Varlık yokluğun karşıtıdır; somut olarak maddi dünyada, kimi zaman laboratuvar ortamında, bazen de etkilerini yaşayarak görür, yaşarız var olanı. Varlığın bir başka boyutu da inanmakla ilgilidir; onun hayatiyetini inancımız üzerinden ifade ederiz. İnandığımız için Tanrı dünyamızda “vardır”, değil mi? İnanmayan için aynı cümleyi kuramayız hâliyle. O zaman şunu soralım: Var olan sorgulanır ve hatta dava edilir mi? Tartışmaya açık bir durum elbette, zira verilen her yanıt zihin dünyamızı beslediği oranda muteberdir.
Tarih boyunca Tanrı’yı dava edenler olmuş mudur peki? Sorunun yanıtına birazdan geleceğim ama ona geçmeden önce Kur’an’dan bir ayet aktarmak istiyorum.
Bakara 30:
“Hani rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. Allah, ‘Şüphe yok ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.”
Ayette geçen bu konuşmayı salt bir sorunun yanıtlanması biçiminde okuyamayız diye düşünüyorum. Zira soruya burada bir anlam yükleniyor; dökülecek kanlardan, çıkacak kargaşa ortamından bahsediliyor. “Böyle biri neden yaratılır?” minvalinde bir soru yöneltiliyor. Önemli bir ayet olduğunu düşünüyorum. İnsanı düşünmeye çağırıyor. Düşünceye pusula oluyor bir yerde.
Gelelim Tanrı’nın yargılanmasına.
Yıl, 2007.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Nebraska eyalet senatörü Ernie Chambers, Tanrı’nın kendisini ve Nebraska halkını tehdit ettiği, dünyadaki milyonlarca insana dehşet saldığı, yaygın ölüm ve yıkım getirdiği gerekçesiyle Tanrı’ya dava açmak istiyor ve dava açılıyor.
Lakin bir sorun vardır. Hâkim Marlon Polk, dava sürecinde yasal belgelerin iletilebilmesi için davalının adresine vurgu yapar ve usulüne uygun bir tebliğ yapılması gerektiğini söyler. Bu hâliyle mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla dava 2008 yılında düşer. Buna karşılık davacı Chambers, “Tanrı her şeyi bildiğine göre bu davadan da haberdardır.” der. Hâkimin kararına karşı çıkar.
38 yıldır senatör olan Chambers bu davayı neden açmıştır peki? Bu soruya şöyle yanıt verir senatör: “Davayı herkesin herkesi, hatta Tanrı’yı bile dava edebileceğini göstermek için açtım.”
Şimdi birkaç yıl daha geriye gidelim. Yer yine Amerika Birleşik Devletleri, Sheridan kenti. ABD’de yayımlanan Weekly World News dergisinin haberine göre, bir çiftçi, 8 yıl içinde üzerine 3 kez yıldırım düşünce Tanrı’yı mahkemeye verir. Jonas Wilding isimli çiftçi bu durumu şöyle ifade eder: “Ben aslında Tanrı’nın iyi bir kuluyum. Üç kez yıldırım saldırısını anlamadım. Bu nedenle Tanrı’ya karşı tazminat davası açıyorum.”
Haberlerden öğrendiğimize göre çiftçi her zaman kiliseye gittiğini, kurallara uyduğunu söyler. Tabii her insan gibi kendisinin de bazı beyaz yalanlar söylediğini de ekler. Sonra süpermarketlerden bazı malları çalan da odur, hatta komşularının eşlerine bazen yan bakan da. “Fakat,” der, “tüm bunlar sekiz yılda üç kez yıldırım saldırısına hedef olmak için çok fazla.”
Peki, talebi nedir çiftçinin?
Tanrı’dan tam 100 milyon dolar ister.
Tarihte buna benzer başka davaların açıldığını da biliyoruz. Son bir örnek daha aktaralım isterseniz. Bu kez yer Romanya. Cinayetten hüküm giyip 20 yıl hapis cezasına çarptırılan Romanyalı mahkûm Pavel Mircea, ceza biriminde kendisini şeytandan koruyamadığı gerekçesiyle Romanya Ortodoks Kilisesi’ne dava açar. Vaftizinin bağlayıcı bir sözleşme olduğunu söyler.
Diğer örneklerde olduğu gibi mahkeme 2007 yılında davayı reddeder, gerekçe de benzerdir: “Tanrı hukukun gözünde bir kişi değildir, adresi yoktur.” denilir.
Yazının girişinde “varlık konusu konuşma alanının içine girecektir” dedik. Tanrı da bu anlamda “konuşma” pratiğinin içerisinde bir biçimde yer alacaktır. Bununla birlikte Tanrı adına konuşmakla Tanrı üzerine konuşmak şüphesiz aynı şeyler değildir. Farkının ne olduğu malum sanırım. Tanrı adına kanun koymak, devlet inşa etmek, hatta savaş açmak tarihin sararmış yaprakları arasında hâlâ yerini korumakta. Diğer taraftan tarih boyunca Sümer ve Mısır başta olmak üzere farklı din ve inançlara ait yüzlerce farklı Tanrı’ya inanıldığını biliyoruz; onların birçoğu şimdi aramızda değil. Yine aynı dine inanmasına rağmen Tanrı’yı aynı şekilde anlamayan, onun konuşma dilini ve muradını farklı biçimlerde okuyan insanların varlığı da bilgimiz dâhilinde. Tıpkı bu yazıya konu olan yargı konusu gibi.
Son olarak şunu da belirtmemiz gerek ki, Tanrı deyince hayat ve elbette hayat deyince ölüm gelecektir aklımıza. Peki, bir şair ölüme yaklaşırken aynı anda Tanrı’yı da dizelerine konuk eder mi?
Buyurunuz:
“Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın...”
Cemal Süreya
Çok Okunanlar
Osimhen ve Lemina’nın dönüş tarihi belli oldu
Ünlü sunucu uyuşturucu davasında idama mahkum edildi
Eren Vurdem, Serhat Kılıç’ın sevgilisine siper oldu
İktidardan DEM Parti’ye ‘Türkiye’nin terör kanunları değişmedi!’ uyarısı!
Fenerbahçe kaybetti, Talisca'dan olay paylaşım!
Avrupa’da Yeni Helsinki, Batı Asya’da Yeni Westphalia süreçleri mümkün mü?
DOA'da 2 ayda toplanan ambalaj sayısı açıklandı
Melih Gökçek sakız tartışmasında gazetecileri hedef aldı
Hamdi Ulukaya’nın markası Chobani Türkiye pazarına geliyor
Şoray Uzun’dan Serhat Kılıç’ın ölümü sonrası tepki