Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,6159
Dolar
Arrow
43,3043
İngiliz Sterlini
Arrow
58,3506
Altın
Arrow
6142,8957
BIST
Arrow
10.729

Savaşa sürüklenme tuzakları üzerine

2026 yılı belli ki çok karışık ve kanlı geçecek

Venezuela Cephesi. ABD 3 Ocak 2026 günü Caracas’a icra ettiği askeri harekât ile Venezuela devlet başkanı Maduro ve eşini esir alarak USS Iwo Jima amfibi saldırı gemisine getirdi. Söz konusu tablo, klasik bir rejim değişikliği girişiminin izlerini taşıyor. ABD, her ne kadar “demokrasi” ve “uyuşturucu ile mücadele” söylemini kullansa da söz konusu vahşi saldırı Monroe Doktrininin güncellenmiş bir versiyonu olarak Karayipler’de güç gösterisi operasyonuna dönüşmüştür. Saldırıların savaş ilan etmeden, kongre onayı olmadan, hibrit savaş formatında Venezuela’da bir iç hareketlenmenin ve rejim değişikliği için yapıldığı açıktır. Bu operasyon Çin ve Rusya’yla temas eden, dolar-yaptırım düzenine direnmeye çalışan, enerji ve liman jeopolitiğinde kontrol dışına çıkan bir devletin hizaya sokulmasıdır. Bundan sonra yaşanacaklar Venezuela halkının tutumuna bağlı olacaktır. Caracas’ta olan biten, sadece bir ülkenin egemenliğinin iğdiş edilmesi değil, küresel güç mücadelesinde sınırların nerede çizileceğinin ilanı olarak da okunmalıdır. Çin özel temsilcisinin Devlet Başkanı ile görüşmesinden saatler sonra Amerikan müdahalesinin gerçekleşmesi ayrıca dikkate alınmalıdır. Bu operasyon ciddi bir taktik başarıdır. Ancak henüz Trump’ın Mar A Lago’daki basın konferansında açıkladığı ‘’Venezuela’yı artık biz yöneteceğiz’’ iddiasının içini dolduracak stratejik aşamada değildir. Zira 30 milyonluk ve 1 milyon km kareye yakın bir yüzölçümü olan ülkeyi işgal etmeden yönetmek ABD için çok zordur. Diğer yandan seçilmiş bir lidere mafya usulüyle müdahale edilmesi ise uluslararası hukuk açısından tehlikeli bir eşik olup, küresel düzende derin bir kırılmaya ve ABD’ye karşı güvensizliğin artmasına işaret etmektedir. ABD artık küresel İsrail durumundadır. ABD’nin giderek kural tanımaz ve yalnızca güç temelli bir çizgiye kayması, hukukun geri çekildiği, kaosun ve yeni bloklaşmaların hızlandığı bir dünyayı beraberinde getirmektedir. Bu süreç, Küresel Güney’in Çin ve Rusya’ya daha fazla yaklaşmasına ve ABD düzeninin sürdürülemez karakterinin tamamen açığa çıkmasına yol açmaktadır. Bu kapsamda harekatın asıl amacının petrol ve değerli minerallere çökmeyi hedeflediğini söylemek mümkündür. ABD’nin dolar merkezli küresel hakimiyeti ciddi biçimde aşınmaktadır. Covid döneminde sıfır faizle harcanan trilyonlarca doların geri ödeme süreci başlamış, ABD bütçesi önümüzdeki yıllarda yalnızca faizler için yılda yaklaşık 1 trilyon dolar yük altına girmiştir. Aynı anda doların değer kaybı, petrol ticaretinin Suudi Arabistan–İran–Çin-Rusya hattında dolar dışına kayması ve enerji piyasalarında ABD’nin dayatma gücünün zayıflaması bu süreci hızlandırmaktadır. Bu tabloda Venezuela’nın devasa petrol rezervleri, piyasalar için bir rahatlama aracı ve ABD açısından rakiplerini dışlayarak denge kurma enstrümanı olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu hedef, yani petrol sanayine tamamen el koyularak ihracatın başlatılması kolay değildir. ABD operasyonunu Fransa ve İngiltere’nin eleştirmesi de dikkat çekicidir. ABD’nin NSS 2025 dokümanının içini doldurmaya başlamasından duyulan rahatsızlığın bir yansıması olarak okunabilir. Venezuela aslında insanlığın bir sınav alanı olacaktır. ABD’nin kabadayılık rejimi ve istediğimi yapar ve alırım paradigması burada işleyecek mi göreceğiz. 2026’nın insanlık için en önemli mücadele alanlarından birisi şüphesiz Venezuela’da başlıyor. Ya şımarık zorbalık ya insanlık kazanacak.

