Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Balkan Harbinde Ordu ve Donanmanın Siyasallaşması

1911’de başlayan İtalya Harbi daha bitmeden Balkan devletleri (Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ) Osmanlıya saldırdı. Sanayi devrimlerini ıskalayan, ‘’akıl mı? nakil mi?’’ yol ayrımında başlangıçtan itibaren nakil diyerek yanlış yola giren; teknolojik ve sosyal gelişmeyi başaramayan Osmanlı 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yalnızca askeri bakımdan değil, siyasi ve idari bakımdan da sürekli geri çekilmeye zorlanıyordu. Osmanlı Devleti çiftçi/köylü tarım imparatorluğu olarak 1877 Osmanlı Rus Harbinden sonra her alanda saldırıya uğradı.

Balkan Harbi Başlıyor

8 Ekim 1912 günü Karadağ’ın başlattığı Balkan Harbi, Türk askeri tarih literatüründe genellikle sarsıcı bir toprak kaybı olarak ele alınsa da stratejik bir perspektifle bu savaş, devlet mekanizmasının ve savunma doktrininin topyekûn sistemik çöküşüdür. Savaş başladığında düşman istihbaratı yok denecek kadar azdı. Askerin büyük bölümü terhis edilmişti. Düşmanın 700.000 askerine karşılık Osmanlı askeri 450.000 civarındaydı. Ama en önemlisi erzak ve kıyafet eksikliği idi. Diğer yandan süvari sayısı son derece düşüktü. Bir yıldır devam eden İtalyan harbi neticesinde finansal durum da son derece bozulmuş, üstüne Balkan harbi çıkınca İtalyanlardan aceleyle ateşkes ve barış anlaşması istenmişti. Neticede İtalyanlara Libya ve 12 adalar bırakılarak Balkanlardaki savaşa müdahale edildi. Bu savaş Osmanlı’nın çöküş dönemindeki en büyük trajedisidir. Balkan Harbinde sadece 4 eski Osmanlı vilayeti ile savaşılmadı. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ’ın arkasında Avrupa’nın büyük devletleri vardı.

Siyasallaşan Ordu

Balkan Harbi başladığında Mustafa Kemal henüz genç bir kurmay subaydı ama yaşanan felaketin gerçek nedenini çok erken görmüştü. Ona göre mesele yalnızca Karadağ, Bulgar, Sırp ya da Yunan ordularının başarısı değildi. Asıl mesele, Osmanlı ordusunun yıllar içinde siyasetin içine çekilerek içeriden çökertilmesiydi. Nitekim daha sonra yaptığı değerlendirmelerde Balkan bozgununun doğrudan Türk askerinin yenilgisi olmadığını özellikle vurgulayacaktı. Ordu artık milli bir savaş kurumu olmaktan uzaklaşmış, başta İttihat ve Terakki çevresi olmak üzere dönemin sert siyasi hizipleşmesinin içine çekilmişti. Buna karşı gelişen Hürriyet ve İtilaf çizgisi ile Halaskâr Zabitan gibi muhalif yapılanmalar da subay kadroları arasında derin ayrışmalar yaratmıştı. Subaylar giderek ortak milli hedef etrafında değil, farklı siyasi merkezler ve hizipler etrafında saflaşmaya başlamıştı. Terfilerde liyakat yerine siyasi sadakat öne çıkıyor, komutanlar birbirine güvenmiyor, emir komuta zinciri her geçen gün daha fazla aşınıyordu. Parçalanan yapı, Balkan Harbi başlamadan önce bile ordunun ruhunu tüketmişti. Bu nedenle savaş aslında cephede değil karargâhlarda kaybedildi.

