İhanet
Siyasetin hafızası, insanların hafızasından daha derindir. İnsan unutur, zaman unutturur sanır; fakat tarih, hiçbir hesabı gerçekten kapatmaz. Yalnızca günü geldiğinde açılmak üzere rafa kaldırır.
İhanet, her zaman düşmanın elinde taşınan bir hançer değildir. Bazen en yakınında duran bir elin avucunda saklanır. Bazen aynı sofrada bölüşülen ekmeğin kırıntısında, bazen birlikte yürünmüş yolların tozunda, bazen de en yüksek sadakat yeminlerinin gölgesinde büyür.
Çünkü ihanetin en maharetli hâli, kendisini sadakat gibi göstermesidir.
Siyaset, insanın yalnızca ne söylediğini değil, neyi neden sustuğunu da kaydeder. Kimlerin hangi kapıdan girdiğini, hangi eşikte beklediğini, hangi rüzgârın yönü değişince saflarını yeniden düzenlediğini… Herkes kendi hikâyesinde haklıdır. Ne var ki tarihin hükmü, insanların kendileri hakkında yazdıklarıyla değil, geride bıraktıkları izlerle verilir.
Bir davanın yolcuları vardır. Kimi o yola inandığı için çıkar, kimi o yolun sonunda kendisine bir makam, bir mevki, bir ikbal bulacağını düşündüğü için… İlk bakışta hepsi aynı yöne yürür. Aynı sözcükleri kullanır, aynı marşlara eşlik eder, aynı hedefe baktıklarını söylerler.
Fakat yollar uzadıkça niyetler ayrışır.
Kimi fırtınada yükü omuzlar, kimi ilk limanda kendi gemisini kurtarmanın hesabına düşer. Kimi yol arkadaşının düşmesini önlemek için elini uzatır, kimi onun tökezlemesini bekler. Ve kimi, yürüdüğü yolun kendisinden daha büyük bir anlam taşıdığını unutup kendisini yolun sahibi sanır.
İşte kırılma tam da burada başlar.
Çünkü hiçbir dava, bir kişinin ihtirasına sığacak kadar küçük değildir. Hiçbir siyasi hareket, birilerinin kişisel hesaplarına mahkûm edilemez. Hiçbir mücadele, kendisini var eden iradeden koparılarak sonsuza kadar ayakta tutulamaz.
Kendisine açılan kapıyı kendi mülkü, kendisine uzatılan eli ömür boyu sürecek bir mecburiyet, kendisine duyulan güveni de sınırsız bir dokunulmazlık sananlar vardır. Oysa emanet, mülk değildir. Vefa, borç senedi değildir. Güven ise istismar edildikçe büyüyen değil, tüketildikçe kaybolan bir değerdir.
Siyasette bazen bir ayrılık yaşanır. Ayrılık, tek başına ihanet değildir. İnsan fikir değiştirebilir, yolunu ayırabilir, itiraz edebilir. Hatta dün savunduğuna bugün karşı çıkabilir. Bunların hepsi siyasetin ve insan olmanın tabiatında vardır.
İhanet başka bir şeydir.
İhanet, ayrılırken kapıyı kapatmak değil; kapıyı açan eli inkâr etmektir. İhanet, bir fikre karşı çıkmak değil; dün o fikir sayesinde kazandığı itibarı, bugün o fikri içeriden çökertmek için kullanmaktır. İhanet, mücadeleye sırt çevirmekten de öte, o mücadelenin kendisine duyduğu güveni bir pazarlık unsuruna dönüştürmektir.
Ve en tehlikelisi, bütün bunları bir erdem kisvesi altında yapmaktır.
Tarihte nice isimler, kendilerini vazgeçilmez zannettikleri gün unutulmaya başlamıştır. Nice güçlü görünen yapılar, içlerindeki sessiz çatlakları görmezden geldikleri için yıkılmıştır. Çünkü bir yapıyı her zaman dışarıdan gelen darbeler yıkmaz. Bazen içerideki bir taş, yerinden oynatıldığında bütün duvarın dengesini bozar.
Ancak o taşı yerinden oynatan kişi, duvarın kendisini de koruduğunu çoğu zaman fark etmez.
