Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında hayal ettiğimiz bu değildi
Türkiye’de yaşananları her sabah önümüze düşen yeni bir skandalın içinden anlamaya çalışıyoruz. Dün konuştuğumuzun hesabı sorulmadan bugün daha ağırını öğreniyor, bir süre sonra hatırlamakta bile zorlanıyoruz. Oysa bugün bizi öfkelendiren ne varsa, yıllardır itiraz ederek anlattığımız siyasi savrulmanın içinde büyüdüğü aşikar.
Şimdi sonuçlarına şaşırmamız, zamanında söylediklerimizi de unutmamız bekleniyor.
Bu topraklara yönelik hesapları, Türkiye’nin sahip olduğu yeraltındaki zenginliği, Dicle ve Fırat’ın taşıdığı hayatı, Anadolu’nun jeopolitik önemini görmeden yalnızca günün siyasi tartışmalarıyla yetinemeyiz.
Büyük Ortadoğu Projesi’ni tartışırken de Türkiye’nin geleceğinin hangi bölgesel hesaplar içinde, kimlerin çıkarları doğrultusunda biçimlendirilmek istendiğini her yeni olayda tekrar sorgulamalıyız.
Atatürk, yirminci yüzyılın başında bu millete kendi ülkesinin sahibi olma iradesini kazandırdı. Millî Mücadele’nin ardından kurulan ulus devlet, egemenliği Türk milletine verdi. Cumhuriyet’i savunmanın sorumluluğu, bu iradenin devamını sağlamaktır. Vatandaşları etnik kimliklerine göre siyasi kamplara ayıran anlayışın karşısında durmak da bu sorumluluğun gereğidir.
Türkiye’de etnik siyasetin sürekli canlı tutulmasını, bölgenin yeniden düzenlenmesine ilişkin dış hesaplarla birlikte değerlendirmeliyiz doğru, fakat dış müdahaleleri konuşurken de içerideki siyasi sorumluluğun üzerini örtemeyiz.
Hem kendi yöneticilerinin tercihlerini, zaaflarını ve hesaplarını sorgulamayan bir toplum, dışarıdan gelen müdahalelere karşı nasıl direnebilir ki ?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal gücünün ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş ilkelerinin taşıdığı önem, bir kez daha burada ortaya çıkıyor. Cumhuriyet’in bu iki kurumunun hafızasının, kadrolarının ve itibarının aşınmasını izlemek, vatansever her Türk vatandaşına işte bu yüzden acı veriyor.
2010’dan sonra CHP’de değişim adına yapılan tercihlerin, partiyi kuruluş düşüncesinden nasıl uzaklaştırdığını, başımıza gelen her yeni siyasi krizde yeni baştan konuşmak zorundayız. Örgütte verilen emeğin, siyasi birikimin ve Cumhuriyet terbiyesinin önüne servetin, çevrenin ve kişisel sadakatin geçirilmesinin sonuçlarıyla bu açıdan yüzleşmeliyiz. Bir siyasi partide bir insanın neyi savunduğundan önce, seçime ne kadar para harcayabileceği önem kazanmışsa, orada aday kadar onu seçen anlayış da sorgulanmalıdır.
Ömrünü hizmet ettiği partiye vermiş insanların birikimi gözden çıkarılırken, parası ve nüfuzu olanlara gösterilen anlayışın sınırı yıllardır maalesef bir türlü çizilemedi. Makamını kişisel ilişkilerine ve çıkarlarına hizmet ettiren kim varsa karşısına aynı kararlılıkla çıkılması gerekirken, yıllarca, parti içindeki asıl sertlik Kemalistlerin, bu ve benzeri konulardaki itirazlarına yöneltildi.
*Ne tuhaf bir genişlemeydi bu. Her siyasi savrulmaya yer bulunuyor, her tartışmalı tercihe gerekçe üretiliyor, bir tek Kemalistlerin varlığı partinin önünde engel sayılıyordu.*
Yıllarını örgütlü mücadeleye vermiş insanlardan susmaları, beklemeleri, geri çekilmeleri istendi. Para ve güç sahiplerinin hassasiyetleri gözetilirken, bu insanların gururu kolayca çiğnendi. Sonra bütün bunlar “topluma açılmak” diye anlatıldı. Kendi örgütünün sesini duymayanların toplumu temsil etme iddiasındaki rahatlığı da ayrıca düşündürücüdür.