İran Senaryosu. ABD Başkanı Donald Trump, İran’da 2025 yılı sona ermeden su kıtlığı ve yüksek enflasyon sonucu başlayan iç karışıklıklar kapsamında 2 Ocak 2026 tarihinde İran rejimine bir tehdit mesajı yayınladı. Mesajında ‘’barışçıl protestoculara ateş açması ve onları şiddet kullanarak öldürmesi durumunda Amerika Birleşik Devletleri’nin onların yardımına koşacağını’’ belirterek, “Locked and loaded“ durumdayız dedi. “Kilitli ve Yüklü” ifadesi hava ve deniz kuvvetleri terminolojisi içinde hedefe atış kontrol radarı ile kilitlenme ve silah yükü atışa hazır anlamında kullanılır. Yani bu bir uyarı değil, angajman eşiğinin ilanıdır. ABD’nin temsil ettiği sürekli savaşlar cephesinde durum karışık. ABD savaş makinesini kendi çıkarları için kullanan ve adeta ABD’yi ipoteği altında tutan İsrail, 12 günlük İran Savaşı’ndan sonra dersini çıkarmış görünüyor. İran dışardan bir saldırıyla yıkılamaz. Bu yüzden strateji değişiyor. İç karışıklıklar bahane edilerek ABD gücü İran sahasına taşınıyor, Washington adım adım bu cepheye sürükleniyor. Bu beyanatın, Trump’ın savaş suçlarıyla anılan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Florida’daki Mar-a-Lago’da yeni yıla birlikte girmesinin hemen ardından gelmesi tesadüf değildir. Washington–Tel Aviv hattında karar çoktan verilmiş, kamuoyu sadece hazırlanıyor görünüyor. Trump adeta Netanyahu ve ABD’deki Siyonist küreselci cepheye yeni yıl armağanı sunuyor.

