Okul saldırıları: Fail, toplum ve hukuk
Okul, bir çocuğun kendini güvende hissetmesi, arkadaşlık kurması ve geleceğe hazırlanması gereken yerdir. Bir öğrencinin aynı okulda silaha sarılması ise bu güven duygusunu temelden sarsmaktadır. Böyle bir saldırının ardından failin kim olduğu, ne yaşadığı ve hangi koşullarda bu noktaya geldiği elbette araştırılmalıdır. Ancak saldırıyı tek bir çocuğun hikâyesine indirgeyerek anlamak mümkün değildir. O çocuğun çevresinde neler yaşandığı, şiddetin hangi aşamalarda fark edilebileceği ve benzer olayların önüne geçmek için hangi sorumlulukların yerine getirilmesi gerektiği de tartışılmalıdır.
Okul Saldırılarının Küresel Boyutu
Okullarda gerçekleştirilen ölümcül saldırılar yeni bir olgu değildir. Ancak özellikle ateşli silahlarla gerçekleştirilen okul saldırıları, Amerika Birleşik Devletleri'nde uzun süredir toplumsal ve siyasal tartışmaların merkezinde yer almaktadır.
1999 yılında Colorado eyaletindeki Columbine Lisesi'nde iki öğrencinin gerçekleştirdiği saldırıda 12 öğrenci ile bir öğretmen hayatını kaybetmiştir. Columbine, okul saldırılarının uluslararası kamuoyunda tanınan sembollerinden biri hâline gelmiştir. Saldırı sonrasında gençlik kültürü, akran ilişkileri, silahlara erişim ve medyanın saldırganları sunuş biçimi üzerine geniş bir tartışma başlamıştır. Bununla birlikte, ABD'de okul saldırıları Columbine ile başlamamıştır. Olayın tarihsel önemi, mevcut sorunu dünya gündemine taşımasında yatmaktadır.
Pediatrics dergisinde 2024 yılında yayımlanan bir araştırmada, 1997-1998 ile 2021-2022 eğitim öğretim yılları arasında ABD'de 1.453 okul silahlı saldırısı kaydedilmiştir. Araştırmanın kullandığı tanım, okul arazisinde silahın gösterilmesini veya ateşlenmesini ve bir merminin okul alanına isabet etmesini de kapsamaktadır. Dolayısıyla bu sayı, yalnızca birden fazla kişinin öldürüldüğü saldırılardan oluşmamaktadır. Araştırma, okul alanlarında silahla bağlantılı olayların zaman içindeki seyrini ortaya koymaktadır.
Bu tabloyu açıklarken ateşli silahlara erişim, evlerdeki silahların güvenli biçimde muhafaza edilmesi ve silahlı şiddetin toplumsal etkileri üzerinde durulmaktadır. Saldırganların kişisel özellikleri önem taşımakla birlikte tek başına yeterli bir açıklama sunmamaktadır. Silaha erişim, saldırı öncesindeki davranışlar ve kurumların önleyici kapasitesi birlikte değerlendirilmektedir.Okul saldırıları üzerine çalışan araştırmacılar, bu tür eylemlerin tek bir nedene indirgenemeyeceğine dikkat çekmektedir. Akran ilişkileri, sosyal çatışmalar ve okul çevresindeki sorunlar saldırıların anlaşılması bakımından önemli başlıklar arasında yer almaktadır. Ancak benzer koşulları yaşayan her çocuğun şiddete yöneleceği söylenemez. Aynı biçimde, her saldırının aynı dinamiklerle gerçekleştiğini varsaymak da sağlıklı bir değerlendirme sunmamaktadır. Farklı süreçler benzer sonuçlara yol açabilmektedir.
Türkiye'de okul saldırıları ve değişen tartışma
Türkiye'de okul şiddetinin geçmişi, son yıllarda yaşanan silahlı saldırılardan çok daha eskidir. Öğrenciler arasında bıçaklı saldırılar, öğretmenlere yönelik şiddet ve okul çevresindeki çatışmalar uzun süredir gündemde yer almaktadır. Ancak 14 Nisan 2026'da Şanlıurfa'nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde, ertesi gün de Kahramanmaraş'taki Ayser Çalık Ortaokulu'nda yaşanan silahlı saldırılar, meselenin yeniden ve daha kapsamlı biçimde ele alınmasını zorunlu kılmıştır.
