Yıllar önce Nokia 9210 Communicator için İstanbul Lütfi Kırdar’da büyük bir lansman yapılmıştı.
Bayiler çağrılmıştı. Salon hazırlanmıştı. Sahne kurulmuştu. Işıklar yanmıştı. Gecenin sunumunu bir teknoloji yazarı yerine Beyazıt Öztürk'e bırakmışlardı.
Bir süre sonra konu bir teknoloji lansmanından bayi toplantısına dönüşmüştü. Ben çıkarken sahnede iki kişi bacaklarının arasındaki salatalığı hızlı bir şekilde birbirine iletmeye çalışıyorlardı.
Güldüler.
Eğlendiler.
Sabah oldu.
Ben de ertesi gün Nokia’yı aradım.
“Yollayın bir cihaz, inceleyelim” dedim.
Cevap çok netti:
“Elde cihaz yok.”
İşte o gün “Bana lansman yapma” diye bir yazı yazmıştım. O dönem çalıştığım dergi grubunda yayınlanmıştı.
Çünkü ortada çok basit bir sorun vardı.
Ürünü olmayan lansman yapılmaz.
Aradan yıllar geçti.
Bugün bakıyorum, aynı hatayı Apple da yapıyor.
Geçen hafta yapılan WWDC etkinliğinin en önemli başlıklarından biri yine Siri idi. Daha doğrusu Apple’ın yapay zekâ destekli yeni Siri vaadiydi.
Fakat mesele şuydu:
Apple neredeyse bir önceki WWDC’de açıkladığı Siri özelliklerinin aynısını yeniden anlatıyordu.
Peki ne olmuştu?
Geçen yıl sahnede anlatılan özellikler zamanında sistemlerde çalışır hale gelmemişti. Apple, iPhone 16 döneminde duyurduğu yapay zekâ özelliklerini ve yeni Siri yeteneklerini kullanıcıya söz verdiği hızda sunamamıştı.
Bu yalnızca teknoloji basınında kötü yorumlara yol açmadı.
ABD’de açılan davada Apple, bu gecikmiş yapay zekâ ve Siri vaatleri nedeniyle 250 milyon dolarlık bir uzlaşmaya gitmek zorunda kaldı.
Apple bu yıl belli ki aynı hatayı büyütmek istemedi. Bu kez uçup kaçan vaatler vermedi. Daha önce söylediği ama zamanında yapamadığı işleri toparlamaya çalıştı.
Teknoloji dünyasının Siri sunumundan pek de hoşlanmamasının nedeni buydu.
Kimse yüksek sesle söylemedi ama hissedilen şey belliydi:
“Bana lansman yapma.”
Çünkü yapay zekâ çağında artık herkes vaat dinlemekten yoruldu.
Yeni Siri şöyle olacak.
Telefon sizi böyle anlayacak.
Uygulamalar arasında şöyle gezecek.
Ekrandaki içeriği böyle yorumlayacak.
Kişisel bağlamınızı şöyle bilecek.
Bunların hepsi güzel.
Ama çalışıyorsa güzel.
Kullanıcıya geldiyse güzel.
Gazeteci inceleyebiliyorsa güzel.
Yoksa bu yalnızca sahne gösterisi olur.
Apple’ın yıllardır en büyük gücü “önce yap, sonra anlat” kültürüydü. Şirket bu yüzden güvenilirdi. Sahnede anlatılan şeyin er ya da geç cihaza geleceği düşünülürdü.Fakat yapay zekâ yarışında Apple da Silikon Vadisi’nin kötü alışkanlığına yakalandı.Önce anlat.Sonra yetiştirmeye çalış.Yetişmezse ertele.
Eleştiri gelirse daha temkinli anlat.
Bu yöntem Apple’a yakışmıyor.
Çünkü Apple’ın farkı hiçbir zaman en önce konuşmak değildi. Apple’ın farkı, herkes konuştuktan sonra çalışan ürünü çıkarmaktı.
Daron Acemoğlu'nun kaçırdığı nokta
Geçen hafta Daron, Gazete Oksijen'de "Papa'nın yapay zeka için dedikleri az bile" başlıklı bir yazı yazmıştı. Konuyu Papa üzerinden almasını bir bilim adamının tarafsız bakış yaklaşımına pek de yakıştıramamış olmama rağmen, YZ konusuna kafa yormasını çok yerinde buluyorum.
Ancak Daron’un yapay zekâ analizlerinde eksik bulduğum nokta, bu teknolojiyi önceki teknolojik dönüşümler gibi değerlendirmesi. Oysa yapay zekâ yalnızca hayatımızı değiştirmiyor. Değiştirdiği hayat, birkaç ay sonra yapay zekânın kendisini de değiştiriyor. Süreç doğrusal değil. Kendi üzerine katlanan bir geri besleme döngüsü.
Bunu en net yazılım dünyasında görüyoruz. Daha birkaç yıl önce programlama bilenlerle bilmeyenler arasında büyük bir duvar vardı. Ardından vibe coding (tınısal programlama) geldi. İnsanlar teknik ayrıntıları öğrenmeden çalışan araçlar ve servisler üretmeye başladı. Ancak asıl önemli değişim bu değil. Tınısal programlama, alıştığımız ve bildiğimiz uygulama dünyasını sarsmaya başladı. Çünkü artık herkesin aynı uygulamayı kullanması gerekmeyebilir. Her kullanıcının kendi ihtiyacına göre üretilmiş araçları olabilir. Yapay zekâ burada bir sektörü dönüştürmedi; sektörün varlık nedenini değiştirmeye başladı.