Bir de hesap yaptığını sananlar vardır. Bugünün şartlarını sonsuza kadar sürecek zanneder, bugünün güç dengelerini değişmez kabul ederler. Birilerinin sessizliğini korkaklık, sabrını çaresizlik, nezaketini zayıflık sayarlar. Oysa siyaset, yalnızca konuşanların değil, zamanı geldiğinde konuşmak üzere susanların da alanıdır.
Her sessizlik bir kabulleniş değildir. Her geri çekiliş bir yenilgi değildir. Her kapalı kapının ardında unutulmuş bir mesele, her ertelenmiş hesapta da vazgeçilmiş bir hak bulunmaz.
Bazen zaman, hakikatin en iyi tanığıdır.
Bugün alkışlanan, yarın sorgulanabilir. Bugün sırtı sıvazlanan, yarın kendi bıraktığı izlerle yüzleşebilir. Bugün başkalarının sonunu hazırladığını düşünen biri, farkında olmadan kendi sonunun şartlarını oluşturabilir. Çünkü hayatın ve tarihin değişmeyen bir kuralı vardır: İnsan, başkalarına kurduğu düzenin sonuçlarından sonsuza kadar muaf tutulamaz.
Peki, ihanet eden neden bir gün ihanete uğrar?
Çünkü ihanet, yalnızca karşısındakinin güvenini yıkmaz; onu gerçekleştiren kişinin karakterine de bir iz bırakır. Bir kez sadakati çıkarla değiştiren, bir kez güveni pazarlık masasına koyan, bir kez kendisine inanmış insanları kendi hesabına harcayan kişi, bir süre sonra çevresindeki herkese aynı gözle bakmaya başlar.
Kendi yaptığını başkasında arar. Kendi niyetini başkasının sessizliğinde okur. Kendi sadakatsizliğinin gölgesini, başkalarının yüzünde görür.
Ve sonunda, en çok güvendiği kişinin kendisine neden güvenmediğini anlayamaz.
İşte ihanetin asıl cezası budur: Bir gün herkesin kendisi gibi davranabileceği bir dünyanın içinde, kimseye güvenemeden yaşamak.
Ne var ki tarih, yalnızca ihanet edenleri değil, ihaneti görüp de ondan ders çıkarmayanları da sınar. Çünkü mesele yalnızca kimin gittiği, kimin kaldığı değildir. Asıl mesele, geride kalanların neyi koruduğu ve yarın hangi değerlerle anılacağıdır.
Bir davanın büyüklüğü, etrafındaki insanların sayısıyla değil, uğruna vazgeçemedikleri ilkelerle ölçülür. Bir hareketin geleceği, geçmişte kimlerin yanında yürüdüğünden çok, bugün hangi değerlerin arkasında durduğuna bağlıdır.
İsimler değişir. Makamlar el değiştirir. İttifaklar kurulur, bozulur. Dün birbirine omuz verenler, bugün birbirine sırt çevirebilir. Fakat bütün bu değişimin ortasında bazı şeyler yerinde kalır: Hakikat, vicdan ve tarih…
Üçü de acele etmez.
Üçü de her söylenene inanmaz.
Ve hiçbiri, sonsuza kadar susturulamaz.
Belki de bu yüzden, insan en çok ihanet ettiği şeyi kaybettiğinde değil, bir zamanlar ona neden inandığını unuttuğunda yoksullaşır. Çünkü makam geri alınabilir, itibar yeniden kazanılabilir, siyasi hesaplar başka türlü kurulabilir. Fakat bir insanın kendi geçmişiyle arasındaki mesafe, ne kadar uzun olursa olsun, bir gün kapanır.
O gün geldiğinde ne mazeretler yeter ne de yeni ittifaklar…
Geriye yalnızca yapılanlar ve onların hesabı kalır.
Ve tarih, bazen tek bir cümleyle bütün uzun hikâyeyi özetler:
İhanet eden, bir gün ihanet bulur. Çünkü ihanetin kurduğu düzen, eninde sonunda kendi sahibini de içine alır.
İnsan başkasına kurduğu tuzağı unutabilir; kader ise kimin hangi taşı nereye koyduğunu unutmaz.