Bu saldırılar, okul güvenliğine ilişkin tartışmanın insani boyutunu da ortaya koymuştur. Okullar, çocukların günün önemli bir bölümünü geçirdiği, akran ilişkileri kurduğu ve yetişkinlerle etkileşim içinde bulunduğu kurumlardır. Burada yaşanan şiddet, yalnızca saldırıya uğrayan kişileri etkilememektedir. Öğrencilerin güvenlik algısını, öğretmenlerin çalışma koşullarını ve ailelerin çocuklarını okula gönderirken duyduğu güveni de sarsmaktadır.
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfının (TEPAV) gençlik şiddetine ilişkin çalışmaları, konunun ekonomik, toplumsal ve kurumsal koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri, sosyal ilişkileri, suça sürüklenme ve silaha erişim gibi başlıklar bu çerçevede ele alınmalıdır. Okul saldırılarının yalnızca saldırganın psikolojisi üzerinden açıklanması, olayların ortaya çıktığı çevresel koşulların gözden kaçmasına yol açabilmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta bulunmaktadır. Okulda gerçekleşen her şiddet olayı, birden fazla kişinin öldürüldüğü silahlı saldırıyla aynı kategoriye girmemektedir. Öğrenciler arasındaki bir kavga, bıçaklı saldırı ve önceden planlanmış kitlesel bir eylem farklı özellikler taşımaktadır. İstatistiklerin ve araştırmaların sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi için bu ayrımın korunması gerekmektedir.
Bir çocuk şiddeti nasıl mümkün görür?
Okul saldırılarının ardından en sık gündeme gelen açıklamalardan biri akran zorbalığıdır. Sürekli aşağılanmak, dışlanmak, alay konusu olmak veya okul çevresinde kendisine bir yer bulamamak, çocuğun sosyal ve duygusal gelişimini etkileyebilmektedir. Bazı çocuklar bu deneyimlerle baş etmekte zorlanabilmekte ve öfkelerini zamanla intikam düşüncelerine dönüştürebilmektedir.
Robert Agnew'in 1992 yılında geliştirdiği Genel Gerilim Teorisi (General StrainTheory), bu ilişkiyi incelemek için yararlı bir çerçeve sunmaktadır. Agnew, olumsuz deneyimlerin, kayıpların ve kişinin ulaşmak istediği hedeflerin önündeki engellerin öfke gibi duygular yaratabileceğini, bu duyguların bazı koşullarda suça yönelmeyi kolaylaştırabileceğini açıklamaktadır. Teori, zorbalığa uğrayan her çocuğun şiddete başvuracağını ileri sürmemektedir. Aynı deneyimin farklı çocuklarda farklı sonuçlar doğurabileceğini ve bireysel ve sosyal koşulların belirleyici olduğunu vurgulamaktadır.
Albert Bandura'nın ahlaki çözülme yaklaşımı (moral disengagement) da şiddetin nasıl meşrulaştırılabildiğini anlamak açısından önem taşımaktadır. Kişi, zarar verici davranışını haklı gösterebilmekte, mağduru suçlayabilmekte veya eylemin sonuçlarını küçümseyebilmektedir. Bir saldırının intikam ya da güç gösterisi olarak sunulması, bu düşünsel sürecin bir parçası olabilmektedir. Dijital ortamlarda şiddetin övgüyle karşılanması ve saldırganların kahramanlaştırılması da ayrıca incelenmelidir.
Bununla birlikte, zorbalık ile okul saldırısı arasında kaçınılmaz bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değildir. Zorbalığa maruz kalan çocukların büyük çoğunluğu şiddete başvurmamaktadır. Her saldırganın geçmişinde zorbalık bulunduğu da söylenemez. Çocuğun aile ilişkileri, arkadaş çevresi, şiddete maruz kalma deneyimleri, dijital ortamlarla kurduğu ilişki ve silahlara erişimi birlikte değerlendirilmelidir.
Bu tartışmanın önemli bir boyutu da saldırı öncesindeki işaretlerdir. Kriminoloji literatüründe leakage olarak adlandırılan kavram, kişinin zarar verme niyetini veya saldırı hazırlığını başkalarına belli etmesini ifade etmektedir. Bu durum yazılı mesajlar, sosyal medya paylaşımları veya başkalarına anlatılan planlar biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Bu tür işaretler tehdit değerlendirmesi bakımından önem taşımaktadır. Ancak her öfkeli sözün veya disiplin sorununun saldırı hazırlığı olarak görülmesi de çocukların damgalanmasına yol açabilmektedir. Önemli olan, ciddi ve somut işaretlerin uzmanlık temelinde değerlendirilmesidir.
