Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Üniversite diploma mı, öğrenme ağı mı?

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin önce kapatılıp ardından yeniden açılması, teknik ve hukuki boyutlarının ötesinde önemli bir sosyal soruyu yeniden gündeme getirdi: Üniversite dediğimiz kurum tam olarak nedir? 

Bir üniversiteyi açmak veya kapatmak ne anlama gelir?

Bu sorunun cevabı sanıldığı kadar basit değildir. Eğer üniversiteyi yalnızca diploma veren bir kurum olarak görüyorsak, mesele kolay görünür. Öğrencileri başka bir üniversiteye nakleder, akademisyenleri başka kurumlarda görevlendirir, eğitim faaliyetlerini devam ettirirsiniz. Kâğıt üzerinde sorun çözülmüş olur.

Fakat üniversite bundan çok daha fazlasıdır.

Üniversite her şeyden önce evrensel bilginin üretilmesini, korunmasını ve yayılmasını amaçlayan bir bilim merkezidir. Yüzyıllardır insanlığın biriktirdiği bilgi, üniversiteler aracılığıyla yeni kuşaklara aktarılır ve yine üniversiteler aracılığıyla geliştirilir. Bu nedenle üniversiteler yalnızca eğitim kurumları değil, aynı zamanda toplumların hafızasıdır da.

Bugün yapay zekâ, çevrim içi eğitim platformları ve dijital teknolojiler nedeniyle üniversitelerin geleceği sıkça tartışılıyor. Kimi zaman üniversitelerin birer dijital platforma dönüşeceği, hatta fiziksel kampüslerin önemini kaybedeceği ileri sürülüyor. Bu aceleci bir tavır ve bu değerlendirmeler üniversitenin özünü gözden kaçırıyor gibi geliyor bana. Bu konularda önceki yazılarımda düşüncelerimi paylaşmıştım.

Üniversite yalnızca derslerin verildiği bir yer değildir. Akademisyenlerin ve öğrencilerin aynı mekânda bulunmaları, birlikte düşünmeleri, tartışmaları ve üretmeleri çok özel bir sinerji yaratır. Kampüs/Yerleşke/Külliye dediğimiz şey aslında binalardan oluşan bir alan değil, sürekli etkileşim üreten bir ekosistemdir.

Bir öğrencinin sınıfta öğrendikleri kadar koridorda, kütüphanede, laboratuvarda, kafeteryada ve öğrenci kulüplerinde öğrendikleri de önemlidir. Akademik gelişim kadar sosyal ve kültürel gelişim de bu etkileşimlerin sonucunda ortaya çıkar. Bu nedenle sanal ortamlar ne kadar gelişirse gelişsin, gerçek kampüs deneyiminin yerini bütünüyle almaları mümkün görünmemektedir.

İdeal bir üniversite kampüsü, öğrencilerin ve akademisyenlerin rahatça bir araya gelebildikleri, tartışabildikleri ve birlikte üretebildikleri yaşam alanlarından oluşmalıdır. Çünkü bilim yalnızca kitaplardan değil, insan etkileşimlerinden de doğar.

Üniversiteleri güçlü kılan bir başka unsur da zaman içinde oluşturdukları akademik kimliktir. Her üniversitenin dünyaya bakışında belirli bir vurgu vardır. Bu vurgu, o kurumda yıllar boyunca çalışan akademisyenlerin bilgi birikimi, araştırmaları ve yetiştirdikleri öğrenciler aracılığıyla şekillenir. Uzun yıllardır bir üniversite çalışan akademisyenler hatta idari personel de kurumsal kimliğin oluşmasında çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü akademisyenler idari görevlerde 3-4 yıl gibi sınırlı sürelerde bulunurken, idari personel daha kalıcıdır ve kurumsal hafızanın oluşmasında çok etkilidir. 

Dünyanın en saygın üniversitelerine baktığımızda bunu açıkça görebiliriz. MIT denildiğinde akla mühendislik ve teknoloji gelir. Harvard hukuk ve kamu politikaları alanındaki birikimiyle öne çıkar. Stanford girişimcilik, teknoloji ve tıp alanlarında güçlüdür. Bu kurumlar her konuda dünyanın en iyisi değildir. Onları değerli kılan şey, belirli alanlarda oluşturdukları bilgi ekosistemi ve bu sistemin sürdürülebilirliğidir.