Rusya Cephesi. ABD öncülüğünde Ukrayna Rusya barış görüşmeleri devam ederken 28 Aralık 2025 gecesi Putin’in Novgorod’daki resmi rezidansına 91 SİHA ile yapılan Ukrayna saldırısı bir anda tırmanma merdiveninde en yüksek basamağa çıkılmasına neden oldu. Her ne kadar Zelensky bu saldırından haberinin olmamasını deklare etmiş olsa da saldırıdan kimin kazançlı çıkacağının cevabı muhtemel suçluyu zaten gösteriyor. Bu gelişmeler devam ederken ve Moskova’daki Amerikan ataşesine saldırıda kullanılan Ukrayna SİHA’sının parçaları 2 Ocak 2026 günü resmi görüşme sırasında takdim edilirken ABD’nin aynı saatlerde Rusya’da yaşayan tüm vatandaşlarına Rusya’yı terk etme uyarısında bulunması Ukrayna Rusya cephesinde çok ciddi gelişmelerin yaşanacağı anlamına geliyor. Bu saldırıyı savaşın bitmesini istemeyen gruplar adına bir istihbarat ajansının yaptığını söylemek mümkün. Finans Kapital (Neocon ve Siyonist destekli küreselci yapı) Trump’a rağmen Avrupa’daki savaşın bitmesini istemiyor. Trump CIA ve MI6 uzantıları dahil ABD içindeki bu güçlü grubu kontrol edemiyor. Zira ABD devlet kurumlarını oluşturan her yapı içinde küreselciler halen çok güçlü ve aktif. Ukrayna Savaşı bitse dahi bu yapı Avrupa halklarının barış görmesini istemiyor. Belli ki küreselci çete Rusya karşısında yenilgiyi kabul etmemek için Putin’in suikast sonucu ortadan kaldırılmasını hedefledi ve başarısız oldu. Bu durum Putin’e karşı hamle yapma olanağı sunuyor. Artık Putin, Alaska zirvesi sonrası güvendiği Trump’ın gücünün sınırlı olduğunu görüyor. Putin, savaş yoğunlaşarak devam ederse karada sağladığı askeri başarıyı Dinyeper nehrinin doğu bankında Donbas ve Zaporijya kazanımlarını kalıcılaştıracak hamlede bulunabilir. Eğer savaş çok daha uzarsa bu kez Odesa’yı hedefleri arasına sokabilir. Diğer yandan Rusya–Ukrayna savaşının Trump baskısıyla bir ateşkes ya da donmuş çatışma aşamasına girmesi, finans-kapital için bir son değildir. Aksine, yeni kriz alanlarının aranacağı bir eşiktir. Çünkü Avrupa’nın yüksek savunma bütçeleri, enerji piyasalarındaki olağanüstü kârlar ve militarize edilmiş siyasal atmosfer, ancak sürekli bir tehdit algısıyla ayakta tutulabilir. Gri alanlar, provokasyonlar, “kazalar”, bilgi operasyonları ve kimi zaman da sahte bayrak (false flag) senaryoları gündeme gelir. Amaç savaşı başlatmak değil, savaşın kaçınılmazlık algısını üretmektir. Tarih bu şablonun örnekleriyle doludur. 1898’de Havana Limanı’nda USS Maine’in patlaması, ABD kamuoyunu savaş psikolojisine sokmuş, İspanya–ABD savaşının önünü açmıştır. 1931’de Güney Mançurya Demiryolu hattında Mukden’de meydana gelen olayı, sahte bayrak operasyonu ile Japonya’nın Mançurya’yı işgal etmesi için bir “bahane” üretmiştir. Nazilerin 1939 Gleiwitzsahte bayrak kışkırtması, Polonya’nın saldırgan gibi gösterilmesine hizmet etmiştir. 2 Ağustos 1964’te yaşanmadığı halde ABD tarafından yaşanmış gibi gösterilen İkinci Tonkin Körfezi olayı, Vietnam Savaşı’nın genişlemesini meşrulaştırmıştır. Bu örneklerin ortak noktası şudur: Savaş kararları algı alanında hazırlanır. Kamuoyları, “başka çare kalmadı” noktasına getirilir. Bu çerçevede Rusya -ABD ilişkilerinin geriye gitmesi Avrupa finans kapital çetesinin işine yarayacaktır. Halklar savaş istemediği halde başta Almanya, İngiltere ve Fransa rejimleri bu durumu lehlerinde kullanacaklar ve savaşın yayılması üzerinden içerde her geçen gün gerileyen siyasi statülerini güçlendirecekler. Bu durum yeni senaryoları da gündeme taşıyacaktır. Akla ilk gelen yerler arasında Moldova ve Kaliningrad senaryoları geliyor. Ancak Moldova’da Rusya’yı zayıflatacak yeni bir senaryo yazmak küreselci çetenin işine gelmeyebilir. Zira bu bölge zaten savaşın devam ettiği bir alana mücavirdir ve Rusya’nın müdahalesi Baltık bölgesine nazaran çok daha kolaydır. Kaliningrad öyle değil.