Siyasallaşan Donanma ve Kaybolan Denizci Devlet Refleksi

Balkan Savaşı Ege Adalarının ve Batı Trakya’nın kaybı ile sonuçları bugüne kadar yansıyan batıdan kuşatılmışlığımıza neden oldu. Bunun temel nedeni donanımsızlıktı. Osmanlı Devleti Ege Adalarını 5 ay içinde (21 Ekim 1912-16 Mart 1913) peş peşe kaybetti. Bunun asıl nedeni sadece donanmasızlık değildi. Denizci devlet refleksinin olmayışıydı. Bu refleks denizi sadece bir sınır veya engel değil, devletin bekasını, lojistik sürdürülebilirliğini ve jeopolitik derinliğini sağlayan ana stratejik arter olarak tanımlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz refleksi İnebahtı (1571) sonrası zayıflamış, gerilemiş ve en nihayet II. Abdülhamit döneminde tamamen ortadan kalkmıştı. İtalyan Savaşı deniz aşırı bir alanda devam ederken savaşı destekleyecek tek bir donanma gemisi bile Libya’ya gönderilememişti. Balkan Savaşı başlamadan önce İstanbul’da toplanan Meclisi Mebusan daha baştan deniz hakimiyetini Yunanistan’a teslim ederek Ege Denizindeki kontrol irademizi felç etmişti. Denizdeki bu stratejik boşluk, aynen Libya’da yürütülen İtalyan Savaşında olduğu gibi Ege’de 15 yüzyıldan bu yana bize ait olan adalardaki Türk nüfusun terk edilmesini tetiklemiş ayrıca kara ordusunun lojistik damarlarını tıkayarak askeri birlikleri terke mahkûm etmişti. Bu lojistik tıkanıklık, Rumeli’deki birliklerimizi mühimmatsız bırakmıştı.

Balkan Harbinde Donanma Karargâhı ile Bahriye Vekaleti arasında dahi bölünme vardı. Subayların bir kısmı İttihatçı bazıları Hürriyet ve İtilaf grubundandı. İmkansızlıklar, zafiyetler bir yana komuta heyetindeki liyakatsizlik ve bölünmüşlük durumu çok daha vahim hale getiriyordu.

Deniz Binbaşı Ali Rıza Bey ,100 yıl sonra yayımlanan hatıratında (Elveda) yaşananları şöyle özetliyordu: “Artık Ege’deki bu adalarımızı kaybettiğimizi biliyorduk. Çaresizdik. Sırtüstü yenik düşmüştük. Yunanlıların işgal ettiği adaların hemen çoğundan mülki ve askeri personeli zaten memlekete geri çağırmıştık. Başıboş kalan Osmanlı Adalarına Yunanlılar çıktıklarında, sessizliğe onlar bile şaşırdılar...Adalarda haberleşme imkanları doğru dürüst kurulmamıştı. Aynen İtalyan işgalinde olduğu gibi bazı adaların işgal edildiğini de neden sonra öğrendik...Beş asırlık hükümranlığı nasıl terk ettiğimizi tesadüfen öğrenmiştik.”

Balkan Savaşı sırasında Çeşme’den bir Osmanlı vatandaşının donanmanın adalara ve sahillere yardıma gelmeyişi üzerine çektiği şu telgrafı dilerim tarihimizde bir daha okumayız:

“Yunan gibi bir devlet, posta vapurlarını ve hatta kruvazör istimbotlarını torpidobot yaparak adalarımızı işgal ediyor, askerlerimizi dağların tepesinde avlıyor. Daha da öte Anadolu sahillerimizde filikalar dahil ne kadar tekne varsa topluyor... Günler geçti. Gözlerimiz gece gündüz uzayıp giden denizde, Yunan gemilerinden başka bir şey görmüyor. Millet donanmayı bugün için beslemiyor mu? Yoksa bunları Bizans surları önünde geçit merasimi için mi saklayacağız?”

Balkan Harbi sırasında Osmanlı donanmasının Ege’de deniz üstünlüğünü kazanmak için Çanakkale Boğazından iki kritik çıkış hamlesi olmuştur. İmroz ve Mondros muharebeleri olarak bilinirler. İlki 16 Aralık 1912’de, ikincisi ise 18 Ocak 1913’te gerçekleşti. Her iki muharebede de Yunan donanmasının Averof zırhlı kruvazörü üstün sürat ve ateş gücüyle Osmanlı savaş nizamını bozdu. Osmanlı filosu ağır hasar alarak boğaza çekilmek zorunda kaldı. Bu yenilgiler sonrası Yunanistan Ege’de deniz hâkimiyetini ele geçirirken Osmanlı Devleti de Ege adalarıyla bağlantısını fiilen kaybetti.