Türkiye’de de benzer örnekler vardır. ODTÜ ve İTÜ mühendislik alanında, Boğaziçi Üniversitesi ekonomi ve işletme alanlarında, Ankara Üniversitesi ise siyasal bilgiler alanında güçlü gelenekler oluşturmuştur ve sonradan kurulan pek çok devlet ve vakıf üniversitesinin çekirdeğini oluşturmuşlardır. Bu kurumlar yalnızca eğitim veren yapılar değildir. Aynı zamanda birer topluluk, birer kültür ve birer düşünce ortamıdır.

Bence üniversiteyi üniversite yapan şey tam da budur.

Bir üniversitenin görevi yalnızca meslek sahibi insanlar yetiştirmek değildir. Elbette iyi mühendisler, doktorlar, hukukçular ve öğretmenler yetiştirmek önemlidir. Ancak bundan daha önemli bir görev de insanlara bir dünya görüşü, bir hayat tecrübesi ve bir kültürel perspektif kazandırmaktır.

Makine mühendisi olarak mezun olan bir kişinin dünya görüşü sınırlıysa, farklı düşüncelere kapalıysa, kültürel birikimi yetersizse ve toplumu anlamıyorsa iyi bir mühendis olması da zordur. Aynı durum doktorlar, hukukçular ve diğer bütün meslekler için geçerlidir.

Çünkü meslek bilgisi tek başına yeterli değildir. İnsanları başarılı yapan şey, teknik uzmanlık ile kültürel ve entelektüel birikimin birleşmesidir.

Bu nedenle üniversiteyi yalnızca diploma veren bir sertifikasyon merkezi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Üniversiteler aynı zamanda topluluklardır. Akademisyenler, öğrenciler, mezunlar ve çalışanlar arasında yıllar içinde oluşan ilişkiler ağı, kurumun görünmeyen sermayesini oluşturur. Bir üniversitenin itibarı yalnızca yayın sayılarından veya binalarından değil, yetiştirdiği insanlar ve oluşturduğu topluluklardan doğar.

Bu açıdan bakıldığında bir üniversiteyi kapatmak yalnızca bir kurumun tabelasını indirmek anlamına gelmez. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca oluşmuş bir bilgi ekosistemini, bir araştırma kültürünü, bir düşünce ortamını ve bir topluluğu dağıtmak anlamına gelir.

Öğrencilerin başka üniversitelere aktarılması ve akademisyenlerin farklı kurumlarda istihdam edilmesi teknik bir çözüm olabilir. Ancak ortadan kaybolan şey yalnızca X Üniversitesi altında sürdürülmüş eğitim faaliyetleri değildir. Bilimsel bilginin özgün bir biçimde üretildiği, farklı fikirlerin bir araya geldiği ve yeni kuşakların yetiştiği bir habitat da ortadan kalkmaktadır.

Halbuki bilim çeşitlilikten beslenir.

Farklı üniversiteler, farklı uzmanlık alanları ve farklı akademik gelenekler ne kadar güçlü olursa ülkenin bilimsel kapasitesi de o kadar artar. Özgün seçenekler azaldığında ise tekdüzelik ortaya çıkar.

Tekdüzelik merakı öldürür.

Merak olmadan bilim yapılamaz.

Bilim olmadan da toplumsal refah, teknolojik ilerleme ve sürdürülebilir kalkınma mümkün değildir.

Bir üniversite kurarken de kapatırken de yalnızca idari bir karar vermiş olmayız. Aynı zamanda bir bilgi ekosistemi, bir kültür ortamı ve bir düşünce geleneği üzerinde tasarrufta bulunmuş oluruz.

Üniversiteler bina değil, diploma fabrikası değil, hatta yalnızca eğitim kurumu da değildir. Üniversiteler, bir toplumun geleceğe dair hayal kurma kapasitesinin kurumsallaşmış hâlidir.