Türkiye’nin son 170 yılı, Batı’ya güven ile stratejik bağımlılık arasında salınan iki ayrı 70 yıllık döngüyle şekillendi. Bu tablo değişmelidir. Türkiye çok kutuplu Asya Yüzyılında yerini almalıdır.
Türk jeopolitiği özellikle 16. Yüzyıldan sonra Rusya ile rekabetten etkilenmiş ve bu devlet ile 12 kez savaş yaşanmıştır. Ruslarla yaşanan 10. Savaş olan Kırım savaşı 1853 yılında Sinop Baskını ile başladı. Bu savaş sonrası ilk kez Batı Osmanlıyı korumak için silahlı gücü ile Karadeniz’e çıktı. Batının Türk’e yardım etmesinin getirdikleri kadar götürdükleri de oldu. Böylece süreç günümüze kadar iki kez 70 yıllık periyotlarla tekrar eden bir “egemenlik ve bağımlılık” döngüsü içerisine girdi.
Devletlerin teknolojik dönüşümleri ıskaladığı veya bölgesel tehditler karşısında öz güvenden yoksun kalarak dış destek arayışına girdiği her dönem, kısa vadeli bir güvenlik hayali yaratsa da uzun vadede stratejik özerkliğin kaybı ve anavatanın bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanmıştır. Tarihsel veriler, Türkler ve Ruslar arasında yaşanan 12 büyük savaşın yarattığı baskının, Osmanlı’yı Batı’nın “jeopolitik himayesine” ittiğini, ancak bu himayenin aslında bir istila ve sömürgeleşme süreci olduğunu kanıtlamaktadır. Aynı durum 1946 sonrası tekrar etti.
Kısacası tarihimizde ne zaman batıya güvensek sonunda mutlaka batı tarafından ya işgal edildik ya da etki alanına bir sömürge gibi sokulduk. Osmanlı İmparatorluğu her iki sanayi devrimini de kaçırdı. Dolayısı ile 19. Yüzyıla 3 milyon km kare topraklara sahip ancak bu topraklara güç ve refah aktaramayan bir imparatorluk konumunda girdi. 1571’de yaşanan İnebahtı yenilgisinden sonra kademeli şekilde Akdeniz’den uzaklaştırılan Osmanlı her yöne genişleyen Rus Çarlığının sıcak denizlere yani Akdeniz’e inmesinin önünde en büyük engel olmaya devam etti. Kendisine Akdeniz’de rakip istemeyen İngiltere de Rusya’nın bu ilerleyişini durdurmak için Osmanlıya her dönem yardım etti. Kısacası kıtadan denize çıkmak isteyen Rusya karşısında büyük bir deniz gücü İngiltere’yi Osmanlının yanında buldu. Rusya’nın Balkanlar, Kırım ve Kafkasya havzalarının kontrolü ile Akdeniz’e inme mücadelesinin şekillendirdiği bu süreçlerden en önemlisi şüphesiz Batılı devletlerin Osmanlının yanında ilk kez bilfiil harbe girdiği Kırım Savaşına neden olan 30 Kasım 1853 tarihli Sinop baskınıdır.
BİRİNCİ 70 YILLIK DÖNGÜ (1853-1923) BAŞLANGICI SİNOP BASKINI
30 Kasım 1853 Sinop Baskını, sadece bir askeri mağlubiyet değil, Sanayi Devrimi’ni ve aklın rehberliğini ıskalayan bir imparatorluğun denizlerdeki intiharıdır. 2.700 denizcinin şehit verildiği bu baskın, Osmanlı’yı 1838 tarihli Balta Limanı Antlaşması ile başlayan ekonomik sömürgeleşme sürecinden sonra askeri ve siyasi olarak da Batı’ya bağımlı hale getirmiştir. Tarihimize baskın olarak geçmiş olsa da bu bir baskın değildi. Rus donanması Sinop açıklarına aniden gelmemişti. Günlerce hazırlık yapılmıştı. Sanayi devrimini, bilimi, aklın gücünü ıskalamış donanma, savaşa hazır değildi. Savaşı denizde kabul emek yerine limanda beklemek seçilmişti. Yani savaş baştan kaybedilmişti. Bu baskında Osmanlı Filosu, 2700 denizcisini kaybetti. Bu baskın ilk kez Anadolu Türklerinin Ruslar karşısında Avrupalılar tarafından silahlı güç yolu ile desteklenmesinin yolunu açtı. Kırım Savaşı sürecinde Osmanlı’nın yanında yer alan İngiltere, Fransa ve Piyemonte/Sardunya güçleri, aslında modern NATO’nun 19. yüzyıldaki öncülü gibi hareket etmişlerdir. Ancak bu müttefiklik bir “savunma yardımı” değil, Rusya’nın Akdeniz’e inmesini engellemek için Osmanlı’yı tampon bölge olarak kullanma stratejisiydi. Gelibolu ve İstanbul’da mevzilenen bu güçler, müttefik gibi değil, halka hakaret eden ve ahlaki yozlaşma getiren “istila orduları” gibi davranmışlardı. 1853’te müttefik maskesiyle gelen bu zihniyet, 1918 Mondros ve 1920 Sevr ile asıl niyetinin İmparatorluğu parçalamak olduğunu göstermiştir.