Mustafa Sarıgül’ün partiye dönüşü, ister mahkeme kararıyla olsun, ister özel af ile bugün arınmadan söz edenlerin kendi geçmişleriyle yüzleşmesi gereken tercihlerden biridir. CHP’den ihraç edilmiş bir ismi yeniden partiye kabul etmekle yetinmeyip, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösteren Kemal Kılıçdaroğlu, o gün hangi ölçülerle karar verdiğini de bugünkü arınma çağrısının içine koymalıdır. *Başkalarının tercihlerine ahlak ölçüsü tutarken kendi imzasını tartışmanın dışında bırakamaz.*
Aile sofralarında, dost meclislerinde siyasi tartışmalar dile getirilirken bile insanı utandıran iddialar başlı başına bir çürüme işaretidir. Bu ülkeye inanmış insanların, siyaset adına konuşulanlardan utanarak birbirlerinin yüzüne bakmakta zorlanmasını olağan karşılayamayız.
Yetki verdiğiniz insanın nasıl denetlendiği, en az nasıl seçildiği kadar sizin sorumluluğunuzdur. Aday belirlerken bütün yetkiyi elinde tutup, sorun ortaya çıktığında kenara çekilmek, söz konusu kişiyi halka şikayet etmek, yönetmek değildir.
Kadro tercihlerinin ideolojik sorumluluğu da aynı açıklıkla konuşulmalıdır. Kılıçdaroğlu döneminde CHP’den Meclise taşınan İbrahim Kaboğlu’nun, Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddesine ilişkin tartışmada kullandığı “Değişmez maddelere olumlu anlamda dokunulabilir” sözü bunun farklı örneklerinden biridir. Kurucu iradenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti *Anayasası’na koyduğu sınır, onu değiştirmek isteyenin niyetine göre esnetilemez.*
O yıllarda maalesef Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde anayasa Komisyonu‘nda çalışan İbrahim Kaboğlu, Atatürk’ün partisinde bu yaklaşımını fütürsuzca dile getirdiğinde ne dönemin grup başkan vekili Özgür Özel ne yeni partide siyaset yapan MYK üyeleri ne de Kemal Kılıçdaroğlu aksi bir yaklaşım dile getirmemiştir.
İstanbul Barosu seçimlerinin siyasi anlamı tam da burada aranmalıdır.
Ümit Kocasakal’ın, geçmişte Kılıçdaroğlu yönetimine yönelttiği eleştiriler, yıllarca Kemalist itirazın karşısına çıkarılan “Şimdi sırası değil, AKP’nin ekmeğine yağ sürüyorsunuz” anlayışı içinde değerlendirildiğinde gerçekler apaçık ortadadır.
Eleştirilerin içeriğiyle yüzleşmek yerine günü kurtaran populist yaklaşımlar ülke siyasetini maalesef bu günlere taşımıştır.
Sonunda İstanbul Barosu sandığından son seçimlerde Cumhuriyetçi Güç Birliği adayı Ümit Kocasakal ezici çoğunlukla galip çıkmış, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu'nun desteklediği İbrahim Kaboğlu seçimi kaybetmiştir.
Bu sonuç, kuruluş ilkelerine bağlılığın ve Kemalist yaklaşımın siyasete zarar verdiğini söyleyenlere en güzel cevap olmuştur.
Atatürk milliyetçiliği, ortak vatanı, vatandaşlık bağını ve millî egemenliği esas alır. Kaboğlu’nun “kafatasçılar” sözüne itiraz da bu hassasiyetle anlaşılmalıdır. Cumhuriyet’in kuruluş düşüncesine bağlı insanların siyasi tutumları, böyle bir yaftayla asla değersizleştirilemez.
Yukarıda sözünü ettiğimiz geçmişin sorumluluğu yalnızca Kılıçdaroğlu’na bırakılamaz. Özgür Özel, Haziran 2015’te grup başkanvekili seçilerek partinin üst yönetiminde sorumluluk üstlenmiş, aday belirleme safhaları dahil o süreçte alınan tüm kararlara itiraz etmek bir yana en büyük destekçisi olmuştur.
Bugün kendisine bütünüyle yeni bir başlangıç hikayesi yazmak isteyenlerin, dün hangi tercihlerin içinde yer aldıkları da hatırlatılmalıdır.
İktidar cephesinde de durum aynıdır, fon krizinde karşılaştığımız konular da benzer hesap verme meselesidir. Yakın geçmişte görevden alınan Oktay Saral’ın sorumluluğun birkaç alt düzey görevliyle sınırlandırılmaması gerektiğini söylemesi önemlidir. Fakat devletin en yakınında görev yapmış isimlerin sonradan dile getirdiği öfke, denetim düzeninin kimlerin yönetiminde olduğu sorusunu ortadan kaldırmaz. Milletin parasına ne olduğunu öğrenmek için siyasi yakınlıkların çözülmesini bekleyemeyiz.
Ekonomide milletin birikimini koruyamayan, siyasette milletin güvenini tüketen bu anlayışın, ülkenin geleceği konusunda, çerçeve yasa da olduğu gibi kendisine sınırsız bir hareket alanı tanıması da kabul edilemez.
