“Sol” ve “sağ” terimleri bugün giderek içi boşalan siyasal işaretlere dönüşüyor. Bir zamanlar toplumsal sınıfları, ekonomik tercihleri ve farklı gelecek tasavvurlarını ifade eden bu kavramlar, artık çoğu yerde kültürel aidiyetler ve karşı kampın söylemlerine karşı geliştirilen tepkiler üzerinden anlam kazanıyor.
İnsanlar kendilerini “solcu” ya da “sağcı” olarak tanımlamaya devam ediyor; ancak bu tanımların hangi siyasal rotaya, hangi ekonomik programa, hangi ortak gelecek anlayışına karşılık geldiği giderek belirsizleşiyor. Pusula kayboluyor; geriye çoğu zaman yalnızca kamplaşma kalıyor.
Bu durum, özellikle kendisini öteden beri “sol” olarak tanımlayan çevreler açısından ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılıyor. Solun, geçmişten devraldığı kavramları tekrar etmekle yetinmeyip bugünün ihtiyaçlarına ve olgularına yeniden bakması gerekiyor.
İnsanlığın eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet özlemleriyle somut siyasal konumlanmalar arasında yeni bağlar kurulmadan, solun yeniden toplumsal bir yön ve çekim merkezi haline gelmesi mümkün görünmüyor.
Çünkü dünya, 1990’lardan itibaren yükselen küreselleşmeci dalganın ardından bambaşka bir siyasal döneme girmiş bulunuyor. Bir zamanlar ilerlemenin, refahın ve özgürleşmenin taşıyıcısı olarak sunulan küreselleşme fikri, bugün yerini giderek ''sağ'' popülist ve köktenci hareketlerin yükselişine bırakıyor.
İngiltere’den Fransa’ya, İtalya’dan Polonya'ya kadar Avrupa’nın birçok ülkesinde merkez siyaset, kitlelerin gözünde güven ve temsil kabiliyetini yitirirken; merkezin dışından konuşan sağ hareketler, bu hoşnutsuzluğu siyasal güce dönüştürüyor.
Avrupa’da Brüksel’de yoğunlaşmış teknokratik ve küreselleşmeci yönetici elitlere yönelen tepki, görünüşte yerel özellikler taşısa da aslında küresel ölçekte yaşanan daha derin bir huzursuzluğun ifadesidir.
Kitleler yalnızca belirli hükümetlere ya da politikalara değil, kendilerini temsil etmediğini düşündükleri bütün yerleşik yapılara karşı tepki duyuyor. Ne yazık ki bu tepkinin hedefi yalnızca siyasal elitler veya ekonomik tercihlerle sınırlı kalmıyor. Bilim, demokrasi, hukuk ve bir arada yaşama kültürü gibi modern toplumun temel kurumları da saldırı altında kalıyor. Çünkü bu kurumları kendi meşruiyetinin kalkanı haline getiren merkezî yönetici elitlerin hesapsız ve küreselleşmeci siyasetlerine duyulan öfke, zamanla bu kurumların kendisine de yöneliyor.
REFAH TOPLUMUNDAN KÜRESELLEŞMENİN KRİZİNE
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında kurulan refah toplumu, yalnızca ekonomik bir tercih değildi. Aynı zamanda Sovyetler Birliği’yle ve kamucu ekonomik modellerle yürütülen siyasal mücadelenin önemli araçlarından biriydi.
Emekçiler yüksek bir alım gücüne kavuşmuş, sosyal haklar genişlemiş, eğitimden sağlığa kadar birçok alanda kamusal güvenceler güçlenmişti. Geniş toplum kesimleri refahın nimetlerinden yararlanırken, sistemin temellerine yönelen siyasal itirazlar da zamanla zayıfladı.
Bu süreçte Batı’da devlet, giderek teknokratik yönetimlerin elinde merkezileşti. Katılım ve sivil toplum söylemi korunmakla birlikte, temel kararlar geniş halk kesimlerinin doğrudan müdahalesinden uzaklaşarak uzmanlar, bürokratik kurumlar ve ulus-üstü mekanizmalar tarafından belirlenmeye başladı.
Ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte, refah devletini ayakta tutan tarihsel ve siyasal koşullar da değişti. Küreselleşme çağında artık yerel üretimi, emeği ve toplumsal dengeleri küresel rekabete karşı koruyan gümrükler, sosyal politikalar ve kamusal müdahaleler birer engel gibi görülmeye başlandı. Sermaye hareketliliği teşvik edilirken emeğin güvencesi aşındı; devletin sosyal niteliği zayıflatılırken yurttaştan sürekli daha fazla uyum ve fedakârlık beklendi.
Kitleler, bu dönüşüm karşısında önce merkez siyasete karşı ilgilerini kaybetti; ardından kendilerini korumasız bırakan bu düzene açıkça tepki göstermeye başladı. Fransa ve İngiltere başta olmak üzere Batı ülkelerinde görülen emek mücadeleleri, grevler ve toplumsal öfke dalgaları, bu kopuşun erken işaretleriydi. Ekonomik ve toplumsal krizler karşısında geniş kesimlerin güvenebileceği son dayanaklar hukuk ve sosyal devletin kalan kurumlarıydı. Fakat bu kurumlar da giderek işlevsizleşti; en azından kitlelerin gözünde kendilerini koruma kapasitesini yitirdi.