19. YÜZYIL NATO’SU VE AVRUPALI OSMANLI ALDATMACASI
İngiltere, Fransa ve Piyemonte/Sardunya Krallıkları Osmanlının müttefiki olarak -yani 19’uncu yüzyılın bir nevi NATO’su olarak- 12 Mart 1854’te Rusya’ya savaş ilan etti. Bu savaş aynı zamanda yaşanan yüzyılın büyük oyununun bir parçasıydı. Rusların yenildiği bu savaş sonrasında 1856 yılında imzalanan Paris Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sözde Avrupa’nın bir parçası olarak kabul edildi ancak Osmanlı deniz gücü komşusu Ruslarla birlikte Karadeniz’den dışlandı. Tersaneler kapatıldı. Diğer yandan Osmanlı, Kırım Savaşı sonrasında Avrupa’nın gerçek bir sömürgesine dönüştü ve çöküş kaçınılmaz hale geldi. Sultan Abdülmecit, Osmanlının ilk dış borcunu da bu savaşta almıştı. Savaşta Gelibolu ve İstanbul bölgelerinde yığınak yapan Avrupa orduları, istila orduları gibi davranmıştı. Halk, yapılan hakaret ve ahlaksızlıklardan usanmıştı. Kırım Savaşı, 13 Kasım 1918 günü Mondros ateşkesi sonrası başlayan Anadolu işgalinin aslında ilk provasıydı. Başlangıçta Osmanlıyı Ruslardan korumak için girişilen jeopolitik manevra, 1878’de Ruslar Yeşilköy’e dayandığında İngiliz Donanmasının Marmara’ya sokulması ile tekrar etmiş, karşılığında Mısır ve Kıbrıs kaybedilmişti. Bu süreç Libya, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı ile tekrarlayıp durdu. İngiltere ve Fransa 1914 sonbaharında Osmanlının karşısına sömürgeci bir cellat olarak dikilmiş, 1920’de Osmanlının başına Sevr felaketini getirmişti. 1853’te dost diye kapılarımızı açtığımız her iki ülke 19. yüzyıl ortasında Rusları Anadolu’dan uzak tutmuş ama sonunda 30 Ekim 1918 sonrası İmparatorluk topraklarını tek dişi kalmış canavar gibi işgal etmişti. Osmanlı parçalanmalıydı ancak bunu ne Ruslar ne de yeni ortaya çıkan Almanlar (müttefik maskesi altında) tek başına yapmamalıydı. Birinci Döngüde (1853-1923) neredeyse anavatanı kaybedecek duruma geldik. Önce İtalyan Harbi ile Kuzey Afrika, 12 Adalar daha sonra Balkan Harbi ile Balkanlar ve Rumeli kaybedildi. Büyük Savaşta Almanların yanında yenildik ve önce Mondros sonra Sevr Anlaşması dayatıldı. Yok olmaktan Mustafa Kemal liderliğindeki Türk milletinin kanı ve Rusya’dan temin edilen silah ve cephane sayesinde kurtulduk.
BİRİNCİ DÖNGÜYE (1853-1923) MUSTAFA KEMAL TOKADI.
1853 Sinop Baskını ile başlayan, birinci 70 yıllık döngü 1923’te Mustafa Kemal sayesinde yeni bir cumhuriyetle durduruldu. Bu felaketler silsilesi, ancak tam bağımsızlığı karakteri haline getirmiş bir iradeyle durdurulabilirdi, o irade önce milli kurtuluş savaşı ve sonradan Cumhuriyet’in kurucu felsefesiydi. Bu süreç İkinci Dünya Savaşına rağmen tarafsız ve bağımsız bir şekilde 12 Mart 1947’ye kadar sürdü. Önce 1919-1922 arasında icra edilen kurtuluş savaşı ve ardından 15 yıllık Türk rönesansı ile Cumhuriyet ve devrimler üzerinden Türk insanını kulluktan vatandaşlığa, halkı ümmetten millete geçirdi.
