Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
50,2088
Dolar
Arrow
42,7585
İngiliz Sterlini
Arrow
57,8180
Altın
Arrow
6376,0724
BIST
Arrow
10.729

İnsan hakları kimin hakkı?

İnsan hakları uzun yıllar boyunca modern dünyanın vicdanı olarak sunuldu. Savaşlara, zulme, keyfî iktidara karşı evrensel bir ahlaki set… Ancak bugün Ukrayna’dan Gazze’ye, Suriye’den İran’a, Venezuela’dan Afrika’ya uzanan tabloya baktığımızda şu soruyu sormamak mümkün değil:

İnsan hakları hâlâ evrensel bir ilke mi, yoksa büyük güçlerin elinde bir siyasal araç mı?

Üniversitede verdiğim İnsan Hakları dersinde öğrencilerime sık sık şunu soruyorum:

Eğer insan hakları, güç dengelerine göre uygulanıyorsa, hâlâ insan hakkı mıdır?

HAKLARIN BÖLÜNMESİ: SORUNUN KÖKENİ

Bugünkü krizin kökleri yeni değil. Soğuk Savaş yıllarında dünya yalnızca askerî ve ideolojik olarak değil, hak anlayışı bakımından da ikiye bölünmüştü. Batı, ifade özgürlüğü, siyasal katılım ve mülkiyet gibi sivil ve siyasal hakları öne çıkarırken; Doğu Bloku çalışma, barınma, sağlık ve eğitim gibi sosyal hakları savunuyordu.

Bu ayrım 1966’da iki ayrı uluslararası sözleşmeyle resmileştirildi. İnsan hakları ilk kez tek ve bütünlüklü bir ahlaki çerçeve olmaktan çıkarıldı. Haklar bölündü, evrensellik iddiası ideolojik kamplaşmanın gölgesinde kaldı.

Sonrası tahmin edilebilir bir ikiyüzlülüktü. ABD, Sovyetler’i özgürlükler üzerinden eleştirirken Latin Amerika’daki diktatörlükleri destekledi. Sovyetler, sosyal haklarla övünürken siyasî muhalefeti bastırdı. İnsan hakları artık ahlaki bir sınır değil, yumuşak güç söylemiydi.

SOĞUK SAVAŞ BİTTİ, ÇİFTE STANDART BİTMEDİ

Soğuk Savaş sona erdiğinde birçokları insan haklarının nihayet evrensel bir zemine kavuşacağını düşündü. Oysa olan tam tersiydi. Tek kutuplu dünyada insan hakları, bu kez müdahalenin dili haline geldi.

1990’lardan itibaren askerî operasyonlar “ulusal çıkar” söylemiyle değil, “insani müdahale” ve “insan onuru” kavramlarıyla meşrulaştırıldı. Bu yaklaşım, 2005’te “koruma sorumluluğu” doktriniyle kurumsallaştı.

Kâğıt üzerinde kulağa hoş geliyordu: Devletler halklarını koruyamıyorsa, uluslararası toplum devreye girecekti. Ama temel sorular cevapsız kaldı:

Kim karar verecekti?

Kime müdahale edilecekti?

Bu ilke herkese eşit mi uygulanacaktı?

HAKLAR KONUŞTU, GÜÇ KARAR VERDİ

Pratikte cevap netti. Kosova’da hukuk askıya alındı.Irak’ta yalan gerekçelerle işgal yapıldı.

Libya’da sivilleri koruma iddiasıyla girilen müdahale devleti çökertti.

Her seferinde insan hakları söylendi; ama kararları güç ve çıkar verdi.

Egemenlik ilkesi, zayıf devletler için geçersiz hale geldi. Egemenlik artık Batı’nın tanımladığı “doğru” insan hakları anlayışına uyulduğu sürece tanınan koşullu bir ayrıcalıktı. Küresel Güney müdahalelere açık hale gelirken, güçlü devletler aynı denetimin dışında kaldı.

BUGÜN: HUKUKSUZLUĞUN NORMALLEŞMESİ

Bugün geldiğimiz noktada tablo daha da karanlık. Ukrayna’da, Gazze’de, Suriye’de siviller ölürken uluslararası hukuk askıya alınıyor. Yaptırımlar milyonları yoksullaştırırken “insan onuru” gerekçe gösteriliyor. Hukuksuzluk, “olağanüstü koşullar” adı altında kalıcılaşıyor.

Üstelik bu aşınma yalnızca küresel ölçekte değil. Avrupa insan hakları rejimi de ciddi bir gerileme yaşıyor. Güvenlik söylemi, mülteci politikalarında, ifade özgürlüğünde ve adil yargılanma hakkı alanında giderek baskın hale geliyor. Hukuk, evrensel ilkelerden çok kriz yönetimi refleksiyle işliyor.

ASIL SORUN: HAKLARIN ANLAM KAYBI

Belki de asıl soru “insan hakları ihlal ediliyor mu?” değil.

Asıl soru şu:

İnsan hakları, iktidarı sınırlayan bir norm olmaktan çıkıp, iktidarın diline mi dönüştü?

Eğer hukuk yalnızca zayıfları bağlıyorsa, eğer insan onuru bombaların ve yaptırımların gerekçesi haline gelmişse, eğer evrensellik güç dengelerine göre askıya alınıyorsa…

Ortada bir insan hakları krizi değil, insan haklarının anlam kaybı vardır.

SON SÖZ: YENİDEN DÜŞÜNMEK ZORUNDAYIZ 

İnsan haklarını kurtarmanın yolu onları kutsallaştırmak değil, yeniden sorgulamaktan geçiyor. Hakları emperyal söylemin dışına çıkaracak, hukuku güçten bağımsız düşünecek eleştirel bir hatta ihtiyaç var.

Belki de bugün en doğru soru şudur:

Kim konuşuyor, kimin adına ve hangi güçle?

Bu soru sorulmadıkça, insan hakları adalet üretmeyecek; yalnızca yeni tahakküm biçimlerini meşrulaştırmaya devam edecektir.