Balkan Harbi’nde Osmanlı Donanması’nın yaşadığı bu hezimet yalnızca teknik yetersizliklerin, yaşlı gemilerin ya da eksik mühimmatın sonucu değildir. Asıl çöküş kurumsal yapıda idi. Daha doğrusu, deniz harp ruhunun yerini siyasetin, korkunun, ikbal ve sorumluluktan kaçışın almış olmasıydı. İşte bu çürümenin en çarpıcı örneklerinden biri İmroz Deniz Muharebesi öncesinde yaşandı. Donanma karargahında görevli Topçu Kurmay subayı Kıdemli Yüzbaşı Amasyalı Ali Rıza Bey Hatıratında Osmanlı Donanması Çanakkale Boğazı’ndan birçok kez çıktığını anlatıyor. Ancak düşman donanmasına ilişkin ilk işaret alınır alınmaz geri dönüldüğünü, donanmanın savaşmak için değil, görünmek için denize açıldığını yazıyor. Nihayet 16 Aralık 1912 de gerçekleşen İmroz Muharebesi için yeniden Boğaz’dan çıkıldığında köprüüstündekiler oybirliğiyle geri dönme kararı alıyor. Hatıratında bu duruma “Beyler aldığımız maaşlar haram olur. Muharebe yapınız!” dediğini belirtiyor. Ali Rıza Bey Donanmanın artık düşmandan önce kendi içindeki korkuya yenildiğini görmüştü.

Donanmanın siyasallaşarak liyakat sisteminin felç olması bu felaketin kapılarını açmıştır. Komuta kademesi, deniz harp doktrini yerine İstanbul’daki siyasi kliklerin ve korku atmosferinin esiri olmuştur. İmroz Deniz Muharebesi’nde düşman görüldüğü anda geri dönme kararı alınması, teknik bir yetersizlikten ziyade bir karar sorumluluğunun iflasıdır. Donanma, düşmanla angajman için değil, sadece görünmek için denize çıkarak savaşçı ruhunu siyasi korkulara kurban etmiştir. Tarihte birçok donanma gemi kaybetmiştir. Ancak asıl felaket savaşmadan limana kapanmaktır. Osmanlı Donanması Balkan Harbi’nde tam da bunu yaşamıştır. Balkan Harbi’ndeki deniz hezimeti, 1876-1909 arasındaki Haliç Döneminin kaçınılmaz bir çıktısıdır. Donanmanın Haliç’e hapsedilmesi sadece gemilerin çöküşüne değil, denizcilik kültürünün ve stratejik vizyonun yok olmasına neden olmuştur.

Bu dönemin bir diğer mirası da adalara jeostratejik bir perspektifle bakamama hastalığı olan deniz körlüğüdür. Yüzyıllardır süregelen egemenliğe rağmen, adaların demografik yapısı stratejik bir ihmale uğramıştır. Örneğin, Semadirek ve Gökçeada’da Türk nüfusu yok denecek düzeye inmiş, Limni’de 25 bin Rum’a karşı sadece 1000 Türk kalmıştır. En çarpıcı veri ise Midilli’dedir: 125 bin kişilik Rum nüfusuna karşı sadece 15 bin Türk bulunmaktadır. Bu demografik zafiyet, adaların işgalini askeri bir operasyondan çok bir teslim alma sürecine indirgemiştir.

Önce Girit Kaybedildi.