Kaliningrad Senaryosu. ABD’nin NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı (SACEUR) Orgeneral Christopher Donahue 18 Temmuz 2025’te yaptığı bir açıklamada Rusya’nın Baltık kıyısında anavatanı ile doğrudan bağlantısı olmayan, Baltık denizi, Polonya ve Litvanya tarafından çevrelenmiş 1 milyon nüfuslu ve 15 bin km. kare alana sahip Kaliningrad Oblast’ı hakkında şunları söyledi: “Artık kara parçalarının savaştaki önemi azalmıyor, daha da önemli hale geliyor... Artık karadan müdahale ile düşmanın Karşı Erişim (A2) ve Alan Yasaklama (AD) yeteneklerini kaldırabilirsiniz. Artık denizi karadan ele geçirebilirsiniz. Ukrayna’da yaşanan tüm bu olaylar bunu gösteriyor.” Kısacası General Donahue, NATO’nun askeri planlama ve caydırıcılık stratejisi bağlamında bu bölgenin NATO ile çevrelenmiş olduğuna vurgu yaparak NATO’nun kara gücü açısından bu çevrelemenin denizde de bir avantaj yarattığını belirtiyor. Özellikle konuşmasının devamında kara tabanlı savunma ve saldırı kabiliyetlerini güçlendirmeyi hedeflediğine değinerek, Kaliningrad’da Rusların elindeki deniz ve havadaki erişimi engelleme ve alan yasaklama yeteneklerinin hızla etkisiz hale getirilebileceğini söylüyor. Bu yorum pek çok batı medya unsuru tarafından NATO’nun Kaliningrad’ı daha önce hiç görülmemiş şekilde ele geçirebileceğini şeklinde yansıtıldı. Bu açıklamalar Kaliningrad’ı kırmızı çizgisi olarak nitelendiren Rusya tarafından “tehdit” olarak algılandı ve sert bir dille eleştirildi. Moskova, bu bölgeyi savunmak için nükleer silahlar dahil tüm önlemleri alacağını vurguladı.

Kapital Finans ve Savaş. Kapital finans savaşa doymaz; çünkü onlar için ideal ortam belirsizliktir. Savaş onlar için bir yıkım değil, işleyen bir üretim modelidir. Barış; öngörülebilirlik, reel üretim, emek payının artışı ve siyasal denetim anlamına gelir. Oysa riskin fiyatlandığı, silah satışlarının arttığı, borcun büyüdüğü, kamu kaynaklarının “güvenlik”gerekçesiyle özel sektöre aktarıldığı savaş dünyası finans kapitalin ideal ortamıdır. Bu nedenle savaş, finansal sistem açısından bir sapma değil, hızlandırıcı bir mekanizmadır. Savaşın kendisi değil, sürmesi önemlidir. Uzayan çatışmalar; savunma harcamalarını kalıcılaştırır, enerji ve emtia piyasalarını yeniden fiyatlar, borçlanmayı olağanlaştırır ve toplumları sürekli “olağanüstü hâl” psikolojisinde tutar. Böylece finans-kapital, demokratik denetimin zayıfladığı, itirazın “güvenlik” gerekçesiyle bastırıldığı bir alan kazanır. Bugün tanık olduğumuz tablo, tam olarak bu yapının olgunlaşmış hâlidir.

