeri İngiltere’dir), Ortadoğu’yu şekillendirmeye çalışıyor. ABD ve İsrail’in öncelikleri, bölgedeki ulus devletlerin tasfiyesi, Irak ve Suriye’den sonra sıranın geldiği İran’da rejim ve hatta sınır değişikliği yapılması, enerji kaynakları ve güzergâhları üzerinde ABD’nin tam denetim sağlaması. Öncelikler arasında, Çin ve Rusya’nın bölgedeki etkisinin geriletilmesi, bir garnizon devlet, kukla devlet olarak Kürt devletinin kurulması, Suudi Arabistan’ın güvenlik endişelerinin giderilmesi de var.
ABD ve yanına aldığı Avrupa; emperyalist hedeflerine ilerlerken, kimlik siyasetini de ardına kadar kullanıyorlar. Ortadoğu ülkelerini hem içeriden bölmek hem de birbirlerine karşı kışkırtmak için, Ortaçağ kalıntısı, feodalizm artığı aidiyet, mensubiyet ve hassasiyetleri kışkırtıyor, kanırtıyorlar. Hedef, bu ülkeleri feodalizm üzerinden önce federalizme ikna etmek, sonra da bölmek, parçalamak.
Bu bağlamda, geçtiğimiz yüzyılın son 10 yılında Yugoslavya’da yaşananlar, etnik, dinsel, mezhepsel boğazlaşmaların sonuçları hakkında önemli dersler veriyor. Anımsatalım, sosyalizmi kendine özgü yorumlayan, bölge ve dünya dengelerini gözeten, Varşova Paktı üyesi olmayan, ekonomi ve sanayi alanında önemli adımlar atan, sporda, sanatta başarılarıyla dikkat çeken, Bağlantısızlar Hareketi’nde saygın bir yeri olan Yugoslavya; kanlı biçimde parçalanmıştı. Bugün Yugoslavya’nın yerinde 7 devlet var: Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya, Kosova.
Kelime olarak Güney Slavları Ülkesi anlamına gelen Yugoslavya; mesleği askerlik olmadığı halde, 2. Dünya Savaşı’ndaki askeri başarıları nedeniyle mareşal olarak anılan Tito liderliğinde, savaş sonrasında kurulmuştu. Tito; vatanını işgalci Nazilere karşı savunan bir yurtsever, başarılı bir komutan, yaman bir teşkilatçı, sağlam bir sosyalist, başarılı ve karizmatik bir devlet adamıydı. Babası Hırvat, annesi Sloven olan Tito; bağımsızlığa, özyönetime, federalizme, sosyalist piyasa ekonomisine inanıyordu. SSCB lideri Stalin ile ters düşmekten çekinmiyordu. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 6 federe devlet, 2 özerk bölgeden oluşuyordu: Sırbistan, Makedonya, Bosna Hersek, Slovenya, Karadağ ve Hırvatistan federe devletler; Voyvodina ve Kosova özerk bölgelerdi. Tito’nun liderliği ve karizması, ülkesi için büyük anlam taşıyordu. Josip Broz Tito’nun 4 Mayıs 1980’de ölümüyle, Yugoslavya bunalımlı döneme girdi. Emperyalizmin de çullanmasıyla parçalanma süreci başladı.
YUGOSLAVYA NİÇİN HEDEF SEÇİLDİ?
Yugoslavya, Balkanlarda sadece coğrafi açıdan değil, politik ve diplomatik açıdan da önemli, özgün bir konumdaydı. Etkili bir yönetimi vardı. Sosyalistti. Fakat SSCB güdümünde değildi. Bağımsızlıkçı bir çizgisi vardı. Sanayi altyapısıyla, yetişmiş insan gücüyle öne çıkıyordu.
Bunların yanında, önemli sorunları da vardı. Etnik, dinsel, kültürel açıdan farklılıklar çoktu. Bürokraside yozlaşma yaygındı. Yükselen milliyetçilik akımları dikkat çekiyordu. Yugoslavya’yı oluşturan federe cumhuriyetler arasında ekonomik gelişmişlik farkları derindi. Nüfus çoğunluğu ve askeri gücü elinde bulunduran Sırbistan ile ekonomik açıdan gelişmiş olan Slovenya ve Hırvatistan, ülkenin geleceğine ilişkin farklı düşünüyorlardı. 1989’da Doğu Bloku’nun, 1991’de SSCB’nin dağılması batıya karşı, Yugoslavya’yı yalnızlaştırıyordu.
