Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,8025
Dolar
Arrow
44,3531
İngiliz Sterlini
Arrow
58,4085
Altın
Arrow
7133,5933
BIST
Arrow
10.729

Cezayir Sahrası: Tuaragler ile Deve Sırtında

"...Taş sürtüyor taşa. Çöl yutuyor ve boğuyor.

Unutma, zevkin yiyip bitirdiği ey insan;

taş sensin, çöl ve ölüm de sen.."

1883 yılıydı. 4 bölümde tamamlayacağı o meşhur kitabının ilk bölümünü İtalya’nın Rapollo kasabasında yazmaya başlamıştı. Sağlık sorunları sebebiyle Sils Maria (İsviçre Alpleri) ve İtalya arasında sürekli dolaşıyordu. En önemli fikirlerinin çoğu bu yürüyüşlerde ortaya çıktı. Kendi anlatımına göre kitabın bazı bölümlerini birkaç gün içinde adeta “ilham patlamasıyla” yazdı. Bu kitabı yazarken neredeyse tamamen yalnızdı. 

Kitap, eski İran peygamberi Zerdüşt’ü bir filozof karakter olarak kullanıyordu. Evet şimdi hatırladınız: Friedrich Nietzsche’nin başyapıtı Böyle Buyurdu Zerdüşt. Başlangıçtaki şiir de oradan. Kitabın özellikle "Çölün Kızları Arasında" başlıklı şiirsel bölümünde geçen bu ifadeler, Zerdüşt'ün çöl deneyimi ve insanın kendi içsel çölüyle yüzleşmesi üzerine kuruludur.

Peki bizler de ünlü filozofun söylediği gibi içimizde gizlediğimiz çöllerle yüzleşebilir miyiz? Modernin zevklerin hazzını değil sadece doğanın ve ıssızlığın huzurunu bulabileceğimiz bir yer var mı? Bugün sıradan bir seyahati değil belki hayatta bir kez deneyimlenebilecek bir macerayı anlatalım…

Çölün Mavi İnsanları Tuaragler ile Gerçek Sahra Kervanı

Rotamız Dünya'nın en büyük çölü Büyük Sahra. Neredeyse tüm Cezayir'i kaplayan uçsuz bucaksız bir kum denizi. Kervanımız bizleri Tikibaouine’de bekler. 4x4 arazi araçlarıyla Nijer ve Libya sınırındaki Djanet’in içlerine doğru ilerlenir ve çöl kervanı boyunca bizlere yoldaşlık edecek develer ve sıra dışı gelenekleriyle çölün kadim bekçileri Tuaregler ile buluşulur yani Sahra'nın bin yıllık rehberleri ile.. Kendilerine özgü ilginç kültürleri ve yaşam tarzlarıyla Kuzey Afrika'nın göçebe kabileleridir onlar. 

Cezayir’in güneyinde, Sahra’nın en büyüleyici bölgelerinden biri olan Djanet, çölün kapısı gibi karşılar insanı. Ufka kadar uzanan kum tepeleri ve rüzgârın şekillendirdiği taş kemerlerin arasında, mavi peçeleriyle tanınan Tuaregler yüzyıllardır olduğu gibi bugün de Sahra’nın gerçek rehberleri. Çölün “mavi insanları” diye anılan bu göçebe halkla birlikte deve sırtında yapılan bir kervan yolculuğu, modern zamanın gürültüsünden kopup zamanın çok daha yavaş aktığı bir dünyaya adım atmak gibi.

Kervan sabahın erken saatlerinde çıkar yola. Develerin ağır ama ritmik yürüyüşü, kum denizinin sessizliğiyle birleşince yolculuk neredeyse meditatif bir hâl alır. Tuareg rehberler, yüzlerini kapatan indigo renkli peçeleri ve sakin tavırlarıyla çölün dilini konuşur gibidir. Güneş yükseldikçe Sahra’nın renkleri de değişir; sarı kumlar bir anda altın tonlarına, ardından bakıra çalar. 

Yolculuğun en etkileyici duraklarından biri elbette Tikibaouine’dir. Rüzgârın ve zamanın oyduğu dev kumtaşı kemerleri, Sahra’nın ortasında doğanın kurduğu bir açık hava katedrali gibi yükselir. Deve kervanı bu taş sütunların arasında ilerlerken, insan kendini sanki dünyanın en eski yollarından birinde yürüyormuş gibi hisseder. Sessizlik öyle derindir ki bazen sadece kumun üzerinde kayan rüzgârın sesi duyulur. 