ABD Geri Çekilirken Avrupa Neden Savaş İstiyor? Bugün ilk bakışta çelişkili görünen bir durumla karşı karşıyayız. ABD, 4 Aralık 2025 tarihinde yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji belgesi ile Çin’in ekonomik, teknolojik ve jeopolitik yükselişini kabul etmiş, doğrudan çatışma yerine denge ve çevreleme stratejisine yönelmiştir. Batı Pasifik, Trump’ın öncelik sahasıdır. Buna karşın Avrupa ile ABD’deki neoconlar, finans kapital küreselcilerinin elindeki NATO’yu bir kaldıraç gibi kullanarak Rusya’yla uzun süreli bir cepheleşmeye ve hatta söylemlerine bakılırsa savaşa hazırlanıyor.Bu çelişki stratejik akılla değil, finans-kapitalin coğrafi refleksleriyle açıklanabilir. Trump’ın MAGA grubuna göre ABD finans sistemi küresel ölçekte doymuştur, başkalarının yeni savaşlarını desteklemek için kapasitesi kısıtlıdır. Avrupa finans-kapital düzeni ise tam tersine, kriz olmadan yaşayamaz hâle gelmiştir. Çünkü Avrupa’nın sanayisizleşen ekonomisi, düşük büyüme oranları ve yaşlanan nüfusu, savaşsız bir dönemde yüksek savunma harcamalarını ve militarizasyonu meşrulaştıramaz ve hızlandıramaz. ABD güvenlik şemsiyesinin zayıfladığını hisseden Avrupa, daha fazla silahlanmak zorundadır. Ancak silahlanmanın siyasal gerekçesi için tehdit yani düşman şarttır. Rusya bu noktada yalnızca jeopolitik bir rakip değil, Avrupa finans-kapitalinin varlık gerekçesidir. Bu sürecin en ağır bedelini Ukrayna ödedi. Ukrayna sahada bir devlet olmanın ötesinde, jeopolitik bir araç olarak kullanıldı. İnsan gücü, altyapısı, tarım kapasitesi ve enerji hatları, uzun savaşın hammaddesi hâline geldi. Savaş uzadıkça Ukrayna’nın egemenlik alanı daraldı, çünkü savaş ekonomisi dış finansmana bağımlılığı artırdı, borç rejimini kalıcılaştırdı ve “yeniden inşa” sürecini daha başlamadan ipotek altına soktu. Bu klasik anlamda bir sömürgecilik değildir. Bunun yerine borç, güvenlik ve yeniden inşa üçgeni kurulur. Ukrayna’nın geleceği, savaşın bitip bitmemesinden çok, savaş sonrası hangi finansal mimarinin kurulacağına bağlıdır. Bu da Ukrayna’nın neden “kazanması” değil, savaşın uzaması üzerinden değerli görüldüğünü açıklar.

NATO Kışkırtıcılığı. NATO uzun yıllar Avrupa için bir güvenlik garantisi olarak sunuldu. Bugün ise giderek daha fazla, istikrarsızlık üreten bir yapıya evrilmektedir. Bugün NATO’nun özü olan Washington Anlaşmasının beşinci maddesi hukuken yerinde duruyor, fakat fiilen siyasallaşmış ve koşullu hâle gelmiş durumdadır. Hatırlatalım: ‘’Taraflar, Avrupa veya Kuzey Amerika’da, içlerinden birine veya birkaçına yöneltilen silahlı bir saldırının, hepsine karşı yapılmış bir saldırı sayılacağı konusunda mutabıktırlar. Böyle bir saldırı halinde, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesinde tanınan meşru müdafaa hakkını kullanarak, saldırıya uğrayan Taraf veya Taraflara yardım edeceklerini; bireysel olarak ve diğer Taraflarla birlikte, gerekli gördükleri tedbirleri —silahlı kuvvet kullanımı dâhil— derhal alacaklarını kabul ederler. Bu tür her silahlı saldırı ve buna karşı alınan tüm önlemler derhal Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği yeniden tesis etmek için gerekli tedbirleri aldığı anda, bu önlemler sona erecektir.’’ Burada açıkça görülmektedir ki, 5. Madde otomatik savaş ilanı değil, her üyenin ‘’gerekli gördüğü şekilde’’ (askerî veya başka) yardım yükümlülüğünü ifade etmektedir. Bu durumda NATO’nun barış zamanı harekât komutası ve kontroluna verilen kuvvetlerin de ülkelerin onayı olmadan kullanılması söz konusu değildir. Diğer bir deyişle barış zamanında NATO’ya tahsis edilmiş kuvvetler, ulusal onay olmadan savaşta veya çatışmada kullanılamaz. “Transfer of Authority (TOA)” denen yetki devri, siyasi karar ve ulusal onay gerektirir. Yani pek çok eşik geçilmelidir. Hiçbir NATO komutanı, bir ülkenin kuvvetini o ülkenin siyasi iradesi olmadan sıcak çatışmaya sokamaz. Diğer yandan Küreselci Avrupa şahinlerinin 5. Madde üzerinden yaptığı temel hata, ABD’nin otomatik olarak her eşiğe dahil olacağını varsaymaktır. Oysa Washington’un temel sorusu krizin Amerikan ana vatanını tehdit ediyor olup olmadığıdır. Cevap hayırsa, Avrupa kendi riskleriyle baş başa kalabilir. Avrupa artık ABD için varoluşsal bir merkez değil, yönetilmesi gereken bir risk alanıdır ve bu gerçek kabul edilmeden atılan her tırmandırıcı adım, kıtayı ABD’siz bir hesaplaşma ihtimaline yaklaştırır. Avrupa bugün gerçek güçten değil, güç yanılsamasından cesaret almaktadır.