Çiftçi köylü nüfusumuz sanayileşme ve kalkınma hamleleri, hızlı bir sanayileşme ve kalkınma ile dünya tarihine örnek olacak bir gelişme sergiledi. Bu dönem Atatürk’ün örnek devlet adamlığı ve liderliği altında Cumhuriyetin sadece bağımsız egemenliğinin korunması değil kendi bölgesinde Sadabat Paktı ve Balkan Antantı ile güvenlik mimarisi inşa etmesi de sağlandı. 1923-1947 yılları arası, Türkiye’nin dış güçlerin vesayetinden ari, öz gücüne dayalı bir devlet inşası gerçekleştirdiği bir nevi tam bağımsızlık dönemidir. Bu dönem, güvenliğin bir başkasına devredilemeyecek kadar kutsal olduğu gerçeği üzerine kurulmuştur. Türkiye, bu dönemde herhangi bir küresel gücün uydusu olmayı reddederek kendi bölgesel denklemini kurmuştu. 1941 yılında Alman orduları Trakya sınırına dayandığında dahi, Türkiye herhangi bir “koruyucuya” ihtiyaç duymadan egemenliğini koruyabilmişti. Bu, 1947 sonrası geliştirilen “dış koruma zorunluluğu” tezlerini çürüten en büyük tarihsel kanıttır. Ancak 1947’de başlayan makas değişimi, Türkiye’yi yeniden bir bağımlılık sarmalına ve Atlantik Prangasına sokmuştur.
TRUMAN DOKTRİNİ VE İKİNCİ 70 YILLIK DÖNGÜ (1947-2016)
12 Mart 1947 Truman Doktrini ile Türkiye, abartılan Sovyet notaları bahane edilerek Mustafa Kemal’in cumhuriyeti bir kez daha ABD ağabeyliğindeki Atlantik sistemine sığındırılmıştır. Bu süreç, Türkiye’nin güvenlik algısını felç eden ve zihinsel bağımsızlığını ipotek altına alan bir yıkımın başlangıcıdır. Yani Türkiye’nin o şartlarda dahi kimsenin korumasına ihtiyacı yoktu. Daha da öte notalar döneminde Sovyetler henüz nükleer bir güç değildi. 12 Mart 1947’de başlayan ikinci 70 yıllık döngü de 15 Temmuz 2016 ‘ya yani FETÖ Darbe Girişimine kadar 70 yıl sürdü. Türkiye’yi önce Mustafa Kemal’den daha sonra Ege ve Akdeniz’den uzaklaştıran yeni süreç, başta ulusal savunma sanayinin gelişimini engelledi. Güdümlü popülist bir demokrasi modeli ile yarı cahil bir halk kitlesinin yaratılmasını hedefleyerek, dinin ve etnik bölücülüğün siyasete alet edilmesini her alanda teşvik etti. Komünizmle mücadele adı altında Kemalizm’in yok edilmesi ve Atatürkçü Düşünce Sistemi gibi soyut bir kavrama dönüştürülmesine katkı sağladı. 1950’de BM kararı ve TBMM onayı olmadan binlerce Türk askerinin Kore’ye mazlumlara karşı savaşa gönderilmesini sağladı. Bu sayede Türk insanının emperyalizm emrinde ucuz kan olduğunu ispat eden ülkemiz 1952’de NATO ya kabul edildi. Kıbrıs ve Ege’de yaratılan Yunan oldu bittilerinde her zaman onların yanında oldular. 1955’te Bağlantısızların Bandung Konferansında mazlum milletlerin karşısına Mustafa Kemal’in Türkiye’sinin hegemon Atlantik sistemin tetikçisi olarak çıkarılmasını teşvik ettiler. 1958’de eski dostumuz Cezayir’in bağımsızlığına karşı BM’de oy kullandırtılmasını sağladılar. Türk halkının haberi olmadan topraklarımıza nükleer Jüpiter füzelerini yerleştirdiler. Yine haberimiz olmadan topraklarımızdan Amerikan casus uçaklarının kaldırıldığını bir U2 uçağı, Sovyetler üzerinde düşürüldüğünde öğrenebildik. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini teşvik ederek üretime dayalı karma ekonomik modelin neo liberal ekonomik sisteme dönüşmesini sağladılar. Kıbrıs’ta açık bir Türk soykırımına mâni olmak için müdahale eden ülkemizi 4 yıl süren ambargo ve müteakiben Asala Ermeni terörü ve soykırım yasaları ile cezalandırdılar. Soğuk Savaş sonunda cam dükkanına giren fil gibi, batı Asya İsrail jeopolitiği ve eskatolojik hedefleri için darmadağın edilirken Türkiye’yi yeni maceralara zorladılar. Irak, Libya Suriye paramparça edilirken, Kürdistan’ın yani ikinci İsrail’in kurulmasını hedeflediler ve Türkiye’nin parçalanması, küçülmesi, ulus devlet ile üniter yapısının yok edilmesi için her türlü iç ve dış teşviklere yol verdiler. 2003 sonrası güneyimizde Irak’ta otonom bir Kürt Devletinin (IKBY) adı altında kurulmasını sağladılar. 2004’te KKTC’nin akla ziyan Annan Planı ile yok edilmesine destek verdiler. Karadeniz’deki Montreux dengesini alt üst etmeye çalıştılar. Mustafa Kemal’in Türkiye’de yarattığı değerleri yok etmeye yönelik her türlü eylemi destekleyen dinci ve etnikçi siyasi partilere destek verirlerken, örümcek ağı gibi ülkeyi saran yıkıcı bölücü ve dönüştürücü tüm faaliyetlere sivil toplum, insan hakları ve demokratikleşme adı altında milyonlarca dolar ve avro akıttılar. Çin ve Rusya ile ilişkileri zora sokacak pek çok tertibe imza attılar. En önemlisi FETÖ denen hain örgütü yarattılar. Geliştirdiler. Üzerlerinden yürütülen kumpas davalara destek oldular. 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de bir iç savaşın tetikçisi olarak sahaya sürdüler. Ama yenildiler. İkinci döngü, 15 Temmuz gecesi milletin iradesiyle iflas etmiştir.
ÜÇÜNCÜ 70 YILLIK DÖNGÜYE İZİN VERME.
Bugün Türkiye, üçüncü 70 yıllık döngü içindedir. 2016’da başlayan bu döngüde 10 yıl geride kalmıştır. Bugün dünya yeni bir güç intikali sürecindedir. Asya yükselmiş, Atlantik sistemi çözülmeye başlamıştır. Çin, Rusya ve bölgesel güçler yeni bir denge kurmaktadır. Bu konjonktürde geçmişin stratejik iflaslarından ders çıkararak, “zihinsel bağımsızlık” temelinde bir merkez güç inşasının gerekliliğini anlamamız gerekir. Bugün yepyeni bir konjonktür mevcuttur. Asya uyandı. Türkiye uyanıyor. Rusya Ukrayna Savaşında yaşananlarla, Gazze Soykırımı ve İsrail ABD -İran savaşında yaşananlar ülkemiz için hem büyük riskler ancak aynı zamanda büyük fırsatlar da sunmaktadır. İsrail’in artan Türkiye düşmanlığı ve bu kapsamda GKRY ve Yunanistan’ın ABD ile birlikte İsrail’in yanında yer alması ülkemizin tüm jeopolitik denklemlerini gözden geçirmesini, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ile Milli Askeri Stratejik Konsepti yeniden yazmasını gerekli kılmaktadır. Türkiye Batı Asya’da kendi bölgesinin jeopolitik kaderini ele almalıdır. Türk ekonomisi, demografik gücü ve savunma sanayi 1853 ve 1947 şartlarıyla kıyaslanamaz. Üçüncü 70 yıllık döngünün ilk on yılını tamamladığımız bu günlerde, bu topraklarda atalarımızın imparatorluk kurduğunu, Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş devrimleri ile emperyalizme ilk tokat atabilen ulus olduğumuzu unutmamamız gerekir. Ayrıca, vatan topraklarımız tarihte Türklerden başkası tarafından kurtarılmadı. Anayasamızı başkaları yazmadı. Türk halkı kendine güvenmelidir.