Yugoslavya’da sosyalist rejime son verilmesi, federasyonun ömrünü uzatmak amacıyla atılan ekonomik ve politik adımlar, piyasa ekonomisinin benimsenmesi, çok partili yaşama geçilmesi, umulanı vermedi. Tersine, ülkenin dağılmasını hızlandırdı. Hem sosyalizm hem federal devlet, aynı anda çöktüler. Bu açıdan, SSCB ile kaderi benzeşiyordu. Farklı federe cumhuriyetlerdeki farklı siyasal akımlar, ülkeyi ayakta tutmak için işbirliği yapmadılar. Etnik ve dinsel hassasiyetler, batının dayattığı demokrasi ve özgürlük kılıfı altında güçlendi. Her federe cumhuriyette ayrılıkçı akımlar, örgütler, aktörler, ABD ve Avrupa’dan da gelen destekle öne çıktılar.
Yugoslavya’nın kendine özgü, Yugoslav üst kimliğini esas alan sosyalizm modeli, Tito hayattayken başarılı olmuştu. Fakat Tito sonrasında, milli meselelerin, kimlik sorunlarının çözülmediği, bunlar arasındaki çatışmaların hiçbir zaman ortadan kalkmadığı görüldü. Ülkenin bir diğer şanssızlığı da, yeni dünya düzeninin, küreselleşmenin, emperyalizmin, kimlik siyasetini öne çıkarması ve hedefine Yugoslavya’yı koymasıydı.
TİTO’NUN BÜYÜK ENDİŞESİ NEYDİ?
Yugoslavya’nın kurucu lideri Tito’ya göre; bünyesinde çok sayıda etnik topluluk barındıran Yugoslavya; etnik farklılıklardan bağımsız, bu farklılıkları aşan, bütünleşik bir siyasal kimliği temsil ediyordu. Fakat Tito; emperyalizmin ülkesi üzerindeki oyunlarının da farkındaydı, 1971’de şunları söylemişti: “...Tito giderse her şey çökecek diye hesap yapıyorlar. Bazıları ciddi olarak bunu bekliyor. İç düşman dışarıdan sayısız destek görüyor. Büyük güçler, kendilerine yarayacak her türlü şeytanı kullanırlar”.
Soğuk Savaş’ın ilk 35 yılında Yugoslavya; sosyalist dünyada en liberal ekonomiye, en özgürlükçü siyasal yapıya, en üst düzey etnik ve dinsel hoşgörüye sahip ülke olarak dikkat çekiyordu. Bu nitelikleriyle öne çıkmasında, Tito’nun üç yönetim ilkesi belirleyiciydi: 1) Özyönetim anlayışıyla yerel özgürlüklerin sağlanması. 2) Kardeşlik ve birlik anlayışıyla, tek parti yönetimi içinde etnik uyumun kurulması. 3) Dış politikada bağlantısızlık anlayışıyla dünya barışına hizmet edilmesi. Tito’nun 1980’de ölümüyle, ülke en önemli birleştirici tutkalını yitirmiş, bu üç ilke çürümeye başlamıştı. 1980’lerin başında etkili olan dünya ekonomik bunalımı da ülkeyi zora sokmuştu. Federe cumhuriyetler arasındaki ekonomik gelişmişlik farkları, açıkça ortaya çıkmıştı. (1)
Tito’nun Yugoslavya açısından, bir kurucu liderin, ulusal kahramanın çok ötesinde, birlikte yaşamayı sağlayan bir aktör olduğu, ölümünden sonra daha iyi anlaşılmıştı. Federal cumhuriyeti oluşturan, farklı halklar, farklı kültürler, farklı dinler arasındaki ortaklıkları, benzerlikleri kurumsallaştırmakta ise umulan ölçüde başarılı olunamadığı, özenle yaratılmak istenen Yugoslav üst kimliğinin, arzulanan ölçüde oluşturulamadığı görülmüştü. Tito’nun dilinden düşürmediği “kardeşlik ve birlik” ilkesi, ölümünden sonra, unutulmuştu. Nitekim ölümünden 10 yıl sonra, iç savaş başlamıştı.