Akşam olduğunda kervan küçük bir vadiye kurulur ve Tuaregler geleneksel çöl çadırlarını açar. Güneş batarken gökyüzü kızıl ve mor tonlara bürünür; ardından Sahra’nın ünlü yıldızlı gecesi başlar. Şehir ışıklarından uzak bu gökyüzü, Samanyolu’nun neredeyse dokunulacak kadar parlak göründüğü bir doğa gösterisine dönüşür. 

Çadırların önünde yakılan ateşin etrafında Tuareglerin hazırladığı basit ama unutulmaz bir sofra kurulur. Kumda pişirilen ekmek, çay seremonisi ve yavaş akan sohbetler… Tuaregler için çay sadece bir içecek değil; misafirliği, sabrı ve dostluğu simgeleyen bir ritüeldir. Küçük bardaklarda üç kez servis edilen çayın her turu farklı bir anlam taşır. 

Çölde Çay: Tuaragler’in Üç Tur Ritüeli

Sahra’da Tuaregler ve genel olarak Sahra göçebeleri arasında çay içmek sadece bir içecek molası değildir; bir misafirperverlik ve sohbet törenidir. Çay küçük bardaklarda üç tur halinde servis edilir ve her turun sembolik bir anlamı vardır. Bu geleneğe Sahra’da çoğu zaman “üç çay kuralı” denir. 

İlk bardak genellikle en sert ve yoğun çaydır. Şeker azdır ve tadı belirgin şekilde acıdır. Yani hayat gibi acı… Hayatın zorluklarını ve çölün sertliğini simgeler. Sahra’da yaşam kolay değildir; ilk çay bu gerçeği hatırlatır. İkinci bardakta çay daha dengeli ve aromatiktir. Şeker biraz daha fazla olur ve tadı yumuşar. “Aşk Gibi Güçlüdür” denir. Dostluğu, sevgiyi ve insanlar arasındaki bağı temsil eder. Bu bardak genellikle sohbetin derinleştiği andır. Son bardak en tatlı olanıdır. Şeker oranı yüksektir ve çay daha hafif içilir. Bu da ölümün tadıdır. Hayatın sonunda gelen huzuru ve dinginliği betimler. Aynı zamanda misafirle geçirilen zamanın keyfini ifade eder. Kısaca bu gelenek Sahra’da şu sözle özetlenir:

“İlk çay hayat kadar acı,

ikinci çay aşk kadar güçlü,

üçüncü çay ölüm kadar tatlıdır.”

Çayın yavaş hazırlanması da ritüelin parçasıdır. Tuaregler çayı genellikle yüksekten dökerek köpürtür; bu hem çayı havalandırır hem de misafire gösterilen özenin işaretidir. Tuareg kültüründe misafire verilen çay saygının sembolüdür. Çayı yüksekten dökebilmek ustalık gerektirir; dökerken bir damla bile taşırmamak ev sahibinin maharetini gösterir. Köpük ne kadar güzel olursa, ev sahibinin misafirine verdiği değer de o kadar yüksek kabul edilir. Çay Sahra’da acele içilmez. Çayı birkaç kez bardaktan demliğe, demliğin ağzından tekrar bardağa dökerek köpürtmek zaman alır. Bu süreç sohbeti uzatır. Göçebe yaşamında bu ritüel, yolcuların ve misafirlerin birbirini tanıdığı sosyal bir ana dönüşür. Sahra’da şöyle bir söz vardır: “Çayın köpüğü ev sahibinin kalbidir.” Bardakta güzel bir köpük oluşmuşsa, misafire verilen değer de büyüktür. Sahra’da kervan yolculuğuna çıkan birçok gezginin söylediği gibi: Çölde içilen çayın tadı aslında çaydan değil, o anın kendisinden gelir.

Sahra Gecesinde Ateş, Davul ve Şiir: Tuaregler ile Çölün Ritmi

Cezayir Sahrasında gerçek bir çöl yolculuğunun en unutulmaz anlarından biri de Tuaregler ile geçirilen bir kervan gecesidir. Ateşin etrafında başlayan müzik ve şiir gecesi… Sahra’da çöl güneşi battıktan sonra sıcaklık hızla düşer, kum tepeleri karanlığa gömülür ve gökyüzü yıldızlarla dolu dev bir kubbeye dönüşür. Bu sessizliğin ortasında küçük bir ateş yakılır ve gecenin ritüeli başlar.

Önce Tuaregler geleneksel çalgılarından biri olan Tindé davulunu çıkarırlar. Bu davul aslında çoğu zaman ters çevrilmiş bir havan veya ahşap kap üzerine gerilen deriyle yapılır. Ritim başladığında çölün sessizliği yavaşça değişir; davulun derin sesi kum tepeleri arasında yankılanır. Ardından Tuareglerin çok özel bir enstrümanı duyulur: İmzâd. Tek telli bu keman benzeri çalgıyı genellikle Tuareg kadınları çalsa da çöl kervanında vazife erkeklere düşer. İnce ve hüzünlü sesi Sahra gecesinde neredeyse rüzgârla birleşir. Bu müzik çoğu zaman eski kervan yollarını, savaşları ya da göç hikâyelerini anlatan sözlü şiirlere eşlik eder.