Sonuç. 2026 yılının ilk günleri, önümüzdeki günlerin çok zorlu geçeceğinin işareti oldu. Trump’ın tam da Epstein dosyaları açıldığı hafta içinde yeni yıla Netanyahu ile girmesi Trump üzerindeki Siyonist baskının bir nevi manifestosu oldu.

NSS 25 dokümanında çizilen ana rotanın ve paradigmanın dışında son günlerde üst üste yaşanan gelişmeler gerçekte ABD içinde değişik çıkar ve baskı gruplarının mücadelesini de yansıtıyor. Diğer yandan pandemi döneminde ABD’nin, sıfıra yakın faiz ortamında 6–7 trilyon dolarlık ek borçlanmaya gitmesinin sonuçları bugün yaşanıyor. Kamu borcunun 33 trilyon dolar seviyesine taşınması 2026’da 9–10 trilyon doların, 2026–2028 arasında ise toplam 15 trilyon doların yeniden finanse edilmesi gereği ortaya çıkarıyor. Sorun, bu yenilemenin artık %0,5 değil %4–4,5 faiz ortamında yapılacak olmasıdır. Bu da net faiz ödemelerini 2020’deki 345 milyar dolardan 2025’te 970 milyar dolara taşıdı. Bu miktar, 2026’da ise 1–1,2 trilyon dolar bandına taşınmaktadır. Sonuçta faiz ödemek için borçlanma borç sarmalını hızlandırmakta, Çin ve Japonya gibi büyük alıcıların çekilmesiyle tahvil talebi zayıflamakta, FED’in para basma baskısı doların güvenilirliğini aşındırmakta ve sistem jeopolitik ya da finansal bir şok karşısında haftalar içinde kırılabilecek hâle gelmektedir. Özetle hegemonya borçlanma kapasitesiyle ayakta dururken bu kapasite ciddi biçimde sorgulanmaktadır.

Bu koşullar altında ABD’nin Venezuela’da rejim değişikliği için düğmeye basması ve ilan edilmemiş bir savaşı hibrid ve asimetrik taktikler ile 3 Ocak 2026 tarihinde başlatması Güney Amerika’da yıllarca sürecek yeni bir gerilim ve çatışma sürecini başlatacaktır. Artık hukuk ve kuralın olmadığı sadece gücün konuştuğu bir dönem başlamış oluyor. Venezuela’da ABD’nin rejim değişikliği hamlesine 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimini yaşamış bir devlet olarak Türkiye doğrudan kaşı çıkmalı ve BM’de yapılacak görüşmelerde ve oylamalarda Venezuela’nın seçilmiş hükümetini desteklemelidir.