İran’ın ABD’ye karşı direnci, artık tek kutuplu bir dünya olmadığını ortaya koymuştur. Hürmüz’de ve bab El Mendeb’de yaşanan kriz, küresel sistemin kırılganlığını açığa çıkarmıştır. ABD’nin deniz hakimiyeti sorgulanmaktadır. NATO ise bu süreçte dağınık, kararsız ve etkisizdir. Avrupa ülkeleri ABD’nin politikalarına mesafe koymakta, ittifak ortak hareket kabiliyetini kaybetmektedir. NATO artık güvenlik değil risk üretmektedir. Aynı anda Rusya Ukrayna’da ilerlemeye devam etmekte, Batı’nın dağınıklığından faydalanarak stratejik avantaj sağlamaktadır. Enerji krizleri ve askeri kaynakların bölünmesi bu tabloyu daha da derinleştirmektedir. Bu şartlar altında Türkiye’nin yeniden Atlantik merkezli bir güvenlik mimarisine bağlanması, aynı tarihsel sarmala tekrar girmek anlamına gelir. Bugün en kritik alan Karadeniz’dir. NATO’nun Karadeniz’de kalıcı varlık oluşturma çabaları Montrö rejimine açık bir meydan okumadır. Türkiye’nin bu sürece dahil edilmesi, onu doğrudan Rusya ile karşı karşıya getirecek bir hatadır. Montrö sadece Türkiye’nin değil, tüm Karadeniz kıyıdaşlarının güvenliğini sağlayan bir dengedir. Karadeniz dış güçlerin değil, kıyıdaşların denizidir. Güneyimizde 2013 sonrası yapılan stratejik hatalar ile İsrail ile aramızda büyük bir tampon devlet olan Suriye iç savaş sürüklenmiş ve rejim değişmiştir. ABD ve İngiltere desteğindeki iktidar değişikliği sonunda Suriye hava sahası İran’a saldırılar için İsrail’e açılmıştır. Türkiye 2003 sonrası Irak’ta ve daha sonra Suriye’de yaptığı hataları İran’da tekrar etmemelidir. Zira İran da düşerse Türkiye İsrail ve ABD saldırganlığı ile kuşatılmış olacaktır.
Türkiye bu tabloda artık bir tercihle karşı karşıyadır. Ya geçmişte olduğu gibi bir cephe ülkesi olacak, ya da kendi jeopolitik eksenini kurarak Rusya ve Çin ile yakınlaşarak merkez güç haline gelecektir. Artık ne 1853’ün Osmanlısıyız ne 1947’nin kırılgan devletiyiz. Savunma sanayi, demografi ve jeopolitik kapasite açısından çok daha güçlü bir konumdayız. Ancak en büyük mesele NATO ve batı hayranlığı arasında sıkışan zihinsel bağımsızlıktır. Başkasının güvenlik şemsiyesi altında yaşamak kolaydır ama bedeli ağırdır. Bu bedel tarih boyunca defalarca ödenmiştir. Aynı hatayı tekrar etme lüksümüz yoktur. Türkiye kendi gücüne güvenmeli, aktif tarafsızlığını korumalı, Montrö’yü tavizsiz savunmalı, İran ve Filistin’i sözde değil, özde savunan cephede, Asya yüzyılında hak ettiği yerini almalıdır. Bugün 1923-1946 arası döneme yeniden dönebilme artık potansiyel bir vizyon değil, kinetik bir gerçeklik olmalıdır. Türkiye, tarihsel döngülerin getirdiği sınavları en ağır bedelleri ödeyerek vermiştir. Bugün karşımızdaki tablo, Atlantik merkezli güvenlik mimarisinin artık güvenlik değil, risk ürettiğini göstermektedir. Türkiye’nin kendi yolunu çizmesi bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
Gelecek vizyonumuz, artık bir temenni veya potansiyel değil; savunma sanayiimizden jeopolitik hamlelerimize kadar her alanda somutlaşan kinetik bir gerçekliktir. Atatürk’ün 13 Kasım 1918’de işgal donanmasına karşı savurduğu o sarsılmaz irade, bugün 2016 FETÖ darbe girişimi sonrası başlayan üçüncü döngünün temel taşıdır. “Geldikleri gibi giderler” diyebilmeli ve artık 70 yıllık döngülere son vermeliyiz.
Çok Okunanlar
Şiddeti kim finanse ediyor?
Türkiye ve tarihsel dönüm noktaları
Atatürk’ün eğitim ve öğretimdeki hedefi neydi?
Nazilli Fen Lisesi yurdunda yangın paniği
İspanya Başbakanı Sanchez, 'destekleyenlere yazıklar olsun' dedi
İddia: Mansur Yavaş’a bir soruşturma izni daha çıktı
Dünyanın en zeki şehirleri listesinde Türkiye'den 3 il var
Kahramanmaraş'taki saldırganın ölümüyle ilgili resmi açıklama
Tuba Ünsal eski eşiyle arasında yaşanan borç krizini mahkemeye taşıyor
Soylu'dan Özgür Özel'e 'söylenmesi gereken söz' yanıtı geldi