1981’de yapılan nüfus sayımında, 22.4 milyon nüfuslu ülkede, nüfusun sadece yüzde 5’inin, kendisini “Yugoslav” olarak tanımlaması dikkat çekiciydi. Bu yüzde 5’lik dilim de, ağırlıklı biçimde sivil – asker bürokrat, parti yöneticisi ve aydınlardan oluşmaktaydı. Yurttaşların yüzde 95’i için ise etnik kimlik, tarihsel bellek, milli duygular öncelikliydi. 1980’lerde ekonominin bozulması da, iktidara tepkiyi körüklemiş, milliyetçi duyguları pekiştirmişti. Çok kültürlü, çok kimlikli, çok dinli, çok uluslu, çok halklı yapı, federal cumhuriyetler arasındaki ekonomik gelişmişlik farkları, ABD ve Avrupa Birliği’ne de kullanacakları, kaşıyacakları, kışkırtacakları bir ortam sunmuştu.
PARÇALANMAYA İLİŞKİN FARKLI YAKLAŞIMLAR
Yugoslavya’nın, yıllarca süren kanlı iç savaşlar sonucu parçalanmasına ilişkin, farklı yorumlar yapılmıştır.
Kimi uzmanlar, ABD ve Avrupa Birliği’nin, Yugoslavya’daki faşist aktörleri desteklemesinin, ülkeyi böldüğünü belirtirler. Batı emperyalizminin, Balkanlarda, güçlü ve birleşik bir Yugoslavya’yı hiçbir zaman içine sindiremediğini söylerler.
Kimi uzmanlara göre, bölünmenin temel nedeni ekonomiktir. Zengin ve sanayisi güçlü Slovenya, büyük turizm gelirlerine sahip olan, ekonomik açıdan daha iyi durumda bulunan Hırvatistan, ülkenin diğer kesimlerini yük olarak görmüşlerdir. Avrupa Birliği’yle, özellikle de Almanya’yla yakınlaşmışlar, bağımsızlık talep etmişlerdir.
Kimi uzmanlar, SSCB’nin dağılmasının, bu ülkeyle çok güçlü ticareti olan Yugoslavya’yı ekonomik darboğaza soktuğunu ve bölünmeyi getirdiğini savunurlar.
Kimi uzmanlara göre, Yugoslavya’daki halkları birleştiren unsur komünist ideolojidir. Komünizmin çöküşüyle, bu bağ ortadan kalkmış ve yükselen aşırı milliyetçilik sonucu ülke bölünmüştür.
Kimi uzmanlara göre ise Yugoslavya’nın parçalanmasının en büyük sorumlusu Sırp milliyetçiliğidir. Sırp milliyetçiliği; Büyük Sırbistan hayali kurmuştur. Ülkedeki çok uluslu, çok dinli, çok dilli, çok kültürlü yapıyı görmezden gelmiştir. Sırpları ülkenin egemen ve asli unsuru olarak görmüş, federe cumhuriyetlerdeki Sırp azınlıkları kullanmış, oralardaki Sırp ayrılıkçıları desteklemiş, ülkenin bölünmesini şiddete başvurarak önleyebileceğini sanmıştır. Bu tavırlarıyla da öteki cumhuriyetlerdeki milliyetçi akımların güçlenmesine ve sonuçta ülkenin dağılmasına sebep olmuştur.
1980’de yapılan bir araştırma, federe cumhuriyetler arasındaki ekonomik farkı ortaya koymuştur. Araştırmaya göre, asgari geçinme endeksi, Yugoslavya ortalaması 100 kabul edildiğinde, Slovenya’da 122, Hırvatistan’da 130’dur. Buna karşılık Sırbistan’da 87, Karadağ’da 76, Bosna- Hersek’te 66, Makedonya’da 64’tür. (2). Yugoslavya’nın parçalanmasına ilişkin ekonomik yaklaşımlar konusunda, 1990 – 1991 verileriyle, federe cumhuriyetlerde ve özerk bölgelerde kişi başına düşen GSMH de (ABD doları), bir fikir vermektedir: Slovenya (5 bin 500 dolar), Hırvatistan (3 bin 400 dolar), Sırbistan (2 bin 200 dolar), Karadağ (bin 700 dolar), Bosna – Hersek (bin 600 dolar), Makedonya (bin 400 dolar). Voyvodina (3 bin 250 dolar), Kosova (730 dolar). (3)
Tito sonrası, politik olarak güçlü olan ve en kalabalık nüfusu oluşturan Sırbistan; federal devleti, üniter bir devlete dönüştürmeye çalışmıştır. Ekonomik açıdan güçlü olan Slovenya ve Hırvatistan ise gevşek bir konfederasyona dönüştürmeye çabalamışlardır. Zengin cumhuriyetler, yoksul cumhuriyetleri, “taşımak” istememiş, yük olarak görmüşlerdir. Bağımsızlık talebiyle, Yugoslavya’dan kopacaklarının ilk işaretlerini, iki zengin cumhuriyet olan Slovenya ve Hırvatistan vermiştir. Sırbistan, Sırpların farklı federe devletlerde yaşamalarına da dayanarak, bu federe devletlerin içişlerine karışmaya heves etmiştir. Bu da tepkileri artırmıştır.
