Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Butlan kararı yargı eliyle siyasi müdahaledir

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir parti içi uyuşmazlığın sonucu olarak değerlendirilemez. Çünkü burada tartışılan mesele, bir kongrenin şekli geçerliliğinden ibaret değildir. Tartışılan şey; seçimle oluşmuş siyasal iradenin hangi ölçüde yargısal müdahaleye açık hale getirileceğidir.

Bir hukuk devletinde mahkemeler elbette denetim yapar. Ancak bu denetimin de anayasal sınırları vardır. Mahkeme kararları siyasal alanın yerine geçmeye başladığında, hukuk güvenliği zarar görür. Özellikle siyasi partiler söz konusu olduğunda çok daha hassas davranılması gerekir. Çünkü siyasi partiler, sıradan özel hukuk tüzel kişileri değildir. Anayasa’nın koruması altında bulunan, demokratik hayatın asli unsurlarıdır.

Tam da bu nedenle siyasi partilerin kongreleri bakımından ayrı bir hukuk rejimi oluşturulmuştur. Siyasi Partiler Kanunu, kurultay ve kongre seçimlerine ilişkin uyuşmazlıkların hangi merciler tarafından inceleneceğini açık şekilde düzenlemektedir. Kongrelerde yapılan seçimler, seçim kurullarının ve seçim yargısının gözetiminde gerçekleştirilir. Dolayısıyla seçim sürecine ilişkin itirazların çözüm adresi de genel görevli hukuk mahkemeleri değil, seçim hukukunun kendi mekanizmasıdır.

Bugün ortaya çıkan en temel sorunlardan biri de budur. Eğer seçim kurullarının denetiminden geçerek kesinleşmiş kongre sonuçları yıllar sonra başka mahkemeler eliyle hükümsüz hale getirilebilecekse, artık hiçbir seçim sonucunun hukuki güvence altında olduğundan söz edilemez.

Üstelik kararın dayanaklarından biri olarak gösterilen ceza soruşturmaları da hukuken tartışmalıdır. Hakkında soruşturma yürütülen kişiler bulunması, otomatik biçimde bütün kurultayın yok sayılması sonucunu doğurmaz. Ceza hukukunun en temel prensibi olan masumiyet karinesi bunu engeller. Kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan, iddiaları peşinen doğru kabul edip bütün siyasi süreci sakatlanmış saymak; anayasal güvencelerle bağdaşmaz.

Dahası, kamuoyuna yansıyan iddiaların önemli bir kısmı da teknik anlamda “oylamaya hile karıştırma” suçunun kapsamıyla doğrudan örtüşmemektedir. Delegeler üzerinde baskı kurulduğu, birtakım vaatlerde bulunulduğu veya siyasi etki yaratıldığı yönündeki iddialar doğru kabul edilse bile, bunların doğrudan sandık sayımına ya da oy dökümüne müdahale niteliğinde olup olmadığı ayrıca tartışmalıdır. Bu nedenle devam eden ceza süreçlerinden hareketle kurultayın bütünüyle hükümsüz sayılması, hukuki zemini son derece tartışmalı bir yorumdur.

Kaldı ki ceza yargılamasının sonucu ile siyasi partinin kurumsal varlığı aynı şey değildir. Şayet ileride kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı ortaya çıkar ve bazı kişilerin parti organlarında görev yapmasına hukuken engel oluşursa, bunun sonucu yeni bir siyasal süreç doğurabilir. Ancak bu ihtimal dahi, geçmişte yapılmış bütün kongrelerin ve alınmış tüm kararların yok sayılmasını haklı hale getirmez.

Kararın en dikkat çekici yönlerinden biri ise yalnızca 38. Olağan Kurultay’ın değil, sonrasında gerçekleştirilen olağanüstü kurultayların ve bu süreçte alınan kararların da etkisiz hale getirilmek istenmesidir. Oysa aradan geçen süre içerisinde yeni delegasyon yapıları oluşmuş, yeni siyasi iradeler ortaya çıkmış ve farklı organ seçimleri yapılmıştır. Bir önceki kongreye ilişkin tartışma üzerinden sonraki bütün siyasal süreçlerin geçersiz ilan edilmesi, demokratik temsil zincirini bütünüyle koparma sonucunu doğurur.

Daha da önemlisi, tedbir kararı yoluyla eski yönetimin yeniden göreve döndürülmek istenmesi hukuk tekniği bakımından ciddi sorunlar barındırmaktadır. Mahkemelerin görevi siyasi parti yönetimi oluşturmak değildir. Bir yargı organının, henüz kesinleşmemiş bir uyuşmazlık üzerinden parti yönetimini fiilen yeniden belirlemesi; yargısal denetimin ötesine geçen bir müdahale görüntüsü yaratmaktadır.

Bu noktada unutulmaması gereken temel ilke şudur: Siyasi partilerde yöneticileri belirleme yetkisi esas olarak delegelere ve parti iradesine aittir. Mahkemeler seçim yapmaz; hukuki uyuşmazlık çözer. Aksi yaklaşım, yargıyı siyasal rekabetin merkezine yerleştirir.

Kararın ardından CHP Genel Merkezi’nde oluşan atmosfer de aslında toplumun önemli bir kesiminin meseleyi nasıl gördüğünü ortaya koymuştur. İnsanların öfke, kaygı ve belirsizlik içinde genel merkeze akın etmesi; tartışmanın salt hukuki zeminde kalmadığını göstermektedir. Çünkü insanlar artık yalnızca bir parti kongresini değil, demokratik temsilin geleceğini tartışmaktadır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, siyasetin yargı eliyle yeniden şekillendirilmesi değil; hukukun siyasal alan üzerindeki tarafsız konumunu koruyabilmesidir. Hukuk, siyasi mücadelelerin aracı haline geldiğinde yalnızca partiler değil, doğrudan demokrasi zarar görür.

Bu nedenle bugün verilen karar, birçok kişi açısından yalnızca yanlış bir hukuk yorumu değil; yargı eliyle gerçekleştirilen siyasal bir müdahale olarak görülmektedir. Ve tam da bu sebeple, tartışma bir parti meselesinin çok ötesine taşınmış durumdadır.

Av. Dr. Mehmet Ruşen Gültekin-Av. Deniz Ali İlkem Demir