1912’de Edirne önlerine dayanan felaketin ilk büyük provası yıllar önce Girit’te yaşanmıştı. Balkan Harbi’nde yaşanacak büyük kopuşun psikolojik, siyasi ve stratejik altyapısı aslında çok daha önce Girit’te hazırlanmıştı. Girit’te ilk büyük kırılma 1866 Girit İsyanı sonrasında yaşandı. Rum ayaklanması Osmanlı ordusu tarafından bastırılma aşamasına gelmişken İngiltere ve Fransa devreye girdi. Osmanlı Devleti tavizler vererek geri çekildi. Babı Ali her tavizin huzur getireceğini düşünmüştü. Ancak her taviz yeni bir müdahalenin zeminini hazırladı. 1878’de, 93 Osmanlı-Rus Harbi’nin ardından devletin zayıflaması Girit’te yeni bir isyan dalgasını tetikledi. Bunun sonucunda Girit valisinin yalnızca Müslümanlardan seçilmesi şartı kaldırıldı. Yönetimde Rumlar çoğunluğa getirildi ve Jandarmada Rumlara izin verildi. 1896’da ise ada yeniden büyük bir isyanla sarsıldı. İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve İtalya savaş gemilerini Girit’e göndererek doğrudan müdahale sürecini başlattı. Osmanlı Devleti’ne yeni bir düzen dayatıldı. Girit valisinin mutlaka Hristiyan olması istendi ve bir kez daha genel af ilan edildi. Sonuçta Türk köyleri yakıldı, katliamlar yaşandı ve binlerce Müslüman Hanya ile Resmo’ya sığınmak zorunda kaldı. Donanması olmayan Osmanlı 18 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş açtı. Osmanlı ordusu kısa sürede karada Yunan kuvvetlerini mağlup ederek Atina yolunu açmasına rağmen, Rusya ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamit ilerleyişi durdurdu. Osmanlı ordusu askeri zafer kazanmıştı ancak donanmasız diplomasi masada Girit üzerindeki nüfuzunu kaybetmişti. 1898 yılı ise fiili kopuşun dönüm noktası oldu. Avrupa devletleri asayiş gerekçesiyle adaya asker çıkardı ve Osmanlı askerinin Girit’ten çekilmesini sağladı. Aynı yıl ada otonom ilan edildi. Yüksek komiserlik makamına Yunan Prensi George getirildi. Böylece Girit artık hukuken Osmanlı’ya bağlı görünse de fiilen Avrupa himayesinde ve Yunan etkisi altında bir yapıya dönüşmüştü. 1908’de Girit Meclisi tek taraflı olarak Yunanistan’la birleşme kararı aldı. Osmanlı Devleti bunu tanımadı ancak uygulayacak gücü yoktu. 1913 Londra ve Atina Antlaşmaları sonrasında Girit resmen Yunanistan’a bırakıldı.

Kara Cephesi

Balkan Harbi felaketi yalnızca birkaç cephede yaşanan askeri yenilgilerden ibaret değildir. Devletin siyasi, askeri, lojistik ve psikolojik olarak çözülmesinin savaş meydanına yansıdığı büyük bir kırılmadır. Daha birkaç yıl önce, 1908’de bağımsızlığını ilan etmiş küçük Bulgaristan’ın Osmanlı başkentine yalnızca 40 kilometre mesafedeki Çatalca’ya kadar ilerleyebilmesi bile dönemin çöküşünü anlatmaya yeterlidir. Eğer İkinci Balkan Savaşı’nda Balkan devletleri kendi aralarında çatışmaya girmeseydi Bulgar baskısının İstanbul üzerinde çok daha ağır sonuçlar yaratması ihtimal dahilindeydi.

26 Mart 1913’te Edirne’nin düşmesi ise yalnız askeri değil, moral ve psikolojik bakımdan da büyük bir yıkımdı. Çünkü Edirne sıradan bir şehir değildi. Osmanlı’ya uzun yıllar başkentlik yapmış, imparatorluğun Avrupa’daki siyasi iradesinin ve tarihsel hafızasının sembolü olmuştu. Şükrü Paşa’nın aylar süren direnişi askeri tarihin en onurlu savunmalarından biri olarak kaldı. Ancak açlık, hastalık, mühimmat eksikliği ve stratejik yalnızlık sonunda şehrin kaderini belirledi. Edirne’de düşen yalnızca bir şehir değildi, devletin özgüveni ve caydırıcılığı da yol olmuştu.

Bu bozgunun temelinde ise uzun yıllardır biriken yapısal sorunlar vardı. Ordunun siyasete bulaşması, hizipleşme, komuta birliğinin zedelenmesi, kötü sevk ve idare ve erken terhisler savaşın daha ilk safhalarında Osmanlı ordusunun reflekslerini felç etti. Osmanlı ordusu tamamen güçsüz değildi, fedakâr askerler ve tecrübeli subaylar vardı. Ancak ortak amaç ve doktrin birliği aşınmıştı. Siyasi müdahaleler askeri karar mekanizmasını bozmuştu. Subay aidiyeti devlete değil farklı siyasi merkezlere kaymaya başlamıştı. Bu nedenle cephedeki askeri güç stratejik sonuca dönüşemedi.

Balkan Harbi aynı zamanda büyük bir lojistik çöküştü. Osmanlı Devleti savaşa hazırlıksız yakalandı. Seferberlik sistemi yetersizdi. Haberleşme ve komuta-kontrol mekanizması ciddi şekilde aksıyordu. İstanbul ile Rumeli arasındaki ana ulaştırma aksı olan deniz yolları çökmüş, Rumeli’deki kuvvetler lojistik olarak nefessiz bırakılmıştı. Deniz ulaştırması üzerinden yeterli mühimmat, personel ve ikmal desteği gönderilemedi. Yunan donanmasının Ege’de kurduğu baskı nedeniyle limanlar kullanılamadı, ulaştırma sistemi çöktü. Kara lojistiği ise birkaç kötü karayolu ve sınırlı demiryolu hattına sıkıştı. Böylece Trakya’daki dağınıklık ile donanmanın etkisizliği birleşerek bozgun geri döndürülemez hale geldi.