Bu gün artık maalesef her alanda, değerlerin çivisi çıkmıştır, İmralı’da Öcalan’a hazırlanan yeni çalışma ve yaşam alanıyla birlikte, silahsızlanma komisyonunda görev verilmesinin Milliyetçi Hareket Partisi tarafından savunulduğu bir noktayı bu millet görmüş, TBMM’de temsil edilmediğinin farkına varmıştır. Bu yaşananların Türk milletine, gazi ve şahit yakınlarımıza, siyasi anlamını yalnızca bina değişikliği diye anlatamazsınız. Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsüne süreç içinde yönlendirici bir rol verilmesini normalleştiren tercihin bütün sorumluluğu, bu yolu açanlara, kısaca iktidar ve muhalefet partilerine aittir.
Pakize Ana’nın ve şehit ailelerinin itirazını TBMM’ne taşıyamayan bir siyasetin, bu ülkenin ortak geleceği adına konuşurken kendi vicdanını sorgulaması gerekir.
Devlet Bahçeli’nin açıkladığı “100 il, 1000 ilçe” projesine de bu bütünün içinden bakmalıyız. Çerçeve Yasa’yla yürüyen süreç, bu karar ile birlikte değerlendirildiğinde, idari yapının yeniden düzenlenmesinin federatif bir yönelişe zemin hazırlayabileceği kaygısını ciddidir. Bu kaygıyı, il olmayı bekleyen ilçelerin heyecanıyla geçiştirmek ise mümkün değildir.
Üstelik memleketin kalkınmasını il ve ilçe sayısıyla anlatmak, asıl yapılması gerekenleri konuşmaktan kaçınmaktır. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmadan, tarım ve hayvancılık desteklenmeden, millî ve yerli sermaye üretime, teknolojiye, kendi markasını yaratmaya ve dünya pazarlarına yönelmeden hangi bölgenin geleceği değişecektir?
Tabeladaki “ilçe” kelimesini “il” olarak değiştirmek, insanların geçim sıkıntısını çözmez, daralan sosyal hayatını canlandırmaz, kuşaktan kuşağa aktarılan kültürünü yaşatmaya yetmez. İnsanların doğdukları yerde çalışabildiği, birlikte huzur içinde yaşayabildiği, geleneklerini ve ortak hafızasını koruyabildiği bir hayat kurmak gerekir.
Bütün bunlar insanı delirtecek hız ve yoğunlukta olup biterken, bir taraftan Kemal Kılıçdaroğlu, Mekke Anlaşması’na verdiği desteği Türkiye’nin bölgede baskın bir güç olması gerektiği düşüncesiyle savunmaktadır.
Oysa, Türkiye’nin gücü, Mekke’ye ya da başka bir coğrafyaya asker gönderme ihtimaliyle ölçülemez. Üreten ekonomisiyle, bilimdeki birikimiyle, kendi kaynakları üzerindeki egemenliğiyle ve vatandaşına sunduğu sosyal kültürel hayatla ölçülür. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışını ekonomik bağımsızlıktan bu nedenle ayrı düşünülemez. Kendi vatandaşının geleceğini güvenceye alamayan bir yönetimin dışarıya dönük kudret anlatıları, evindeki eksikleri kapatmaya yetmez.
Yazıya başlarken söylemiştik, siyasette özellikle son 25 yılı doğru okumak bu günleri daha net görmemizi sağlar. Buradan hareketle Sayın Prof. Dr. Nur Serter’in CHP’de Maskeli Yıllar ve Celladına Aşık Olmak adlı kitapları, bu tartışmaları siyasi hafızayla birlikte değerlendirmek açısından çok kıymetlidir. Kitapların ilki CHP’nin dönüşümünü 2010 yılından bu güne tanıklıklarıyla ele alıyor. İkincisi Öcalan’ın metinleri ve İmralı tutanakları üzerinden bir inceleme sunuyor. Özellikle gençlerin bu kitapları okuyarak, kaynaklarını değerlendirerek siyasi hafızalarını güçlendirmeleri ülkenin geleceği açısından çok önemlidir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında hayal ettiğimiz elbette bu değildi. Biz, çocuklarının geleceğini kendi ülkesinde kurabildiği, emeğin itibar gördüğü, devletin milletine güvendiği ve milletin devletinden kuşku duymadığı adil üreten hakça bölüşen bir Türkiye istedik.
Bundan sonra da, bu ülkeyi kuran Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına duyduğumuz minnetin gereği olarak, her birimiz doğruları hatırlatmaya ve gerçekleri savunmaya devam edeceğiz.
CHP Onur Kurulu Üyesi
*Buket Müftüoğlu*