Adettir, yeni yıla girerken, dünyanın, ekonominin, siyasetin, küresel diplomasinin geleceğine ilişkin sözler söylenir, öngörüler dillendirilir, tahminler seslendirilir. Bu yıl da öyle oldu. ABD, Rusya, Çin, Ortadoğu ve Latin Amerika’da bu yıl yaşanacaklar üzerine tahminler sıralandı.
Bu tahminlerde pek çok kıta, bölge, ülke vardır da Avrupa yoktu, Avrupa Birliği yoktu, Avrupa ülkeleri yoktu.
Bunun nedeni üzerinde durmak, düşünmek gerekiyor.
AB’nin küresel ölçekte bir gücünün olmadığı, uzun zamandır biliniyor. Yeni değil bu durum. Son olarak Ukrayna – Rusya Savaşı’nda da, İsrail’in Gazze’deki soykırımında da görüldü. AB’yi umursayan, önemseyen, dinleyen yok. AB’ye fikrini soran yok.
Görüyoruz, ABD Başkanı Trump, uluslararası zirvelerde, Avrupalı liderleri teker teker yanına çağırıyor, onlarla dalga geçiyor, ne denli etkisiz olduklarını yüzlerine vuruyor adeta. Son olarak geçtiğimiz yılın son ayında açıklanan savunma strateji belgesinde de yaptı bunu ABD. Avrupa’yı önemsemediğini, Avrupa’nın çok önemsediği ilke ve değerleri umursamadığını vurguladı. Avrupalıları adeta aşağıladı.
ABD’nin bu tavrı, Trump’ın küstahlığıyla, kişilik bozukluğuyla, egosuyla, narsist kişilik özellikleriyle, güvenilmez, öngörülmez karakteriyle, kendini beğenmişliğiyle, dikkat dağınıklığıyla açıklanamaz elbette. AB’nin küresel sorunların çözümündeki etkisizliğiyle, birlik içindeki sorunlarla ilgilidir öncelikle.
AB bu durumdayken, Türkiye’nin asla gerçekleşmeyecek AB üyeliğini, AB hayalini, AB’nin bekleme odasında nasıl da bekletildiğini ve AB’nin bu sayede Türkiye’den hangi ödünleri kopardığını tartışmak gerekmez mi?
Türkiye; uzun yıllar, AB içindeki tartışmalara koşut olarak, AB’nin ne yönde gelişeceği, nasıl genişleyeceği, hangi yöne evrileceği üzerine kafa yordu. 90’lı yıllar, 2000’li yılların ilk 10 yılı, Türkiye – AB ilişkileri konusunda yoğun tartışmalarla geçti. 80’li ve 90’lı yıllarda, Türkiye’yi ister tek başına, ister koalisyon ortağı olarak yöneten partilerin büyük bölümü, ANAP’tan DYP’ye, SHP’den DSP’ye, Türkiye’nin AB üyeliğini açıktan savunuyorlardı. Bu konuda MHP ve Refah Partisi’nin çekinceleri vardı sadece.
3 Kasım 2002 tarihindeki seçimlerde tek başına iktidara gelen AKP de, iktidarının ilk yıllarında AB üyeliğini hararetle destekliyordu. AB üyeliği için atılan adımlar, AB’nin Kemalizm’e olumsuz yaklaşımı, Türk Ordusu’na yönelik tavrı, liberallerden, numaracı cumhuriyetçilerden, etnik ayrılıkçılardan da destek görüyordu. AKP’nin ve ortaklarının dillerinden düşmeyen askeri vesayet, Kemalist bürokrasi, otoriter devlet, yargı oligarşisi, AB’nin de hedefindeydi zaten. AB üyeliği bu bağlamda hem içeride karşılık buluyor hem de kaldıraç işlevi görüyordu.
İktidarı da içeren geniş bir cepheydi bu cephe. Yetmez ama evet takımı, özür diliyoruz.com güruhu, KKTC’deki Rauf Denktaş karşıtı yes be annem tayfası, numaracı cumhuriyetçiler, FETÖ’nün solcuları, İletişim Yayınları, Birikim dergisi çevresi, FETÖ’nün medyası, Taraf gazetesi, Radikal gazetesi cephedeydiler. İş dünyasının büyük bölümü, liberal demokrat ve sosyal demokrat vakıflar, dernekler cephedeydiler.