Cephede yaşananlar ise devlet mekanizmasının ne derece çözüldüğünü açık biçimde gösteriyordu. Açlık, tifüs ve kolera kimi zaman düşmandan daha yıkıcı hale geldi. Devlet-halk-ordu bağı kopmuştu. Asker artık arkasındaki devlet ve millet gücünü hissedemiyordu. Bu stratejik yalnızlık savaşma iradesini de aşındırıyordu.

Balkan Harbi bu nedenle yalnızca bir askeri yenilgi değil, devlet mekanizmasının bütünüyle çözülmesinin savaş meydanındaki görüntüsüdür. Kara ordusunun Trakya’daki dağınıklığı, lojistik yetersizlikler, siyasi hizipleşme ve hazırlıksızlık birleşince Osmanlı ordusu hemen hemen tüm cephelerde geri çekilmek zorunda kaldı. Sonuçta Bulgar ordusu Çatalca’ya dayandı, Edirne düştü ve imparatorluk başkenti doğrudan tehdit altına girdi.

Trakya’dan geri çekilen orduda görevli Teğmen Selahattin Yurtseven hatıratında (İlhan Selçuk. Yüzbaşı Selahattin’in Romanı) şöyle yazmış: ’3 saat yürüyerek alayımın yeni taşındığı yere geldim. Yollarda görünen manzara havsalaya sığmayacak kadar feciydi. Bir sürü cansız beden olduğu gibi kalmış, kokmuş, bir kısmını köpekler yemişti. Suratlarına bakınca mezardan fırlamış sanılacak insanlar sopalarına dayanarak yürümeye çabalıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Başkent’ine 45 km mesafede bulunan 100.000 kişilik ordu aç sefil bakımsızdı. Tifüs, kolera, dizanteri askeri kırıp geçiriyordu. Ne ilaç yeterliydi ne doktor ne hastane. Hele köyler, köylüler, muhacir kafileleri yürekler acısıydı. Yolda giderken bir kafileye rastladım. Başlarında seksenlik bir ihtiyar. Kırık bir kağnı arabasında eşya namı altında yırtık pırtık şeyler. Birkaç koyun. Bir köpek. Arabanın yanında genç bir kadın. Kucağında bir çocuk. Hem ağlıyor hem yürüyor. İhtiyar benim kendileri ile ilgilendiğimi görünce, ‘’efendi’’ dedi. ‘’Biz Çorlu muhaciriyiz. Ordu kaçarken, biz de katıldık ama onlar çabuk gitti. Biz geri kaldık. Bulgar bize yetişti. Damadım genç bir delikanlıydı. Onu gözümüzün önünde öldürdüler. Kızıma tecavüz ettiler. Kız aklını kaçırdı. Ne söylesek anlamıyor dinlemiyor. Üç gün önce kucağındaki çocuğu dondu. Şimdi ölüdür. Ama mütemadiyen süt vermeye çalışıyor. Sen söylesen belki işe yarar.’’ Kadına yaklaştım ‘’kızım çocuğun ölmüş, onu bırak’’ dedim. Kız bana bir süre vahşi bir hayvan görmüş gibi baktı. Sonra çocuğun fırlattı attı. Yürüdüm.’’