Okul saldırılarının önlenmesine ilişkin araştırmalar, yalnızca saldırgan profili çıkarmaya veya otomatik cezalandırmaya dayanan yöntemlerin sınırlarına dikkat çekmektedir. Öğrencilerin davranışlarını, içinde bulundukları koşulları ve ihtiyaçlarını birlikte değerlendiren yaklaşımlar daha işlevsel bir zemin sunmaktadır. Bu yaklaşım, okulların güvenlik önlemlerini artırmasının yanında öğrencilerin yardım taleplerini değerlendirebilen bir sistem kurmasını da gerektirmektedir.
Çocuğun suçu, ailenin sorumluluğu
Okul saldırılarının ardından kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri, saldırganın ailesinin sorumluluğudur. Özellikle failin çocuk olması, anne ve babanın yetiştirme biçimini, çocuğun davranışlarını bilip bilmediklerini ve saldırıda kullanılan silaha nasıl erişildiğini gündeme getirmektedir.
Türk Ceza Kanunu'nun 20. maddesinde düzenlenen ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi, bu tartışmanın temelini oluşturmaktadır. Bir çocuk suç işlediğinde anne ve babası, yalnızca ebeveyni oldukları için aynı suçtan sorumlu tutulamaz. Ceza sorumluluğu kişinin kendi fiiline dayanmaktadır. Çocuğun yetiştirilmesinde eksiklik bulunması, ebeveynin belirli bir suçtan cezai sorumluluğunun doğduğu anlamına gelmemektedir.
Bununla birlikte, ebeveynin kendi davranışları ayrıca incelenebilir. Saldırı hazırlığından haberdar olduğu hâlde bilerek yardım etmesi, suçun işlenmesine yönelik somut bir katkıda bulunması veya silahı çocuğun erişebileceği biçimde muhafaza etmesi, olayın koşullarına göre farklı hukuki değerlendirmeleri gerektirebilir. Böyle durumlarda sorumluluğun kaynağı ebeveynlik sıfatı değil, kişinin kendi davranışı ve ilgili hukuki koşullardır.
Türk Medeni Kanunu'nun 369. maddesi ise ev başkanının gözetimi altındaki küçüğün verdiği zarardan doğan hukuki sorumluluğu düzenlemektedir. Ev başkanı, gerekli özeni gösterdiğini veya gerekli özeni göstermiş olsa dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat edemediği takdirde tazminat sorumluluğuyla karşılaşabilir. Bu düzenleme, ceza sorumluluğundan farklı bir alana aittir. Bir kişinin tazminat ödemekle yükümlü tutulması ile suç nedeniyle cezalandırılması aynı hukuki ölçütlere dayanmamaktadır.
Karşılaştırmalı hukukta da bu ayrım önem taşımaktadır. ABD'de 2021 yılında Michigan'daki Oxford Lisesi'nde dört öğrencinin hayatını kaybettiği saldırının ardından saldırganın anne ve babası, taksirle öldürme suçundan mahkûm edilmiştir. Crumbley davasında ebeveynlerin saldırı öncesindeki davranışları, silahın temini ve muhafazası ile bilinen riskler karşısında ne yaptıkları tartışmanın merkezinde yer almıştır. Dava, ebeveynlerin kendi davranışlarının belirli koşullarda cezai sorumluluk doğurabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
Bu karar, ABD'de her okul saldırısında ebeveynlerin cezalandırılabileceği anlamına gelmemektedir. Ebeveynlerin sorumluluğuna ilişkin kurallar eyaletlere göre değişmektedir. Cezai sorumluluk, kişinin kendi davranışı ve kusuru üzerinden değerlendirilirken hukuki tazmin sorumluluğu farklı koşullara dayanabilmektedir.
Almanya'da Ceza Kanunu'nun 19. maddesi, fiil tarihinde 14 yaşını doldurmamış çocukların ceza sorumluluğunun bulunmadığını düzenlemektedir. Alman Medeni Kanunu'nun 832. maddesi ise gözetim yükümlülüğünü yerine getirmekle sorumlu kişilerin, gözetimleri altındaki küçüğün üçüncü kişilere verdiği zarardan doğan hukuki sorumluluğunu ele almaktadır. Bu örnekler, ebeveynlik sıfatı ile kişisel kusura dayanan sorumluluğun birbirinden ayrılması gerektiğini göstermektedir.