Şiir Tuareg kültüründe çok önemlidir. Göçebe hayatında yazılı edebiyat yerine sözlü anlatı gelişmiştir. Ateşin etrafında bir kişi ayağa kalkar ve doğaçlama bir şiir okumaya başlar. Bazen bu şiir bir aşk hikâyesini, bazen çölde kaybolmuş bir kervanı, bazen de uzun bir yolculuğun özlemini anlatır. Misafirler de bu gecenin parçası olur. Çay yeniden hazırlanır, küçük bardaklar dolaşır ve sohbet uzar. Gökyüzünde Samanyolu’nun parlak bir nehir gibi aktığı bu ortamda, müzik ve hikâyeler saatlerin nasıl geçtiğini unutturur. Birçok gezgin için Sahra’daki en unutulmaz an aslında deve kervanı değil, işte bu gecedir. Çünkü ateşin etrafında, yıldızların altında dinlenen Tuareg ezgileri insanı modern dünyanın gürültüsünden tamamen uzaklaştırır ve Sahra’nın bin yıllık göçebe ruhunu hissettirir. 

Albert Camus'un Cezayir'i

Nietzsche’den ilhamla kendi içimizde gizlediğimiz çöllerle yüzleşebileceğimiz bu yolculukta başka bir edebi ilişki ve tarihi-kültürel köprü de elbette Cezayir asıllı ünlü Fransız filozof Albert Camus ile kurulur. 

Cezayir doğumlu yazarın 4 lirik makalesinden oluşan bir koleksiyon olan "Düğün" adlı kitabının iki bölümünün biri çöle, diğeri Tipasa'ya atfedilir. Turageler ile geçirilen gerçek bir Büyük Sahra kervanı ardından çölde bu içsel yolculuğu tamamlamanın sırrı da Albert Camus’un izinde buradan geçer. Aslından Tipasa’nın UNESCO mirası antik harabelerinden ya da Numidya Berberi Kralı II. Juba’nın eşi ve yasak aşkları destanlara konu olan ünlü Roma generali Marcus Antonius ile meşhur Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın kızı II. Selene’nin gömüldüğü Kraliyet Mozolesi’nden (Selene’nin Anıt Mezarı) bahsetmiyorum. Bunlar rotanızda olsa da yüzünü tam ters istikamete doğuya çevirin. Orada sizi Annaba karşılayacak. Cezayir’in Akdeniz’e açılan tarihi limanı. 

Annaba, “Hünnapların Yeri” anlamına geliyor. Hünnap, bahar aylarında hoş kokulu sarı renkler açan dikenli bir ağaç türü. Burası ünlü bir Orta Çağ matematikçisi ve İslam filozofu olarak tanınmış bir Sufi olan İmam Ahmet Bin Ali El-Buni’nin de doğum yeri. El-Buni, Şems-ül Maarif’in yazarı. 13.yüzyılda Cezayir’de yazılan ünlü Arapça sihir ve havas ilimleri eserinin. 

Sahra çevresindeki tasavvuf ve havas geleneğinde, çölde geçirilen yalnızlığın insanı görünmeyen âlemlerin sırlarına daha açık hale getirdiğine inanılırdı. Bu yüzden kitabın bazı bölümlerinin, çölün sessizliği ve inziva ortamında yapılan manevi çalışmaların bir ürünü olduğu anlatılır. Sahra’da göçebe dervişler ve bilginler, harflerin ve sayıların gizli anlamlarını çözmeye çalışırken doğanın sonsuz boşluğunu bir tür tefekkür alanı olarak görürdü. Çölün engin sessizliği, gece göğünün yıldızlarla dolu karanlığı ve insanı yalnız bırakan ufuk çizgisi, bu tür mistik düşünceler için güçlü bir ilham kaynağı sayılmıştır.

Yeniden Zerdüşt’e dönelim. Zerdüşt’ün öğretisinde Yalnızın yolu çölden geçer; ama yalnız olanın çölü kendi içindedir. Yani hakikati arayan kişi önce yalnızlığa ve içsel çöle girmek zorundadır. Bu çöl, eski değerlerin yıkıldığı ama yenilerinin henüz doğmadığı yerdir. Sahra’daki bu kervan yolculuğu bir seyahatten çok daha fazlasıdır. Cezayir Sahrası içinizde eski değerlerin yıkıldığı ama yenilerinin henüz doğmadığı bir coğrafyadır.