Yüzbaşı Selahattin, Edirne düştükten sonraki dönemde şunları ekliyor: ‘’Mart 1913’te Kağıthane’de Çağlayan Köşkünde teşkil edilen 8. Depo Tabur’una tayin oldum. O sırada Bulgarlar, Çatalca’ya taarruz ediyorlardı. Hedefleri İstanbul’du. Kağıthane’de erleri yetiştirmeye başladık. 6 Mayıs 1913 günü bahar bayramı, yani Hızır İlyas idi. Yıllar içinde Haliç ve Kağıthane boyu dünyanın sayılı eğlence yerlerinden biri haline getirilmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküntü devirlerinde Kâğıthane’de zevk ve sefa alemleri yapılırdı. Şimdi Mayıs 1913’te düşman İstanbul’a 80 km mesafedeydi. 1722’den bu yana Tuna’dan Çatalca’ya kadar geri çekilmiştik. Ama eğlence ve alem devam ediyordu. Sabahleyin yanıma aldığım askerlerle saraydan çıkıp çevreyi dolaşmaya başladığım zaman şaşmıştım. Ortalık mahşer gibi kalabalıklaşıyordu. Binlerce insan çayırlara yayılmıştı. Hakikaten görülecek şeydi. Davul, araba, eşek, at, özetle mahşeri andıran bir hay-ü huy sürer giderken, Çatalca’daki Bulgar topları bu eğlenceyi kutluyormuş gibi patlıyordu. Bir ibretle levhasıydı. Avrupa kıtasındaki bütün topraklarını kaybetmiş ve üç milyonluk Türk kitlesini düşman elinde bırakmış bir halk, düşmanın top sesleri altında eğleniyordu. Kalabalık o dereceyi bulmuştu ki bir şey almak için satıcıların yanına gitmek bile mümkün değildi…’’

Bu anlatılanlara ne eklenebilir ki? İşgal güçleri 40 km’ye dayanmışken eğlenceye devam eden halk ve buna izin veren devlet!

Balkan Harbi sonunda Osmanlı Devleti Avrupa’daki topraklarının yaklaşık %83’ünü, yani yaklaşık 167 bin kilometrekarelik alanı kaybetti. Avrupa’daki nüfusunun yaklaşık %69’u elden çıktı. Savaş başında 450 bin askere sahip olan Osmanlı ordusunda yaklaşık 100-125 bin asker hayatını kaybetti, yaklaşık 75 bin asker tifüs, kolera ve salgın hastalıklar nedeniyle öldü, yaklaşık 100 bin asker yaralandı ve yaklaşık 115 bin asker esir düştü. Karşı cephede başlangıçta 800 bin asker vardı. Başkentin en zor günlere girdiği Bulgar ordularının Çatalca hattına dayandığı zaman diliminde Osmanlı’nın yaklaşık 140 bin askeri bulunurken Bulgar kuvvetleri yaklaşık 176 bin kişiydi. Ya da Edirne Kuşatması sırasında Şükrü Paşa komutasındaki Osmanlı garnizonu yaklaşık 60 bin askerden oluşurken Bulgar-Sırp kuvvetlerinin mevcudu yaklaşık 150 bine ulaşmıştı. Kuşatma yaklaşık 5 ay sürmüş ve savaş sonunda yaklaşık 60 bin Osmanlı askeri esir düşmüştü. Balkan Harbi sırasında ortaya çıkan sivil felaket de son derece büyüktü; yaklaşık 400 bin ila 800 bin arasında Müslüman muhacir Rumeli’den Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı.

Sonuç

Balkan Harbi birkaç ay içinde kaybedilmiş sıradan bir savaş değildir. Aslında bu savaş, Osmanlı Devleti’nin yıllardır biriken zihinsel, siyasi, askeri ve stratejik çöküşünün cephede görünür hale gelmiş son perdesidir. Balkan bozgununun kökleri Edirne önlerinde değil, çok daha önce başlayan çözülmede aranmalıdır. 1909 Reval Görüşmesi sonrası İngiltere’nin Rusya’ya yaklaşması, Boğazlar ve Osmanlı coğrafyası üzerindeki paylaşım hesaplarının artık açık şekilde hissedilmesi zaten sarsılmış olan devlet psikolojisini daha da çökertti. Ardından Girit’in fiilen kaybı, Trablusgarp Harbi ve 12 Adaların elden çıkışı imparatorluğun özgüvenini paramparça etti. II.Abdülhamit döneminin milleti birbirine düşüren ispiyonculuk, hafiye/polis baskısı, sürgün ve tasfiye süreçleri toplumsal dayanışma ve karşılıklı sevgi ve saygı bağlarını yok etmişti. Kutuplaşma had safhadaydı. Bu durumun askeri alana yansıması kaçınılmazdı. Dolayısı ile devlet önce moral üstünlüğünü sonra ardından da topraklarını kaybetti. Balkan Harbi işte bu çözülmenin askeri sonucudur.