Yugoslavya’nın dinsel, mezhepsel açıdan nüfus yapısı şöyleydi: Nüfusun üçte birini Ortodokslar oluşturuyordu, bu açıdan ilk sırada geliyorlardı. Nüfusun dörtte biri Katoliklerden oluşuyordu. Nüfusun yüzde 15’i Müslümandı. Kaynaklara göre bazı farklılıklar göstermekle birlikte, 1981 yılında, Yugoslavya’daki federe devletlerde ve özerk bölgelerde etnik ve dinsel dağılım şöyleydi:
Bosna-Hersek: Müslümanlar yüzde 39.1, Sırplar yüzde 32, Hırvatlar yüzde 18.4.
Hırvatistan: Hırvatlar yüzde 75.1, Sırplar yüzde 11.5.
Makedonya: Makedonlar yüzde 67, Arnavutlar yüzde 19.6.
Karadağ: Karadağlılar yüzde 68.5, Müslümanlar yüzde 13.4.
Sırbistan: Sırplar yüzde 66.4, Arnavutlar yüzde 19.6.
Slovenya: Slovenler yüzde 90.5.
Kosova’da; Arnavutlar nüfusun yüzde 77.5’ini oluşturuyorlardı. Voyvodina’da; nüfusun yüzde 55.8’i Sırp, yüzde 21.7’si ise Macar’dı. En kalabalık azınlıklar, Arnavutlar, Macarlar, Çingeneler, Bulgarlar, Romenler, Slovaklar ve Türkler’den oluşmaktaydı. (4)
1990’da nüfusu 23.5 milyonu bulan Yugoslavya’da Sırplar, 10 milyonluk nüfusla en kalabalık nüfusu oluşturuyorlardı. Bu 10 milyonun 6 milyonu Sırbistan’da, 1.5 milyonu Bosna- Hersek’te, 600 bini Hırvatistan’da yaşıyordu.
ZAGREB’DEKİ FUTBOL MAÇI VE PARÇALANAN ÜLKE
Yugoslavya’nın iki zengin federe cumhuriyeti olan Slovenya ve Hırvatistan; merkezi ekonomik yapıdan yakınıp, öteki cumhuriyetleri yük olarak görürken, bir yandan da sistemin sürekli Sırbistan’ı kayırdığını söylüyorlardı. Onlara göre, kendileri çalışıp, üretiyorlardı. Fakat bürokraside, ticarette, bankacılıkta çoğunlukta olan Sırplar, ülkenin kaymağını yiyorlardı.
Slovenya, bağımsızlık konusunda çok istekliydi. Çünkü hem en zengin federe cumhuriyetti hem de göreceli olarak türdeş bir nüfusa sahipti. Yüzünü zaten serbest pazar ekonomisine ve Avrupa’yla bütünleşmeye dönmüştü. Gelişmiş ekonomisine güveniyordu. Kendisine arka çıkan, tarihsel bağlara sahip olduğu Almanya’dan destek görüyordu. Yoksul ve zayıf konumdaki federe cumhuriyetleri dışlayan, küçümseyen, milliyetçi bir politika izliyordu. Hırvatistan da ekonomik gücüne güveniyordu. Milliyetçiliğin etkili olduğu bir federe cumhuriyetti.