Bir başka itirazım da sık duyduğumuz “yapay zekâ insan zekâsı değildir” cümlesine. Elbette aynı şey değiller. Ancak bundan hareketle yapay zekânın insan düşüncesini anlayamayacağını söylemek giderek daha zayıf bir argüman haline geliyor. Ben lisedeyken fizik öğretmenim, insan beyninin bir yaprağa bakarak binlerce başka şeyin de yaprak olduğunu anlayabildiğini, bilgisayarların ise bunu yapamayacağını anlatırdı. O gün için haklıydı. Bugün değil. Yapay zekâ yalnızca nesneleri tanımayı değil, genelleme yapmayı da öğrenmeye başladı. Üstelik bunu birçok alanda insanı şaşırtacak bir başarıyla yapıyor.
Asıl önemlisi, yapay zekâ sayesinde ilk kez düşüncenin matematiğini görmeye başlamamız. İnsan zihninin nasıl örüntü kurduğunu, nasıl ilişki kurduğunu ve nasıl genelleme yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Yapay zekâ insan zekâsının kopyası olmayabilir. Ama insan düşüncesinin nasıl çalıştığını anlamamız için şimdiye kadar geliştirdiğimiz en güçlü araçlardan biri olduğu açık.
Daron’un haklı olduğu bir nokta var. Yapay zekâdan en sert darbeyi bugünün “gelişmekte olan ülkeleri” alabilir. Hatta şu İngiliz nezaketini bırakalım. Gelişmekte olan değil, gelişmemiş ülkeleri. Eğer yalnızca takipçi kalırlarsa, bu teknoloji aradaki farkı daha da açacaktır. Ancak aynı teknoloji tarihte görülmemiş büyüklükte sıçrama fırsatları da yaratıyor. Bu yüzden yapay zekâ, gelişmemiş ülkeler için hem en büyük tehdit hem de en büyük fırsat olabilir.
Sorun şu ki yapay zekâyı hâlâ buhar makinesi, elektrik ya da internet gibi değerlendirmeye çalışıyoruz. Oysa bu kez karşımızda yalnızca hayatı değiştiren bir teknoloji yok. Değiştirdiği hayat sayesinde kendisini de değiştiren bir teknoloji var. Bu nedenle yapay zekâyı geçmiş dönüşümlerin cetveliyle ölçmek bizi yanlış sonuçlara götürebilir.
Bu Hafta İncelediklerim: Logitech G502 X Lightspeed
Yıllardır teknoloji ürünleri inceliyorum. Bazı ürünler ilk bakışta etkileyici görünür ama birkaç gün sonra unutulur. Bazıları ise ilk bakışta çok dikkat çekmez ancak kullanmaya başladığınızda neden bu kadar sevildiğini anlarsınız. Bu hafta masamda Logitech’in G502 X Lightspeed modeli vardı.
G502 serisi aslında oyuncular arasında uzun süredir bilinen bir aile. Logitech yıllar içinde bu seriyi sürekli güncelledi. G502 X Lightspeed ise serinin daha modern ve daha olgun versiyonu olarak karşımıza çıkıyor.
İlk dikkatimi çeken konu ergonomi oldu. Fare özellikle sağ el kullanıcıları için tasarlanmış. Başparmak desteği ve elin doğal yerleşimi oldukça başarılı. Uzun süreli kullanımda rahatsızlık vermiyor. Oyun oynarken olduğu kadar günlük ofis işlerinde de rahat bir deneyim sunuyor.
Teknik tarafta Logitech’in Lightspeed kablosuz teknolojisi kullanılıyor. Kablosuz farelerde yıllarca gecikme ve bağlantı sorunları konuşuldu. Ancak günümüzde üst düzey oyuncu farelerinde bu sorun büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. G502 X Lightspeed de bu konuda oldukça başarılı. Kablolu bir fare kullanıyormuş hissi veriyor.
Modelin bir başka güçlü yanı da pil ömrü. RGB aydınlatmalı Plus modelinin aksine burada gereksiz ışık gösterileri bulunmuyor. Bunun karşılığında çok daha uzun pil ömrü elde ediliyor. Benim açımdan bu önemli bir tercih. Masada daha az dikkat dağıtıcı unsur ve daha uzun kullanım süresi her zaman avantaj.
Fare üzerinde bulunan programlanabilir tuşlar özellikle üretkenlik tarafında da işe yarıyor. Video düzenleme, tasarım, yazılım geliştirme veya yoğun internet kullanımı sırasında bu tuşlara farklı görevler atanabiliyor. Böylece ürün yalnızca oyunculara değil profesyonel kullanıcılara da hitap ediyor.
Çok Okunanlar
Ece İrtem'in ölümüne dair avukatından ilk açıklama
Fenerbahçe'de yönetim kurulu görev dağılımı yapıldı
CHP'den AKP'ye geçen belediye başkanına saldırı girişimi
Üniversiteli Altaylılar grubunun Atatürklü pankartı stada alınmadı
DMM '25 yeni il kurulacak' haberlerine açıklama
Altında yükseliş
Kemal Kılıçdaroğlu'na bu defa 'sanatçı desteği' geldi
Ünlü oyuncu Ece İrtem genç yaşta yaşamını yitirdi
Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişler başladı, tankerler hareket halinde
Neden şimdi?