AB’nin dayatmalarına karşı Türkiye’nin ılımlı bir tavır almasını savunuyorlar, sözde soykırım iddialarını kabul etmenin, Türkiye’ye zararı olmayacağını öne sürüyorlardı.
Dahası var, Kıbrıs’ta, Ege Denizi’nde, Yunanistan’la yaşanan, tamamı da Atina kaynaklı olan sorunlarda Türkiye’nin ödün vermesini istiyorlardı.
PKK terör örgütünün taleplerinin karşılanmasını, Fener’deki patrikhanenin ekümenik olmasının kabul edilmesini, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması, tapu senedi olan Lozan’a aykırı taleplere hoşgörüyle bakılmasını öneriyorlardı.
Bu kesimlere göre, Sevr’i çağrıştıran isteklerin önemi yoktu. Sevr paranoyasından kurtulmak gerekiyordu. Avrupa Komisyonu Delegasyon Başkanı Karen Fogg’un maaşa bağladığı, talimatlar verdiği Türk gazeteciler, Türk akademisyenler bu amaçla çalışıyorlardı. Bu takım, kendilerine Türk demez, Türkiyeli der. İstanbul’da Kumkapı’da buluştukları meyhanenin adından dolayı Kör Agop çetesi olarak da anılırlar. Karen Fogg’dan aldıkları talimat şudur: Türk devletinin ve tarihinin hakkından gelmek. Bunlara sorsanız, kendileri, Türkiye’nin demokratikleşmesi için çalışan, Kemalist devlete, ceberrut bürokrasiye karşı çıkan, demokrasi ve özgürlük savaşçılarıdır.
Bunlara göre, KKTC’de Annan Planı kabul edilsin diye AB diplomatlarının yaptıkları baskının, önemi yoktu. Bu baskıların, diplomatik kural ve geleneklerle örtüşmemesi, sorun edilmemeliydi.
Aradan yıllar geçti… Gelelim bugüne…
AB; 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği sayesinde, Türkiye’yi üye yapmadan, Türkiye’nin gümrük rejimi, dış ticaret rejimi, iç pazarı üzerinde büyük nüfuz elde etmenin tadını çıkarıyor. Türkiye ve AB arasında eşitsiz, dengesiz, asimetrik bir ilişki mekanizması kurmanın mutluluğunu yaşıyor AB.
Türkiye’nin tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve tüm adayı temsilen, AB üyesi yapıldığından, bu sayede AB çatısı altında Yunanistan’la buluştuğundan, Yunan – Rum tarafı da, halinden memnun görünüyor. Öyle ki, Kıbrıslı Rumlar, AB üyesi oldukları gün, Yunan medyası, “Helenizmin büyük zaferi” manşetleri atmıştı.
AB’nin geleceğine ilişkin tartışmalar eski hararetini yitirdi ülkemizde. Avrupa Birleşik Devletleri mi, yoksa Birleşik Avrupa Devletleri mi olacak AB? Sıkı bir federasyon mu, yoksa gevşek bir konfederasyon mu olacak AB? Yeni üyelerle genişlemeye öncelik mi verecek, yoksa daha fazla bütünleşmeye mi odaklanacak AB? Kaç halkalı olacak? Kaç vitesli olacak AB? Artık bu sorulara fazla kafa yorulmuyor Türkiye’de. İflah olmaz AB sevdalıları ve AB’nin fonladıkları bile vazgeçtiler bu sorulara yanıt aramaktan.
Türkiye’ye tam üyelik güvencesi hiçbir zaman vermeyen, Türkiye tam üye yapılmasa bile AB kapılarına sıkıca bağlanmalıdır diyen, Türkiye’nin üyeliğini hükümetler, parlamentolar kabul etse bile, isteyen AB üyesi bunu halkoyuna sunabilir şeklinde karar alan AB yöneticileri de, Türkiye’nin AB üyesi olmasının mümkün olmadığını söylüyorlar ısrarla. Hele de milliyetçi, popülist, AB’ye şüpheyle bakan partilerin yükselişte olduğu Avrupa’da, ortalama zekâsı olan her siyasetçi, Türkiye’nin üyeliğini desteklemenin, liberaller için de sosyal demokratlar için de zor olduğunu anlar.