Yugoslavya’nın en yoksul federe cumhuriyeti olan Makedonya ve etnik açıdan en karışık federe cumhuriyeti olan Bosna- Hersek ise federasyonun gevşek bir konfederasyon biçiminde varlığını sürdürmesini istiyorlardı. İkisi de, içinde Slovenya ve Hırvatistan’ın olmadığı bir federasyondan çekinmekteydiler. Ekim 1990’da Hırvatistan ve Slovenya, federasyonun gevşek bir konfederasyona dönüştürülmesini önerdiler. Makedonya ve Bosna- Hersek egemen devletler federasyonu tezini desteklediler. Sırbistan ve Karadağ ise merkezileşmiş bir federal sistem talep ettiler. (5)
Öncelikle etnik, dinsel, kültürel yapısının karmaşıklığı nedeniyle, federasyonun dağılmasını en az isteyen ülke olan, gevşek bir federasyon arzulayan Bosna- Hersek’in, dağılmaya karşı çıkmasının diğer nedenleri, ekonomisinin güçsüzlüğü ve askeri açıdan zayıflığıydı.
Oldukça yüksek seyreden siyasal ve toplumsal gerilim, Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de oynanan futbol maçıyla, iyice açığa çıktı. 13 Mayıs 1990’da Maksimir Stadyumu’ndaki Dinamo Zagreb – Kızılyıldız maçı öncesi yaşanan olaylar, Hırvat futbolcu Zvonimir Boban’ın polise attığı tekme, yaralanan polisler, kavga eden taraftarlar, artık birlikte yaşamanın mümkün olmadığını da gösteriyordu. Bölünme süreci, Hırvat ve Sırp futbol takımları arasında oynanan futbol maçıyla ateşlenmişti.
Bu olaydan kısa süre sonra, 2 Temmuz 1990’da Slovenya ulusal meclisi, ardından da Hırvatistan ulusal meclisi, bağımsızlık kararı aldılar. 25 Haziran 1991’de, federasyon yönetimindeki Sırplarla anlaşamayan iki cumhuriyet, resmen bağımsızlıklarını ilan ettiler. 27 Haziran’da, Sırpların denetimindeki federal ordu, Slovenya ve Hırvatistan’a müdahale etti. Slovenya; iki yıldır, alttan alta savunmasına yatırım yapıp, gerekli adımları attığından, savaşa hazırdı. Yeterince hazır olmayan, federal orduydu. Savaşı Slovenya kazandı. Savaşın 10. gününde, federal ordu ateşkes istemek zorunda kaldı. Hırvatistan’da federal ordu, ülkenin dörtte birini ele geçirdi ve 1992 yılı Ocak ayında savaş bitti.
Neticede Yugoslavya, 1992’de dağıldı. Ülkenin dağılan topraklarında çatışmalar, özellikle Müslüman Boşnaklara karşı soykırımlar, katliamlar yaşandı. Dağılsalar bile, aynı bölgede, komşu olarak yaşayacak olan devletler arasında, derin görüş ayrılıkları, güven bunalımları öne çıktı. Kazanan ise ABD ve Avrupa emperyalizmi oldu.
KAYNAKÇA
1. Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, İmge Kitabevi, Ankara, 1994, s: 493- 494.
2. Tanıl Bora, Yeni Dünya Düzeninin Av Sahası, Birikim Yayınları, İstanbul, 1994, s: 55.
3. Murat Taşar, Burhan Metin, Altay Ünaltay, Bosna- Hersek ve Postmodern Ortaçağa Giriş, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1996, s: 109.
4. Mehmet Atay, “Balkan Jeopolitiğini Etkileyen ve Değiştiren Politik- Askeri Gelişmelere Kısa Bakış”, Avrasya Dosyası, İlkbahar- Yaz 1998, cilt: 4, s: 112 – 113.
5. Emin Gürses, Milliyetçi Hareketler ve Uluslararası Sistem, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998, s: 185.
Çok Okunanlar
İspanya’da facia: 2 hızlı tren raydan çıktı!
Kar yağışı İstanbul'da trafiği durma noktasına getirdi
Fas ile Senegal arasındaki finalde tarihi anlar
Gençlerle yapılan ankette üçüncü sıradaki parti şaşırttı
İstanbul'da bazı yollar trafiğe kapatılacak
Sözcü gazetesinde sürpriz ayrılık
Sadettin Saran Alanya'da açılışta
Türkiye'ye cezaevi dayanmıyor
Ümit Karan'ın 21 yaşındaki eski sevgilisi konuştu!
İYİ Parti kurultayında sürpriz transfer