Türkiye bakımından da ebeveynlerin sorumluluğu somut olay üzerinden değerlendirilmelidir. Çocuğun eriştiği silahın kime ait olduğu, silahın nasıl muhafaza edildiği, saldırı hazırlığının bilinip bilinmediği ve önlenebilir risklerin bulunup bulunmadığı araştırılabilir. Ancak çocuğun işlediği suçun ağırlığı, anne ve babanın cezalandırılması için tek başına yeterli sayılamaz.
Sorumluluk ve önleme
Okul saldırılarının ardından ailelerin sorumluluğu tartışılırken okul yönetimlerinin ve kamu kurumlarının görevleri de değerlendirilmelidir. Bir okulda zorbalık uzun süre devam etmişse, ciddi tehditler bildirilmesine rağmen değerlendirilmemişse veya güvenlik bakımından önlenebilir eksiklikler bulunuyorsa bunların araştırılması gerekir. Her saldırıda okul yönetiminin veya kamu görevlilerinin hukuken sorumlu olduğu söylenemez. Bunun için somut yükümlülüklerin, ihlallerin ve gerekli hukuki bağlantının ortaya konulması gerekmektedir.
Okul saldırılarının önlenmesi için kalıcı ve bütüncül politikalara ihtiyaç bulunmaktadır. Öncelikle, okullardaki rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri güçlendirilmeli, bu birimler yalnızca belirli sorunlar ortaya çıktığında devreye giren yapılar olmaktan çıkarılarak öğrencileri düzenli biçimde takip eden, ihtiyaçlarını erken aşamada tespit eden ve gerektiğinde ilgili uzmanlarla iş birliği kuran bir sisteme dönüştürülmelidir. Rehber öğretmenlerin ve psikolojik danışmanların sayısı, mesleki donanımı ve öğrencilere ayırabildikleri zaman artırılmalı, görevlerini etkili biçimde yerine getirebilecekleri koşullar oluşturulmalıdır. Akran zorbalığı şikâyetleri dikkatle takip edilmeli, öğrencilerin sorunlarını korkmadan ve güven içinde aktarabilecekleri başvuru mekanizmaları kurulmalıdır. Bunun yanında, okul saldırılarının önlenmesine yönelik güvenlik politikaları gözden geçirilmeli; okul, aile, sağlık hizmetleri ve ilgili kamu kurumları arasında çocukların haklarını ve kişisel verilerin korunmasını gözeten, riskleri erken aşamada belirlemeye ve gerekli desteği zamanında sağlamaya yönelik bir iş birliği sistemi oluşturulmalıdır.
Bu önlemler, saldırıdan sonra yürütülen soruşturmalara bırakılamaz. Öğrencilerin yardım taleplerinin takip edilmesi, ciddi tehditlerin uzmanlar tarafından değerlendirilmesi ve risk altındaki çocukların uygun destek hizmetlerine yönlendirilmesi, eğitim hayatının olağan işleyişine yerleşmelidir.Bir okul saldırısında ceza sorumluluğu, fiili gerçekleştiren kişinin yaşı ve kusuru gözetilerek belirlenmelidir. Ailenin, okulun ve kamu kurumlarının sorumluluğu da kendi yükümlülükleri çerçevesinde araştırılmalıdır. Herkesin sorumluluğunu aynı kefeye koymak, hukuki değerlendirmeyi belirsizleştirmektedir. Sorumluluğu yalnızca çocuğa yüklemek ise saldırının ortaya çıkmasına katkıda bulunan koşulların gözden kaçmasına yol açabilmektedir.
Çocukların okullarda güven içinde eğitim alabilmesi, günlük hayatın içinde işleyen koruma mekanizmalarına bağlıdır. Zorbalığın ciddiye alındığı, silahlara erişimin sınırlandığı, tehditlerin dikkatle değerlendirildiği ve çocukların yardım isteyebildiği bir okul ortamı oluşturulmalıdır. Ceza hukuku, suç işlendikten sonra sorumluluğu belirlemektedir. Eğitim ve sosyal politikalar ise çocukların şiddete yönelmesini kolaylaştıran koşulları azaltmaya odaklanmalıdır. Bu iki alanın birlikte işlemesi, okul saldırılarıyla mücadelede kalıcı bir yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.
Av. Deniz Ali İlkem Demir