Bunlar yaşanırken Çin’in Tayvan çevresinde 2025’in son günlerinde icra ettiği kapsamlı “Adalet Görevi 2025” abluka tatbikatı sıcak çatışmaya girmeden deniz ve hava trafiğini yönetebilen saha yasaklama doktrininin olgunlaştığını ve Çin’in çok cepheli deniz baskısı üretebildiğini teyit ediyor. Yeni yılın ilk günlerinde Donald Trump’ın İran’a yönelik “silahlarımız hazır” dili, olası bir tırmanmada İran’ın Hürmüz Boğazı kartını masaya sürmesinin en ağır bedelini enerji bağımlılığı nedeniyle Çin’in ödeyeceğini hatırlatarak Pekin’i geri adım attırmaktan çok alternatif koridorlar ve ittifaklar aramaya itiyor. Buna paralel olarak ABD’nin elçilikleri üzerinden vatandaşlarına “Rusya’yı terk edin” çağrıları ve Putin’e yönelik saldırı girişimi sonrası sertleşen tehdit algısı barış görüşmelerini uzatıp tırmanmayı kalıcılaştırırken, Moskova–Pekin yakınlaşmasını hızlandırıyor ve Rusya–Çin stratejik eşgüdümünü bir tercih olmaktan çıkarıp zorunluluk hâline getiriyor. Netanyahu’nun tetiklemesi ile tekrar alevlenen İran konusu, bir saldırı olduğu takdirde Rusya Ukrayna Savaşı kadar ciddi kırılmalar yaratacaktır. Çin, son gelişmeleri Tayvan’dan değil, Hürmüz’den okuyacaktır. İran’ın çökertilmesi, yalnızca Ortadoğu’nun değil küresel tedarik zincirlerinin, enerji fiyatlarının ve Asya-Pasifik dengesinin yeniden tasarlanması demektir. Kısacası mesele sadece İran değil. Mesele, ABD’nin zorla sahaya çekildiği, İsrail’in tetiklediği ve Çin’in sonuçlarını küresel ölçekte yöneteceği yeni bir büyük kırılmadır. Diğer yandan Rusya Ukrayna Savaşının devamını isteyen cephe ile önce Çin diyen Trump arasındaki çekişme devam etmektedir. Rusya 31 Aralık’tan itibaren maruz kaldığı saldırılar nedeni ile barışın mümkün olmadığını görerek Donbas ’ta Dinyeper nehrine kadar olan topraklarda ilerlemeye devam edebilir. Bu durumda Ukrayna’da Zelensky daha fazla iktidarda kalamaz. Ukrayna sonuçta ya Rusya ile barış içinde yaşayacak bir iktidara sahip olur ya da düşmanlık devam eder. Böyle bir durumda Ukrayna’nın Odesa’yı dahi kaybetme riski olacağı söylenebilir. Türkiye bu süreçte çok dikkatli olmalıdır. İran’ın düşmesi ve iç savaşa sürüklenmesi ülkemiz için çok ciddi jeopolitik sorunlara neden olur. İran’da ABD ve İsrail yanlısı bir rejimin işbaşına geçmesi Türkiye’nin doğudan kuşatılması demektir. Bu aynı şekilde Türkiye’ye yönelik büyük bir göç dalgasının doğu sınırımıza yığılması anlamına gelir. Diğer taraftan kardeşimiz Azerbaycan’ın İran’ın iç savaş ve rejim değişikliği aşamasına gelmesi durumunda takınacağı tutum çok önemlidir. Gerek Azerbaycan gerekse Türkiye’nin ABD ve İsrail jeopolitiği çıkarları doğrultusunda kullanılması sadece bölgesel jeopolitiği değil kıtasal ve küresel jeopolitiği etkileyecek çağlayan etkisi yaratır. Bu şartlarda Kürecik ve hava sahası dahil İsrail’e ve saldırgan cepheye destek verebilecek her türlü olanağın kısıtlanması göz ardı edilmemelidir. Rusya Ukrayna Savaşında Türkiye mevcut politikasına devam etmeli ancak hava sahasının NATO uçaklarına açılması konusunda kısıtlı davranmalıdır. Unutulmamalıdır ki Montrö Boğazlar Sözleşmesi yabancı savaş gemilerine izin vermiyor ve Karadeniz’de dengeyi koruyor. Aynı durum ortada bağlayıcı bir anlaşma olmasa da hava sahamızın korunmasına örnek teşkil etmelidir. Yabancı savaş gemilerine izin vermeyen Türkiye yabancı uçak ve İHA’ların Ankara’nın tarafsızlığını bozacak şekilde Karadeniz’e çıkmasına izin vermede cimri davranmalıdır.

(7 Ocak 2026 saat 1700’de yayınlanacak Youtube Programamımda Venezuela analizi yapacağım. Kanalın linki aşağıdaki gibidir: https://www.youtube.com/@CemGurdenizz)