Bu çöküşün en büyük sebeplerinden biri ordunun siyasallaşmasıydı. Çünkü siyasallaşan bir ordu artık milli güç kurumu olmaktan çıkar. Subay aidiyeti devlete değil hiziplere ve siyasi kamplara kaymaya başlar. Ortak hedef kaybolurken, komuta birliği bozulur. Balkan Harbi’nde yaşanan tam olarak buydu. Osmanlı ordusu tamamen güçsüz değildi. İnsan kaynağına ve yaşanan tasfiyelere rağmen tecrübeli subaylara sahipti. Ancak erken terhisler, kötü sevk ve idare, hizipleşme, siyasi müdahaleler ile kurumlar arsında iş birliği ve eşgüdümün olmayışı ordunun savaşma refleksini felç etti. Mustafa Kemal’in yıllar sonra söylediği “Ordu kesin olarak ve gerçekten siyasetten ayrılmalıdır” sözü tesadüfen söylenmiş bir cümle değildir. O sözün arkasında Balkan bozgununun acı hafızası vardır. Çünkü Atatürk çok iyi görmüştü ki bir ordu düşman ateşiyle değil, önce içerideki siyasallaşma ve hizipleşmeyle çöker.

Balkan Harbi aynı zamanda büyük bir lojistik iflastı. Cephe hatları ile berber çöken aynı zamanda ulaştırma, haberleşme, ikmal ve seferberlik sistemiydi. Ege ve Adriyatik Denizden Balkan vilayetlerindeki birliklere yardım ulaştırılamadı. Kara ve demir yolları koptu. Açlık, tifüs ve kolera kimi zaman düşmandan daha öldürücü hale geldi.

Deniz cephesindeki çöküş ise Balkan Harbi’nin kaderini doğrudan belirledi. Osmanlı donanmasının 1876-1909 arasında Haliç’e kapanmış olmasının psikolojisi ile kara ordusunun Trakya’daki dağınıklığı aslında aynı zihinsel çöküşün iki farklı görüntüsüydü. Zaten çok kısıtlı olan deniz gücü bırakalım Adriyatik denizini Ege Denizinde bile etkin kullanılmayınca inisiyatif kaybedildi. Adaların tamamı 5 ay içinde düştü. Deniz ulaştırma hatları baskı altına girdi ve Osmanlı deniz ticaretine abluka uygulandı. Böylece kara ordusunun lojistik damarları kesildi. Kara kuvvetleri ise kötü sevk ve idare, hizipleşme ve stratejik körlük içinde geri çekildi.

Balkan Harbi’nin deniz cephesinde verdiği en büyük ders siyasallaşan donanmanın savaşamayacağı gerçeğidir. Çünkü deniz harp ortamı korkuyu, kararsızlığı ve siyasi hesapları affetmez. Siyasallaşmış ve korku kültürüyle yönetilen bir yapıda profesyonel denizci aklın sesi bu harpte bastırıldı. Komutanların bir kısmı için öncelik düşmanı yenmek değil, sorumluluk almadan görev süresini tamamlayabilmek haline geldi. Risk almak kariyer bitirebilirdi. Böyle bir psikoloji içinde deniz üstünlüğü kurulamazdı.

5 ay içinde kaybedilen Ege adaları ile Çatalca’ya kadar yaklaşan Bulgar ordusu emperyal cephede İngiliz ve Fransızların 1915 Çanakkale çıkarmalarına ve Yunanın 1919 İzmir işgaline giden yolun stratejik kapısını açtı. Osmanlının denizden itibaren derinliğine savunma yapamaması ve kara ordusunun kısa sürede geri çekilmesi büyük devletlerde Osmanlının artık kıyılarına yaklaşılabileceği ve boğazların kuvvet kullanımı ile geçilebileceği düşüncesini pekiştirdi. Bu nedenle yarımada coğrafyasındaki Osmanlı için Balkan Harbi’nin en sert ve en gerçek dersi denizi kaybeden karayı da kaybeder yaklaşımı olmalıdır.

Bugün de Mavi Vatan işte bu tarihsel hafızanın jeopolitik devamıdır. Çünkü Anadolu’nun savunmasının Ege ve Akdeniz’in derinliklerinden başladığı gerçeği Balkan bozgunuyla öğrenildi. Bugün limanların, enerji terminallerinin, tanker rotalarının, deniz ulaştırma ağlarının ve lojistik koridorların neden bir beka unsuru olduğu da bu tarihsel tecrübenin sonucudur. Modern savaşta lojistik artık savaşın destek unsuru değil, savaşın kendisidir.