Böylece göç, terör, iklim krizi ve ekonomik belirsizlik gibi küresel sorunlar karşısında merkez siyasetin çizdiği rotaya uyması beklenen; buna karşılık kendi gündelik hayatında güvencesizlik, yoksullaşma ve temsil kaybı yaşayan kitleler, önlerine çıkan ilk fırsatta merkezin dışındaki seçeneklere yöneldi.
POPÜLİST SAĞIN DOLDURDUĞU BOŞLUK
Bugün merkez siyasetin dışında açılan alanı büyük ölçüde sağ popülist hareketler işgal ediyor. Bunun önemli nedenlerinden biri, Avrupa solunun uzun zamandır sistemin sınırları içine çekilmiş olmasıdır. Tanınmış kültürel ve sosyal haklar ile bunları koruduğu düşünülen Avrupa kurumları, solun önemli bir bölümünü mevcut düzenle uzlaştırdı. Böylece özellikle müreffeh ülkelerde sol, çökmekte olan küreselleşme düzeninin eleştirisini geliştirmek yerine, bu düzenin kurumlarını ve siyasal ideallerini savunmayı tercih etti.
Sol, sosyal hakları ve demokratik kazanımları ancak Avrupa Birliği’nin ve küreselleşmeci kurumların devamı sayesinde koruyabileceğini düşündü. Fakat bu tutum, emeğin güvencesizleşmesine, gelir dağılımının bozulmasına, yerel toplulukların çözülmesine ve temsil krizine ilişkin büyüyen öfkeyle bağ kurmasını zorlaştırdı. İngiltere’de Brexit sürecinde Jeremy Corbyn ve onu destekleyen sosyalist çevrelerin karşılaştığı çıkmaz, bu gerilimin en açık örneklerinden biriydi: Sol, emekçi sınıfların yaşadığı gerçek kaygılarla güçlü bir bağ kuramadığı ölçüde, küreselleşmeci merkezin savunucusu gibi algılandı.
Batı’da sol adına hatırda kalan siyasal duyarlılıklar giderek ekoloji ve kimlik meseleleri etrafında daraldı. Bunlar elbette önemsiz konular değildir; tersine, çağımızın temel meseleleri arasındadır. Ancak emek, bölüşüm, sosyal güvence, ekonomik bağımsızlık ve sınıfsal adalet gündeminden koparıldığında, solun geniş halk kesimleriyle kurduğu bağ zayıflar. Tam da bu boşlukta sağ popülizm güç kazanır.
Nitekim Mussolini’yi rahmetle anmaktan çekinmeyen Giorgia Meloni gibi sağ popülist aktörlerin küreselleşme karşıtı söylemleri, yalnızca muhafazakâr veya milliyetçi seçmenlerde değil, ekonomik olarak güvencesizleşen yoksul kesimlerde de karşılık bulabiliyor. Çünkü küreselleşmenin kaybedenlerinin sorunlarını dile getirme iddiası, uzun süre boyunca sol tarafından yeterince güçlü biçimde üstlenilmedi. Sağ, solun terk ettiği ya da ikincil hale getirdiği toplumsal itiraz alanını kendi diliyle doldurdu.
TÜRKİYE İÇİN GEREKLİ DERS
Bu gelişmelerden, özellikle Türkiye gibi merkez ile çevre arasında sıkışmış ülkelerin çıkaracağı önemli dersler vardır. Türkiye, geleceğini 1945 sonrası dünyanın artık çözülmekte olan paradigmasının çatısı altında kurabileceği yanılsamasından vazgeçmelidir. Bu, dünyadan kopmak, içe kapanmak veya otoriter ve köktenci siyasetlere yönelmek anlamına gelmez. Aksine, çöken düzenin kusurlarını görerek daha bağımsız, daha eşitlikçi ve daha demokratik bir siyasal yönelim geliştirmek anlamına gelir.
Türkiye, savaş sonrası düzenin insanlık açısından vazgeçilmez kazanımları olan bilimden, hukuktan, demokrasiden ve bir arada yaşama kültüründen asla vazgeçmemelidir. Ancak bu değerleri, halktan kopmuş teknokratik yönetimlerin, eşitsizlik üreten küreselleşme politikalarının veya kendi sorumluluğunu görünmez kılmaya çalışan siyasal elitlerin tekelinde de bırakmamalıdır.
Kendisine ''Sol'' adını verenler açısından asıl görev de burada ortaya çıkmaktadır: Bilimi, hukuku, demokrasiyi ve özgürlükleri savunurken; emeği, ekonomik bağımsızlığı, sosyal adaleti, kamusal güvenceyi ve halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma talebini yeniden siyasal projenin merkezine almak. Çünkü yeni bir rota, ancak insanlığın büyük eşitlik ve özgürlük özlemleriyle bugünün somut güvencesizlikleri arasında yeniden bağ kurularak çizilebilir.
Çok Okunanlar
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu telefonda görüştü
Alınan kararlar belli oldu
'Kemal Kılıçdaroğlu'nun telefonuna geri dönüş yaptım'
Erdoğan'ın kapattığı Bilgi Üniversitesi'yle ilgili açıklaması gündem oldu
Ankara Valiliği Kurban Bayramı öncesi alınan önlemleri duyurdu
Yandaş medya Kılıçdaroğlu'nun Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adayını açıkladı
Butlan kararı yargı eliyle siyasi müdahaledir
Bloomberg: Türkiye'de siyasi karar piyasaları sarstı
AB'den Türkiye'ye demokrasi uyarısı
Mutlak butlan kararı sonrası Erdoğan ve Bahçeli'ye şok!