Yineleyelim, AB; 2002 yılındaki Kopenhag Zirvesi’nde, Türkiye’ye, kâğıt üzerinde üyelik perspektifi sunarken, gerçekte, fiilen bu yolu tıkamıştı. Türk medyası bunu görmek, göstermek istemedi. İktidarın da işine geliyordu bu durum. Gerçekte AB’nin Türkiye’ye verdiği sözler çok belirsizdi, muğlaktı. Diğer aday ülkelere verilen sözlerle kıyaslanmayacak kadar müphem idi. Açık bir taahhüt içermiyordu. Üyelik güvencesi vermiyordu. Öyle ki, AB Komisyonu; Türkiye lehine ilerleme raporu yazsa bile, Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerine başlanmasını önerse bile, Avrupa Konseyi; Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerini yerine getirmediğini karar alma yetkisine sahipti.
Gelinen noktada, Türkiye’nin AB nezdindeki konumunu sıralamakta yarar var.
Birincisi, Türkiye’nin AB üyeliğinin, Türkiye’nin, AB kriterlerini hayata geçirmesiyle ilgisi yoktur. Türkiye’nin jeopolitik konumuyla, yüksek nüfusuyla, Müslüman kimliğiyle, komşularıyla ilgisi vardır.
İkincisi, Türkiye’nin üyeliğinin, AB’nin, küresel güç olmayı isteyip istememesiyle, bu konuda bir iddiası, kararlılığı, hazırlığı olup olmamasıyla ilgisi vardır. AB; küresel güç olmak ister ve bunun da maliyetine katlanırsa, Türkiye’nin üyeliği mümkün olur. Yok eğer AB; mevcut durumun devamından, ABD ve NATO şemsiyesinden vazgeçmez, küresel güç olmanın maliyetini göze alamazsa, Türkiye’nin üyeliği mümkün olmaz.
Üçüncüsü, AB; Gümrük Birliği sayesinde, Türkiye’den alacağını zaten almaktadır. Durum buyken, bir de Türkiye’yi tam üye yaparak, büyük bir yükün altına girmek, sorunlu bölgelerle komşu olmak istemez.
Dördüncüsü, Türkiye’nin üyeliği, AB’nin lider gücü olan Almanya’da olsun, onun ardından gelen Fransa’da olsun, Hollanda’da olsun, İtalya ve İspanya’da olsun, iç siyasette de büyük tartışma yaratır. Bu ülkelerde hiçbir siyasetçi bu yönde tercih belirtemez.
Beşincisi, Türkiye; tam üyelik için, 27 AB üyesinden ikisini zor, ama çok zor ikna edebilir: Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Bu ikisi, Türkiye’den çok büyük ödünler, tavizler isterler.
Altıncısı, AB; Türkiye’yi içine almadan, bekleme odasında tutarak, Türkiye’nin AB’nin denetim alanında kalmasını, başka seçenekler aramamasını sağlamaktadır. Zaten Türkiye’nin en büyük dış ticaret ortağı olan AB’nin, kriz bölgelerinde, çatışma alanlarında, savunma, güvenlik ve Avrupa ordusu tartışmalarında tek önemsediği, üye yapmadığı Türkiye’nin silahlı kuvvetlerinden yararlanmaktır.
Kısacası, Türkiye’ye yıllardır, ulusal çıkarlarından ödün vermesi, önceliklerini bırakması, hedeflerinden vazgeçmesi, AB’nin isteklerini, dayatmalarını kabul etmesi önerilmektedir. Demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüğün tek yolunun bu olduğu söylenmektedir. Türkiye’nin artık bu oyuna bir son vermesi gerekmektedir.
Çok Okunanlar
Fatma öğretmeni bıçaklayarak öldüren F.S.B.'nin ifadesi ortaya çıktı
Kurtulmuş'un Meclis'te verdiği iftara katılım sınırlı kaldı
Trump: Hürmüz'deki gemileri koruyacağız
ABD ordusu: İran'da bin 700'den fazla hedef vuruldu
Türkeş’in 80 yaşındaki avukatı emekli maaşına isyan etti...
İkisi birden barajın altında kaldı!
Süper Lig'den 8 kulüp PFDK'ya sevk edildi
MHP Genel Başkanı Bahçeli'den 3. Dünya Savaşı uyarısı
9 saat süren sorgunun perde arkası ortaya çıktı
İran üzerinden parçalanan ümmet masalı